16 Mayıs 2008 Cuma

2008-40 1968 BAHARI, BİREYLEŞME VE AYDINLAR (2) - 18.05.2008

ABD 68’inin başta gelen diğer bir gençlik lideri de önce Kara Panter (Black Panther) üyesi olan ve daha sonra Kara İktidar (Black Power) örgütünü kuran 1941 Trinidad doğumlu Stokely Carmichael’dı.



1966’dan 1967 sonuna kadar “Student Nonviolent Coordinating Committee – SNCC“nin (Barışçı Öğrenci Koordinasyon Komitesi) başkanlığını yürüttü. 1967 yılında kaleme aldığı ‘Kara İktidar’ başlıklı makalesinde kullandığı ‘kurumsal ırkçılık’ kavramıyla bu konudaki tartışmalara yeni bir boyut kazandırdı. 1968 yılında siyahların lideri Martin Luther King’in öldürülmesinden sonra o güne kadar izlediği barışçı çizgiyi terk etti. Aynı yıl Kara Panter Partisi’ne (Black Panther Party) katıldıysa da bir süre sonra ayrılarak, kuruluşuna önderlik ettiği, beyaz Amerika’ya karşı sınıf ayırımı gözetmeksizin tüm siyahları birleştirmeyi amaçlayan ‘Kara İktidar’ (Black Power) örgütünde savaşımını sürdürdü.


Sporseverler, Meksika’da düzenlenen Olimpiyat Oyunlarında 200 m koşuda şeref kürsüsüne çıkan ABD’li siyah atletler Tommie Charles Smith (altın) ve John Wesley Carlos’un (gümüş) ABD ulusal marşı söylenirken siyah eldivenli yumruklarını havaya kaldırarak ‘Kara İktidar’a dayanışma selamı gönderdiklerini anımsayacaklardır.






Stokely Carmichael, 1968 yılında evlendiği ünlü caz şarkıcısı Miriam Makeba ile daha sonra Afrika’ya, Ahmet Seku Ture’nin yönettiği Gine’ye göç etti. Gana’nın İngilizlere karşı yürüttüğü bağımsızlık savaşının önderi Kwame Nkrumah’a ve Gine’nin Fransızlara karşı kazandığı bağımsızlık savaşının önderi Ahmet Seku Ture’ye olan saygısından adını Kwame Ture olarak değiştirdi, “All-African People's Revolutionary Party (Tüm Afrika Halklarının Devrimci Partisi)”ne üye oldu. Stokely Carmichael 1998 yılında prostat kanserinden öldü.

Yapıtları: “Dritte Welt, Unsere Welt – Thesen zur Schwarzen Revolution (Üçüncü Dünya, Bizim Dünyamız – Kara Devrim Üzerine Tezler)”, “Ready for Revolution (Devrime Hazır Olmak)”.

***

Bir postacının oğlu olan 1940 doğumlu Rudi Dutschke, Almanya’daki 1968 hareketinin en önde gelen gençlik lideriydi. Berlin Hür Üniversitesi’nde sosyoloji, felsefe ve tarih okumuş, 1973 yılında doktorasını verene kadar üniversite ile ilişkisini kesmemişti. İlgi alanı önceleri Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluk tezleri iken, ilgisi sonraları Karl Marx’ın ilk yazılarında, Georg Lukács ve Ernst Bloch’un yapıtlarıyla Theodor Adorno, Max Horkheimer, Herbert Marcuse gibi ‘eleştirel kuramcılar’da yoğunlaşmıştı.



Rudi Dutschke, bir Marksist olarak yaşamı boyunca toplumsal ilişkiler karşısında insanların bireysel karar verme özgürlüğünü savundu. 1965 yılında, daha sonra Alman gençlik hareketinin başını çekecek olan “Sozialistischer Deutscher Studentenbund-SDS”in (Sosyalist Alman Öğrenciler Birliği) danışma kuruluna seçildi. Bu yıldan itibaren Almanya genelinde düzenlediği bilimsel seminerler, toplantılar, gösteri yürüyüşleriyle toplumun geniş kesimleri tarafından tanındı. İran Şahı Rıza Pehlevi’nin 2 haziran 1967 günü Berlin’i ziyareti sırasında çıkan olaylarda Benno Ohnesorg adlı öğrencinin polis tarafından vurulmasından sonra kitlesel gösterileri düzenleyen de oydu. 18 şubat 1968 günü Vietnam Savaşı’nı protesto amacıyla örgütlediği gösteri yürüyüşüne on binden fazla insan katıldı.


11 nisan 1968 günü Berlin’de kendisine karşı düzenlenen bir suikastte ağır yaralandı. İyileştikten sonra düşünsel ve örgütsel çalışmalarını sürdürdü. Çalışmalarına katıldığı Yeşiller’in kuruluş kongresinden üç gün önce, 24 aralık 1979 günü evinde banyo yaparken küvette boğularak öldü. Hekimler, banyoda geçirdiği sara nöbetine 11 yıl önce uğradığı suikastin neden olduğunu belirttiler.
Yapıtlarından bazıları: “Jeder hat sein Leben ganz zu leben – Die Tagebücher 1963–1979” (Herkes Hayatını Tam Yaşamalıdır – Günlükler 1963-1979), “Geschichte Ist Machbar” (Tarih Yapılabilir), “Lieber Genosse Bloch … – Briefe An Karola und Ernst Bloch” (Sevgili Yoldaş Bloch… - Karola ve Ernst Bloch’a Mektuplar), “Mein Langer Marsch” (Benim Uzun Yürüyüşüm), “Die Sowjetunion, Solschenizyn und die westliche Linke” (Sovyetler Birliği, Solşenitsin ve Batı Solu), “Versuch, Lenin auf die Füße zu stellen. Über den halbasiatischen und den westeuropäischen Weg zum Sozialismus“ (Bir Deneme – Lenin’i Ayakları Üzerine Oturtmak. Sosyalizm Yolunda Yarı-Asyatik ve Batı Avrupalı Çizgi Üzerine)“ vd.





2008-39 1968 BAHARI, BİREYLEŞME VE AYDINLAR (1) - 14.05.2008

Avrupa toplumları 1968 Baharı ile birlikte yeni kazanımlar elde ettiler. Birçok alanda demokratik dönüşümler gerçekleşti, özgürlüklerin sınırları genişledi, her şeyden önemlisi insanlar ‘birey’ olduklarının ayırtına vardılar. Otoriter yapılar sarsıldı, birey-devlet dengesi bireylerin lehine olarak değişti. Birey-devlet dengesinin bireylerin lehine değişmesi, toplum içindeki çeşitli otoriteler karşısında da bireylerin konumunu güçlendirdi.

İlköğretim kurumlarından başlayarak öğrenciler devam ettikleri eğitim kurumlarının yönetiminde söz sahibi oldular. Öğrenci temsilcilerinin karar mekanizmaları içinde aktif olarak yer almalarını sağlayan üniversite reformu gerçekleştirildi. Devlet dairelerinde hizmet eğer banko arkasından değil de memurun çalıştığı ofisten veriliyorsa hizmet alan kişiye, memurla karşılıklı oturabileceği bir yer gösterilmesi zorunlu kılındı. Yargıdan polise, sağlıktan eğitime tüm devlet kurumlarında 16 yaşından büyük yurttaşlara yargıçların, polislerin, hekimlerin, öğretmenlerin ‘siz’ diyerek hitap etmeleri kurallaştırıldı.

Kıta Avrupa’sında, devlet okullarında öğrencileri otorite karşısında anonimleştiren/aynılaştıran üniforma zorunluluğu çok büyük ölçüde kaldırıldı. Kadın-erkek eşitliği konusunda önemli adımlar atıldı, birçok ülkede hayatın her alanında erkeklerle eşit kılınması amacıyla kadın kotası uygulaması başlatıldı; buna bağlı olarak zaman içinde gerek yasama, gerek yürütme, gerekse yargı organlarında kadınların çok daha fazla sayıda temsilinin yolları açıldı. Aile içi şiddete karşı gerek kadını, gerekse çocuğu kamu korumasına almaya yönelik çeşitli yasal önlemler alındı. Birçok ülkede başta tarih olmak üzere ders kitapları, barış temel alınarak değiştirildi, çağdaş gereksinimlere uygun duruma getirildi.
Bu birkaç örnekte görüldüğü gibi Avrupa’daki 1968 Hareketi’nin toplumsal/kültürel kazanımları bireylerin yaşamlarına doğrudan yansıdı. ABD ve Avrupa’daki 1968 Hareketi salt öğrenci eylemleriyle sınırlı değildi; başından itibaren aydınların büyük desteğini görmüş, Fransa’da milyonlarca, İtalya’da yüz binlerce işçiyi sokağa dökmüştü. Hareket aynı zamanda 68’e önderlik eden öğrenci liderlerinin kişiliklerinde düşün ve siyaset dünyasına önemli aydınlar kazandırdı.

***

ABD 68’inde öne çıkan isim bir siyah olan ve hem öğrenci hem de sosyalist harekette önemli bir rol oynayan, 1944 Alabama doğumlu Angela Davis’ti. Felsefe ve Fransız Dili okuduğu Brandeis Üniversitesi’ni 1965 yılında bitirip bir süre Jean-Paul Sartre üzerine çalıştıktan sonra bir yıllığına Almanya’ya gitti, 1966 yaz sömestresinde Frankfurt Üniversitesi’nde Theodor Adorno’nun derslerini izledi. Daha sonra yeniden Brandeis Üniversitesi’ne döndü, burada filozof Herbert Marcuse ile tanıştı. 1967 yılında önce Kara Panter Partisi’ne (Black Panther Party), daha sonra Komünist Parti’ye üye oldu. Marksizm ile 15 yaşındayken bir burs kazanarak kabul edildiği New York’taki bir özel lisede tanışmıştı.

1967 yılının sonunda bir ‘terörist eyleme karıştığı’ savıyla tutuklu olarak yargılanmaya başladı. Tutukluluğu 18 ay, tümü beyazlardan oluşan bir jüri tarafından aklanması iki yıl sürdü. Tutuklanması, dünya çapında protestolara yol açmıştı. John Lennon ve Yoko Ono’nun yazdıkları “Angela” şarkısı ile The Rolling Stones grubunun “Sweet Black Angel” adlı şarkısı onun için yazılıp bestelenmiştir. Angela Davis, 1991 yılında Komünist Parti’den ayrıldı, fakat 2005 yılında yazdığı “Abolition Democracy” adlı kitabında kendisini bugün de ‘komünist’ olarak tanımlamaktadır.

***
Halen Santa Cruz’da bulunan California Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapan Angela Davis’in önemli yapıtları şunlardır: „If They Come in the Morning: Voices of Resistance (Eğer Sabah Gelirlerse: Direnişin Sesi) 1971“, „Frame Up: The Opening Defense Statement Made, 1972“, „Angela Davis. An autobiography (Angela Davis – Otobiyografi) 1974“, „Women, Race & Class (Kadın, Irk & Sınıf) 1981“, „Rassismus und Sexismus. Schwarze Frauen und Klassenkampf in den USA (Irkçılık ve Cinsiyetçilik. ABD’de Siyah Kadınlar ve Sınıf Savaşı) Berlin: Elefanten Press, 1982“, „Violence Against Women and the Ongoing Challenge to Racism (Kadına Karşı Tecavüz ve Irkçılığa Sürekli Meydan Okuma) 1985“, „Women, Culture and Politics (Kadın, Kültür ve Politika) 1989“, „Eine Gesellschaft ohne Gefängnisse? Der gefängnisindustrielle Komplex der USA. Schwarzerfreitag 2004 (Hapishanesiz bir Toplum? ABD’nin Cezaevi Sanayii Kompleksi)“, „Abolition Democracy - Beyond Empire, Prisons, and Torture (Demokrasinin Feshi – İmparatorluğun, Hapishanelerin ve İşkencenin Ötesinde) 2005“ vd.

2008-38 AVRUPA'DA 1968 BAHARI - 11.05.2008





Emperyalizme karşıtlığı örtüşse de Avrupa’daki 1968 Baharı’nı Türkiye’deki gençlik hareketinden ayıran başlıca olgular 2. Dünya Savaşı’nın gençlik üzerindeki etkileri ve Avrupa’nın ekonomik gelişmişlik düzeyiydi. Savaş, Almanya’nın teslim olması üzerine ardında yaklaşık 50 milyon ölü, yıkılmış kentler, çökmüş ekonomiler bırakarak 6 mayıs 1945 günü sona erdi. Aynı yılın sonlarında başlayan ve giderek artan Amerikan yardımıyla özellikle sanayi ve inşaat alanlarında büyük atılımlar gerçekleştirildi. Savaştan yenik çıkan Almanya, İtalya gibi ülkeler yaralarını sarıp kısa zamanda dünya gelişmişlik sıralamasındaki eski yerlerini aldılar.





Yıkılan ülkeleri yeniden inşa edenlerin büyük çoğunluğu savaştan geri dönen erkekler, kadınlar ve yaşlılardı. Bu ülkelerin kırklı yılların ikinci yarısında dünyaya gelen gençliği, savaşı yaşamadığı gibi hayatı tanımaya 1950’lerin hızlı kalkınma döneminde başlamıştı. Evde, okulda, sokakta savaş öyküleri dinliyorlar, dinledikçe de kendilerinden önceki kuşağı, babalarını suçluyorlardı. Doğumları 40’lı yıllara rastlayan kuşak savaş karşıtı olarak yetişti. 20’li yaşlarına gelene kadar ülkelerinde iktidar olarak yalnızca muhafazakâr partileri gördüler; Almanya ve İtalya’da Hıristiyan Demokratlar, Fransa’da ‘de Gaulle’cüler’, İngiltere’de Muhafazakâr Parti baştaydı. Bu iktidarlar, anne babalar tarafından ‘kalkınma mucizesini başaran güçler’ olarak dört yılda bir sandık başında ödüllendiriyordu.

***

Ekonomik gelişmeye ve beraberinde gelen görece refaha bağlı olarak elde edilen olanaklar, gençliğe hayatın her alanında eski kuşaklardan farklı davranış biçimleri, alışkanlıklar kazandırmıştı. Gençler, hayatı eski kuşaklardan çok daha yoğun, çok daha derinden sorguluyorlardı. Jean Paul Sartre, Albert Camus, gibi yazarların, Ernst Bloch, Herbert Marcuse, Bertrand Russel, Theodor Adorno gibi düşünürlerin yapıtları Batı gençliğini etkiliyordu. Ünlü üniversitelerin felsefe, sosyoloji, tarih bölümleri gençlik için çekim merkeziydi. Sosyal değişimden yana üniversite hocalarının derslerini amfilerde binlerce öğrenci izliyordu.


Theodor Adorno

Avrupa’daki 60’lı yılların gençliğinin müzik, resim, sinema, estetik, giyim vb. beğenileri de önceki kuşaklarınkinden farklıydı. Taralı saç, takım elbise, kravat demode olmuştu. Odalarının duvarlarını Marx’ın, Che Guevara’nın fotoğraflarının yanında Andy Warhold’un ‘pop art’ posterleri süslüyordu. The Beatles, Rolling Stones gibi grupların müziği dünyayı kasıp kavuruyor, Bob Dylan, Joan Baez savaş karşıtlarının sesi oluyordu.

1968 yılında 21 yaşına basan Cannes Film Festivali, ayaklanan Fransız öğrencilerle dayanışan François Truffaut, Jean-Luc Godard gibi yönetmenlerin ‘etkin müdahaleleri’ sonunda perdelerini açamamıştı. Parlamenter demokrasi, savaş sonrası yetişen kuşağa yetersiz geliyor, geleneksel-muhafazakâr yaklaşımlar gençlerin özgürlük, eşitlik, ‘doğrudan demokrasi’ taleplerini karşılayamıyordu.

Joan Baez

***
Geleneği temsil eden ve iktidarı elinde bulunduran eski kuşaklar ile potansiyel-muhalif savaş sonrası kuşak arasında bir çatışma kaçınılmazdı. Çatışmanın patlak vermesi için bir kıvılcım yeterliydi; nitekim Benno Ohnesorg adlı bir öğrencinin, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Berlin’i ziyareti sırasında düzenlenen protesto gösterilerinden birinde, 2 haziran 1967 günü bir polis tarafından vurularak öldürülmesi Almanya’da beklenen çatışmayı tetikledi.
İngiltere’de ise 68 Hareketi 17 mart 1968 günü öğrenciler tarafından Londra’da, Trafalgar Meydanı’nda düzenlenen savaş karşıtı gösteriye polisin müdahale etmesi, bu müdahale sırasında birkaç öğrencinin yaralanmasıyla başladı. Aynı günlerde üniversite reformu istemiyle önce Paris dışındaki Nanterre Üniversitesi, bir süre sonra da benzer istemlerle Roma Üniversitesi öğrenciler tarafından işgal edildi.

İktidarların gücü, Avrupa metropollerinin alanlarını esir alan gençlik hareketini uzunca bir süre bastırmaya yetmedi, birçok hükümet çeşitli ödünler vererek bu küresel hareketi zayıflatmayı denedi, Belçika’da ise 1968 yılı ocak ayında, başkent Brüksel’e 30 km uzaklıktaki Löwen Üniversitesi’nde başlayan boykot sonucunda hükümet 7 şubat günü istifa etti.

Avrupa toplumları 1968 Baharı ile birlikte yeni kazanımlar elde ettiler. Birçok alanda demokratik dönüşümler gerçekleşti, özgürlüklerin sınırları genişledi, her şeyden önemlisi insanlar ‘birey’ olduklarının ayırtına vardılar. Otoriter yapılar sarsıldı, birey-devlet dengesi bireylerin lehine olarak değişti.


2008-37 1968 BAHARI - 07.05.2008

ABD’de, Başkan John F. Kennedy’nin 22 kasım 1963 günü bir suikasta kurban gitmesinden sonra başkanlık Koltuğuna oturan Lyndon Baines Johnson, Demokrat Parti’den; İngiltere Başbakanı James Harold Wilson, İşçi Partili; Almanya’da Hıristiyan Demokrat/Hıristiyan Sosyal Birlik ve Almanya Sosyaldemokrat Partisi’nin katılımıyla kurulan Büyük Koalisyon Hükümeti’nin başı, Şansölye Kurt Georg Kiesinger, Hıristiyan Demokrat; Fransa’da Başbakan George Pompidou, ‘de Gaulle’cü’ Yeni Demokrasi Birliği’nden; İtalya Başbakanı Aldo Moro, Hıristiyan Demokrat; Süleyman Demirel Adalet Partisi’ndendi.

Lyndon B. Jonhson

Siyasal kişilikleri 2. Dünya Savaşı sonrası dünyaya egemen olan ‘soğuk savaş’ döneminde biçimlenen ve sosyalist ülkeler ile Üçüncü Dünya ülkelerindeki bağımsızlık savaşlarını da Batı için tehlike olarak gören bu politikacıların ortak özellikleri antikomünist/muhafazakâr olmalarıydı. Amerika, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya ve Türkiye’de gençlik, ‘1968 Baharı’nı bu politikacıların iktidarları döneminde karşıladı.

***
Bu ülkelerin tümünde olayları tetikleyen, üniversite reformuna ilişkin talepler olduğu düşünülse de bu, buzdağının su yüzünde görünen bölümüydü. Her ülkede 68 Hareketi o ülkenin kendine özgü siyasal, ekonomik, kültürel koşullarına bağlı olarak ortaya çıkmıştı.

68 Hareketi’ni küreselleştiren başlıca gelişme ise Amerika Birleşik Devletleri’nin taraf olduğu ve giderek şiddetlenen Vietnam savaşıydı. Fransa’nın Vietnam’da 1946 yılından beri sürdürdüğü sömürge savaşı, Fransız ordusunun 1954 yılında Dienbienphu’da bozguna uğramasından sonra aynı yıl 21 temmuzda imzalanan Cenevre Antlaşması ile sona ermiş, Vietnam, Kuzey ve Güney olmak üzere 17. paralel sınır alınarak ikiye bölünmüştü. Kuzey ile birleşmesi hedefleyen güneydeki Halk Kurtuluş Ordusu’nun (Vietcong) düzenli orduya kazandığı ilk başarılar üzerine Amerika Birleşik Devletleri Güney Vietnam’ı sahiplenerek ilk elde ‘danışman’ adı altında 17 bin askerini ülkeye yerleştirdi. 1963 yılında bir darbeyle hükümet devrilerek iktidar askerlere geçti.

Vietcong ve Kuzey Vietnam birliklerinin baskısı altındaki Güney Vietnam'ın çöküşünü ancak ABD’nin doğrudan müdahalesi engelleyebilirdi. ABD’nin yardımıyla Güney Vietnam ordusunun kuvveti üç kat arttı. 1964'te ABD, komünist kuvvetlerin artan saldırılarına yanıt olarak Kuzey Vietnam'ı bombalamaya başladı. 1964’te Güney Vietnam’a gönderilen asker sayısının 23 bine, ertesi yılın sonunda 184 bine yükselmesi üzerine ABD’deki savaş karşıtı etkinliklerde de bir artış gerçekleşmişti.
Vietnam

ABD’deki savaş karşıtı eylemler, yürürlükteki ırk ayrımcılığına karşı uzun yıllardır süregelen gösterilerle buluşunca ülkede parlamento dışında ve düzene karşı önemli bir muhalefet ortaya çıkmıştı. İkisi de siyah olan Stokely Carmichael, Angela Davis gibi gençlik ve sivil yurttaşlık hareketi önderlerinin çağrıları Avrupa metropollerinin öğrenci kitlelerinde büyük yankı uyandırıyordu.

***

Vietnam direnişinin yanı sıra Güney Afrika ve Rodezya’da ırk ayrımcılığına karşı yürütülen mücadele, Angola, Mozambik ve Burkina Faso’nun bağımsızlık savaşları, Filistin halkının emperyalizme karşı direnişi, ABD’ye meydan okuyan Küba, Çin’deki ‘Kültür Devrimi’ dünya gençliği gibi Türkiye’deki gençliğin de ilgi odağı ve esin kaynağıydı.

Almanya’da Rudi Dutschke, Fransa’da Daniel Cohn Bendit, İngiltere’de Tarık Ali gibi gençlik önderlerinin söylemleri birbirlerininkilerle olduğu gibi Türkiye’deki gençlik hareketinde öne çıkan Deniz Gezmiş’lerin, Mahir Çayan’ların söylemleriyle de örtüşüyordu.

‘Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye’, Türkiye’deki gençliğin ulusallığını, ‘Bir, iki, üç Vietnam, Ernesto’ya bin selam’ da evrenselliğini yansıtan/simgeleyen sloganlardı.


Aynı coşkuyla dillendirilen bu sloganlar/söylemler, ‘ulusal olmadan evrensel, evrensel olmadan ulusal’ olunamayacağını göstermesi açısından önemli bir örnektir.

2008-36 AYAKLAR BAŞ, YA OLACAK, YA OLACAK! - 04.05.2008

İstanbul, 1 Mayıs günü tam anlamıyla bir felaket yaşadı. Kentin, yeteneksiz yöneticileri, ‘güvenlik’ adına İstanbullulara 12 Eylül faşizmini anımsatan dehşet dolu saatler yaşattılar; yalnızca İstanbullulara değil, kente gelen yabancı turistlere de.

Önce Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Merkezi, sonra Özgürlük ve Dayanışma Partisi İl Merkezi polis tarafından basıldı, yapıların içine gaz bombaları atıldı, DİSK binasının önünde beklemekten başka günahı olmayan işçilerin üzerine tazyikli su sıkıldı, ÖDP binasının önünde çay içen partililer coplandı. Cankurtaranlar hastanelere yaralı taşıdılar.

Televizyonlar olan bitenleri, o dehşet görüntülerini dakikası dakikasına verdiler. Tüm dünya gördü ki, yetkililerin günlerdir ağızlarına doladıkları ‘provokatörler’ sabahın köründe DİSK Genel Merkezi’ni basan, işçileri gaz bombalarıyla hastanelik eden güvenlik güçlerinden başkası değildi. Kimi grupların polise karşı taşlı, sopalı direnişleri bu haberlerin yayılması üzerine başladı. Şiddet, karşı şiddeti doğurdu.
İstanbul Valisi’nin göstericilere karşı polisin ‘orantılı güç’ kullanacağına ilişkin sözleri havada kaldı; polis, göstericilerin üzerine bir benzerine rastlanmamış yoğunlukta gaz bombası fırlattı, yerde yatan göstericilere tekmeler savurdu. Turistler dövüldü. Gazetecilerin kolları kırıldı. Polis, ‘devlet terörü’ nedir sorusuna en somut yanıtı, Şişli Etfal Hastanesi’nin acil servisine gaz bombası atarak verdi. Sendikacılar uygulanan terör karşısında can güvenlikleri nedeniyle Taksim’e yürümekten vazgeçtiler. Devlet terörü, emekçilerin sivil demokrasi ve özgürlük taleplerine görünüşte galebe çaldı.
Fakat son çözümlemede kazananlar yine de sendikacılar, işçiler ve emekçilerle dayanışan insanlar oldu.

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü sendikaların istekleri doğrultusunda Taksim Alanı’nda kutlansaydı ne olurdu? Hiçbir şey olmazdı, yüz binler alanı doldurur, marşlar, türküler söylenir, halaylar çekilir, konuşmalar yapılır, sonra kalabalık dağılırdı.


1 Mayıs 1977 günü de kutlamaların son aşamasına, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in konuşmasını yaptığı an’a kadar böyle olmamış mıydı? Ta ki devletin içine yuvalanmış karanlık güçlerin tetikçileri kurdukları pusulardan halkın üzerine yaylım ateşi açana kadar.

12 Eylül faşizmi 37 kişinin yaşamını yitirdiği 1 Mayıs 1977 kıyımını kullanarak Taksim Alanı’nı emekçilere yasakladı. Konu türban olunca demokrasi ve özgürlüğü dilinden düşürmeyen AKP iktidarı da bu yasağı başarıyla (!) sürdürüyor.
Fakat her şerde bir hayır vardır, denir ya, bu 1 Mayıs’ta AKP’nin sahte demokrasisinin boyaları dökülünce altındaki İslamcı-faşizm iyice ortaya çıkmıştır. Bir kez daha görülmüştür ki bu iktidar, başta emekçiler olmak üzere kendisi gibi düşünmeyen her kesime, her kişiye düşmandır. AKP iktidarı başta kaldıkça bu ülkede demokrasinin de, özgürlüğün de, insan haklarının da çağdaş uygarlık düzeyinde gerçekleşmesi olanaksızdır.

***

Peki, ne yapacağız? Bu sorunun yanıtını Başbakan, “Ayaklar başları yönettiği yerde kıyamet kopar!” diyerek vermiştir. Bu, derin bir korkunun ifadesidir. Türkiye’deki işbirlikçi kapitalist iktidarın başı, ayakların baş olmasından korkmaktadır; 1 Mayıs’ta başvurulan devlet terörünün nedeni de bu korkudur. İktidar, korkusunun kaynağı olan emekçileri panzerlerle, tazyikli sularla, gaz bombalarıyla baskı altına almak çabasındadır.

Bu çaba bize aynı zamanda hedefimizi de gösteriyor: Ayakları baş yaparak korktukları o kıyameti koparmak!


Unutmayalım: Toplumdaki ayaklar yalnızca mavi tulumlu işçiler değildir; işçiler kadar köylüler, memurlar, kamu görevlileri, özel sektör çalışanları, birbiri ardınca kepenk kapatan esnaf da her türlü toplumsal, ekonomik, siyasal kötülüğün kaynağı olan kapitalizmi taşıyan ayaklardır.


Kurtuluşun da, demokrasinin de, özgürlüğün ve toplumsal refahın da yolu ayakların baş olmasından geçmektedir.

Öyleyse ayaklar baş, ya olacaktır, ya olacaktır!



2008-35 EMEK VE DAYANIŞMA - 30.04.2008










Yarın 1 Mayıs, ‘emek’i en yüce değer olarak görenler için önemli bir gün; bu önemli gün tarihimizde ilk kez ‘resmen’ Emek ve Dayanışma Günü olarak kutlanıyor. Emekçiler yarın Türkiye’nin dört bir yanında alanlara sokaklara dökülerek 1 Mayıs’ı kutlayacaklar; konuşmalar yapılacak, türküler, marşlar söylenecek, halaylar çekilecek.

AKP hükümetinin gönlü, 1 Mayıs’ı, Emek ve Dayanışma Günü olarak kabul ederken, emekçilerin bu önemli gününü ‘tatil’ ilan etmeye varmadı. Hem 1 Mayıs’ı toplumun çalışan insanları için özel bir gün ilan edeceksin, hem de bu özel günlerini topluca kutlamalarına olanak tanımayacaksın! Toplumu sadakayla yönetmeye alışmış bir iktidardan farklı bir davranış da beklenmiyordu zaten. Şimdi ne olacak? 1 Mayıs’ı kutlamak için alanlara, sokaklara dökülecek mavi tulumlu, beyaz yakalı, beyaz önlüklü emekçiler hakkında ‘izinsiz göreve gelmemek’ suçlamasıyla işverenler tarafından soruşturma açılacak.

Doğal ki çok daha önemlisi Taksim Alanı’na ilişkin olarak hükümetin yarattığı tehlikeli gerilimdir. Bu yazıyı salı günü öğle saatlerinde yazıyorum. Gazeteler ‘İşçilere tehdit’, ‘Mayıs restleşmesi’, ‘Taksim kavgası’, ‘Taksim restleşmesi’ gibi manşetler atmışlar. İstanbul Valisi Muammer Güler kararlı, “Polis, kanunsuz bir toplantıyı gerekirse zor kullanarak dağıtacak,” diyor. Gerekçesi, Taksim Alanı’nın büyük katılımlı kutlamalar konusunda güvenlik riski taşıyor’ olması. İnsan sormadan edemiyor, yılbaşı kutlamalarında çoğunluğu alkollü yüz binlerce insan risk nedeni kabul edilmezken emekçiler söz konusu olduğunda niçin korkuluyor, diye.

Alan, 5 bin kişilik takviyeyle 12 bin polis tarafından korunacakmış. Bir meydan savaşına hazırlanılıyor sanki.

Sendikalar da kararlı; “Barışçı eylem yapacağız, uluslararası sözleşmelerden doğan hakkımızı kullanıyoruz,” diyorlar. Sendika liderleri bugün (salı) son bir girişimde bulunup Başbakan’la görüşecekler. Dilerim Başbakan’ın basireti bağlanmaz, aklıselim inada galebe çalar da pusuda bekleyen provokatörlerin kan hevesleri kursaklarında kalır.

Türkiye’de sağ iktidarların 1 Mayıs’ı öcüleştirmeleri yıllardır süregelen bir gelenektir. Bu da doğaldır, çünkü onları korkutan en büyük güç başta işçiler olmak üzere çalışan kitlelerin bilinçlenmeleridir. Emekçilerin kendiliğinden bir sınıf olmaktan çıkarak kendileri için bir sınıf olduklarının bilincine varmaları dünyanın tüm ülkelerinde kapitalist düzen için bir tehlike işaretidir. 1977 yılı 1 Mayıs’ının kan gölüne çevrilmesine, 34 kişinin ölüp 126 kişinin yaralanmasına yol açan olaylar da bu işaretin egemen güçlerde yarattığı korku değil miydi?

Egemen güçler çok iyi bilirler ki, kendileri için sınıf olmalarının bilincine varan emekçiler sadakaya kanmazlar, bir torba kömüre, bir teneke yağa, iki paket makarnaya oylarını satmazlar. Emekçiler bilinçlendiği zaman oturdukları mahalleler, sağ partilerin oy depolarına dönüşmez.

1 Mayıs gibi özel dayanışma günleri emekçilerin kendi güçlerinin farkına varmalarına, bilinçlenmelerine katkı sağlar. Buna karşılık kapitalist düzenin bekçileri emekçilerin bilinçlenmelerini önlemek için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Yoksa Taksim Alanı’nın yarın 12 bin polisle korunacak olmasının başka hangi nedeni olabilir ki?

2008-34 SOSYALİZM VE YURTSEVERLİK - 27.04.2008

Bir süredir ‘ulusallık’, ‘yurtseverlik’ tu kaka bu topraklarda. Sağcıları anlayabiliyorum, sağa dönmüş eski solcuları da… Fakat bir de sosyalist kalıp ama aynı zamanda bu kavramlara karşı çıkan dostlar var. Biz de bir zamanlar yaşanan çağın gerçekleriyle artık örtüşmüyor da olsalar Marksist kurama, kuramcıların ve bilimsel sosyalizmin önderlerinin yazıp söylediklerine hiç sorgulamaksızın dört elle sarılırdık. Marks, Engels, Lenin, Stalin, Mao, sözleri tartışılamaz sosyalizm büyükleriydi. Onların söylediklerine yöneltilen her eleştiriyi ‘revizyonizm’, ‘oportünizm’, ‘sağ sapma’ olarak görür, eleştireni kıyasıya suçlar, yerden yere vururduk.

Sorulacak olursa, sosyalist düşüncenin toplumda kök salamayışının nedenlerinden biri de sosyalistlerin, yaşadığımız çağın gerçeklerine uygulanabilir bir sosyalizm üzerinde düşünce birliğine, -asgari müşterek düzeyinde de olsa-, varamamalarıdır, derim.

***

Örnek olarak‘yurtseverlik’ kavramını ele alalım. Karl Marks ve Friedrich Engels birlikte kaleme alıp 1848 yılında yayımladıkları Komünist Manifesto’da, ‘işçi sınıfının vatanı yoktur’ demişlerdir. Bu söylem, Manifesto’nun sonundaki, ‘Bütün dünyanın işçileri birleşiniz! Ayağınızdaki zincirden başka kaybedeceğiniz bir şeyiniz yoktur!’ çağrısının da gerekçesidir. Bu söylem/çağrı 19. yüzyıl koşullarında yanlış mıdır? Hayır, çünkü o dönemde ‘vatan’ ya da ‘yurt’ kavramı 20. yüzyıldaki anlamını henüz kazanmamıştır. Ulus devletlerin oluşma sürecini yaşadıkları o çağda ‘yurt’, basit bir toprak parçasından başka bir şey değildir. Karl Marks ve Friedrich Engels’in ülkeleri Almanya’nın birliği de Manifesto’nun yayımlanmasından 23 yıl sonra, 1871’de gerçekleşmiştir.




1848 yılındaki Avrupa bugünkünden çok farklıdır, örneğin, bugün her biri birer bağımsız ulus devlet olan Bosna-Hersek, Hırvatistan, Slovenya, Macaristan, Avusturya, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bağlı toprak parçalarıdır. Polonya 11 Kasım 1918’de bağımsızlığına kavuşmuş, Norveç, İsveç’ten 17 mayıs 1905’te, Finlandiya Rusya’dan 6 aralık 1917’de ayrılmıştır.

Bu örnekler çoğaltılabilir. 1848 koşullarında Marks ve Engels’in söylemleri doğrudur.

Onların yaşadıkları çağda Lenin’in tanımlamasıyla, kapitalizm, ‘en yüksek aşaması olan emperyalizme’ henüz erişmemiştir. ‘Yurtseverlik’ kavramı, daha sonra, emperyalizmin ulus devletler için tehdit oluşturmasıyla birlikte ve yurttaşların ülkelerini korunmak/savunmak refleksi kazanmalarıyla ortaya çıkacaktır. Böyle ele alındığında ‘yurtseverlik’ (patriyotizm) kavramının sosyalistler tarafından benimsenip içselleştirildiği ilk ülkenin yine Avrupa’nın ilk ulus devletlerinden biri olan Fransa olması bir rastlantı değildir. Şu sözler Fransız sosyalizminin önderlerinden Jean Jaurès’ye aittir: “Yurtseverliğin azı enternasyonalizmi zayıflatır, yurtseverliğin çoğu enternasyonalizmi güçlendirir. Enternasyonalizmin azı yurtseverliği zayıflatır, enternasyonalizmin çoğu yurtseverliği güçlendirir.” Jaurès’nin bu sözleri zamanın ‘ortodoks’ Marksistleri tarafından çok eleştirilmiş, fakat tarih onu haklı çıkarmıştır. Kimi sosyalistlerimiz bugün de milliyetçiliğe karşı çıkma adına özünde milliyetçilikle hiçbir ilintisi bulunmayan yurtseverliği eleştirmektedirler.

Oysa II. Dünya Savaşı’nda Fransa’da, İtalya’da, Sırbistan ve Yunanistan’da işgalci Nazi ordularına karşı en kahramanca direnişi o ülkelerin komünist ve sosyalistleri göstermişlerdir. Saldırgan Nazi ordularını o zamanki Stalingrad’da durduran güç, Kızıl Ordu’nun ve Sovyetler Birliği’nin 25 milyon ölü veren emekçi halkının kararlı yurtseverliğidir.

Jean Jaurés


Çin halkının Japon emperyalizmine, Vietnam halkının Amerikan emperyalizmine karşı kazandığı zaferler de 20. yüzyılın somut yurtseverlik örnekleridir.

Milliyetçilik asla değil, fakat yurtseverlik, bugün küresel emperyalizme karşı mücadelenin olmazsa olmaz ruhudur. Eğer sosyalizm bir yanıyla, üzerinde yaşanan toprağı emekçilere yaşanmaya değer bir yurt kılmaksa bunun yolu bağımsızlıktan geçer. Halkların bağımsızlık talepleri ise yurtseverlik ruhuyla bilenip güç kazanır.

2008-33 AVRUPA BİRLİĞİ, BAĞIMSIZLIK VE SOSYALİZM - 23.04.2008


Öyle bir aydın kesimi türedi ki ‘bağımsızlık’ üzerine yazdıklarını okuyunca, söylediklerini dinleyince şaşkınlığa düşüyorum. Avrupa Birliği söz konusu olduğunda Türkiye’nin siyasal, ekonomik, kültürel bağımsızlığını savunanlara karşı hemen diş gıcırdatmaya başlıyorlar. Davranışları bana Kurtuluş Savaşı sırasındaki mandacıları anımsatıyor.

Doğal ki, bağımsızlıktan yana çoğu insanımız gibi ben de Türkiye’nin gelecekteki yerini Avrupa Birliği içinde görüyorum. Bağımsızlığı ve AB üyeliğini birbiriyle çatışan konular olarak değerlendirmiyorum. Bugün Almanya ile Fransa’nın, İspanya ile İtalya’nın, Hollanda ile Finlandiya’nın Avrupa Birliği’nin üyeleri olarak bağımsızlıklarını, ‘ulus-devlet’ niteliklerini yitirdiğini söyleyebilir miyiz? Eğer bir ‘bağımlılık’ söz konusu ise bu, ‘karşılıklı, eşit’ bir ilişkidir ve bu ilişkide ezen-ezilen, boyun eğdirten-boyun eğen bir taraf yoktur.




Ne var ki Türkiye için durum farklıdır; Türkiye, henüz ‘aday ülke’ durumunda olduğu gibi AB ile 5 mart 1995 günü zamanın başbakanı Tansu Çiller tarafından imzalanan ve havai fişeklerle kutlanan Gümrük Birliği Anlaşması ile ekonomik bağımsızlığını bir altın tepsi içinde Avrupa’nın gelişmiş ülkelerine ‘karşılıksız olarak’ sunmuştur.

Başka hiçbir aday ülke için söz konusu olmamış ve olmayan Gümrük Birliği Anlaşması, Türkiye’ye olası AB üyeliği için bir önkoşul olarak dayatılmıştır. Kuşkusuz ki AB üyeleriyle Türkiye arasındaki dış ticaret hacmi bu anlaşmadan sonra hızlı bir büyüme göstermiş, fakat üçüncü ülkelerle olan ekonomik ilişkilerimizin önüne aşılması zor duvarlar örülmüştür.

Türkiye’nin AB üyeliği Gümrük Birliği Anlaşması’yla birlikte güvence altına alınmış olsa, bu belki kabul edilebilir bir durum olarak görülebilir, fakat böyle bir güvence, üyelik garantisi ortada yoktur. Dünya ekonomisinin yapısal bir krize doğru gittiği bu dönemde üçüncü ülkelerle olan ticaretinde AB’nin icazetine muhtaç olan Türkiye’nin eli kolu bağlanmakta, sürekli pazar yitirmektedir.


Okurlarıma bu konuda Prof. Dr. Türkel Minibaş’ın, Prof. Dr. Erol Manisalı’nın kitaplarını okumalarını öneririm.

***

Kimi okurlarım, bir sosyalistin, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda olumlu düşünceler taşıyor olmasını yadırgayacaklardır. Hemen söyleyeyim, ben, salt ülkemizi ‘çağdaşlaştıracak’, insanlarımızı ‘uygarlaştıracak’ diye ‘AB’ye girelim’ diyenlerden değilim. AB üyeliğini eğer bir Almanya’nın, bir Fransa’nın ya da bir İtalya’nın konumunda olacaksak savunurum. Türkiye’nin bağımsızlığını ve demokratikleşmesini bu konuma gelmenin önkoşulları olarak görürüm.

Türkiye bugün bu önkoşullara sahip değildir. Yukarıda adlarını verdiğim ülkelerin tersine iktidarlar ‘özelleştirme’ adı altında, devlete gerekli durumlarda ekonomik hayata müdahale gücü veren kamu kuruluşlarını yabancı yatırımlara peşkeş çekerek elden çıkarmışlar, bankacılıktan sanayiye, enerjiden iletişime, ticaretten turizme kadar ekonomimizi emperyalist güçlerin ellerine teslim etmişlerdir.

Ekonomisi bağımsız olmayan bir ülkenin siyaseti de, kültürü de bağımsız olamaz. Türkiye bugün her yanıyla emperyalizme bağımlı bir ülkedir.



Öte yandan bağımlı bir ülke ancak emperyalist güçlerin icazetleri ölçüsünde demokratikleşme olanaklarına sahiptir. Hangi alanda demokratikleşecek, hangi alanda özgürlükler kısıtlanacak bunu belirleyen yabancı komiserlerdir. Ülkemize son yıllarda gelip giden onca yabancı komiserin ağzından bir kez olsun iğdiş edilen sendikacılığımıza ilişkin tek sözcük çıkmamış olmasının nedeni budur.

Avrupa Birliği’nin, çeşitli ülkelerin sermaye gruplarını buluşturan, Avrupa kapitalizmine siyasal/hukuksal ortak çatı oluşturan bir yanı vardır, fakat aynı zamanda da emek’in bütünleşmesine, halkların birliğine de siyasal/hukuksal olanaklar sağlamaktadır. Dolayısıyla sosyalistler açısından baştan ve mutlaka reddedilmesi gereken bir proje olarak görülmemelidir.

Tartışalım, derim.

2008-32 !BEN İYİ AĞLARIM...' - 20.04.2008

“Ne iş yaparsın?” sorusuna aldığım en sinir bozucu karşılık, “Ne iş olursa yaparım,” yanıtıdır. Böyle durumlarda duraksar, ne diyeceğimi bilemem. Yanıt sahibinin dile getirdiği bu, ne iş olursa yapabilme kararlılığı, bu müthiş özgüven beni şaşırtır çünkü.

Bilirsiniz, mahalle aralarında sık rastlanan birtakım işyerleri vardır, camekânlarının üzerinde ‘elektrik, tesisat, boya, marangozluk ve her türlü dekorasyon işleri yapılır’ yazar. Okuyunca sanırsınız ki söz konusu işyerinde bir ustalar ordusu sizi beklemektedir; oysa değildir, adam tek tabancadır, akrabadan bir çırakla sunar onca hizmeti.

Yıllar önce, Feneryolu’nda yeni bir konuta taşınacağım sırada tanımıştım böyle özgüven sahibi, ‘çok yönlü’ ustalardan birini, adı İlhami’ydi. Eve gelip tesisatı inceledikten sonra, “İki saatlik işi var,” demiş, konutun anahtarını alıp gitmişti. İçim rahattı. Ertesi gün taşınabilecektim yeni evime…

Hayalmiş… Haber, gece yarısı buldu beni. Usta (!) işini bitirmiş, anahtarı kapı komşuma bırakıp gitmiş. Gitmiş, ama su vanasını kapatmadan! Neyse, gece yarısına doğru alt kat komşularım, salonlarından gelen şıpırtı sesiyle uyanmışlar, bir bakmışlar ki tavandan, şakır şakır su akıyor, koltuklar sırılsıklam. Yetiştiğimde karşı komşularım apartmanın kapıcısıyla birlikte, ellerinde kovalar, ayak bileklerine kadar sular içinde ‘tahliye’ çalışması yapıyorlardı.

Ondan sonraki günlerim kabaran parkeleri yeniletmekle, kullanılmaz duruma gelen halıyı değiştirmekle, duvarları yeniden boyatmakla ve yer yarılıp yerin dibine gizlenen Usta’yı aramakla geçti. Bulamadım. Herhalde başına gelecekleri düşününce korkup kaçmıştı.

***

Cuma günkü Hürriyet’te okuduğum bir haber anımsattı bana bu olayı. Haberin başlığı şöyleydi: “Cenazede çok iyi ağlarım!” Yaklaşık 300 profesyonel ‘cenaze ağlayıcısı’ birleşip bir dernek kurmuş. Üyeler, camilere, ölü çıkan evlere gidip hıçkıra dövüne ağlıyorlar, karşılığında da kişi başına 300 YTL alıyorlarmış.

Temiz iş değil mi?

Dünyada hep iyi insanlar yok; kötüler de var ve onlar da günü gelince ölüyorlar. Arkalarından birilerinin dövünüp gözyaşı dökmeleri gerek, ama kötülerin ardından kim ağlar ki? Yakınları bakıyorlar, kimse ağlamazsa eşe dosta, konu komşuya ayıp olacak, ailenin onurunu kurtarmak için birkaç ‘profesyonel ağlayıcı’ tutuyorlar. Olay biraz pahalıya çıkıyor ama işin dramatik boyutu düşünülecek olursa durum anlaşılabilir bir nitelik kazanıyor. Hem veren de, alan da razı olduktan sonra bize neden söz düşsün ki?

Bence bu olayda asıl önemli olan Türkiye’nin meslek yeşertme açısından çok mümbit bir toprak olduğunu göstermesidir; ‘değnekçi’, ‘pürmüzcü’, ‘remayözcü’, ‘filizlemeci’ gibi mesleklerin yanına bir de ‘cenaze ağlayıcısı’ ekleniyor. Diliyorum, bunları yenileri izler de içinde bulunduğumuz istihdam darboğazından bir an önce kurtuluruz.

Olayı ‘cenaze ağlayıcıları’ açısından kişiselleştirdiğimizde de çok olumlu bir görüntü çıkıyor ortaya, çünkü onlar, kendilerine, “Ne iş yaparsın?” diye sorulduğunda artık eskisi gibi “Ne iş olursa…” diye değil de, “Ağlayıcıyım, çok iyi ağlarım!” diye yanıt veriyorlar, bir meslek sahibi olmanın haklı gururunu taşıyorlar. Umarım, o her işi yaparım diyen ama hiçbir işin altından kalkamayan İlhami arkadaş da bu arada akıllanmış, doğru dürüst bir meslek sahibi olmuştur, belki de iyi bir ‘ağlayıcı’, bilemiyorum.

Ben, bu ‘ağlayıcılık’ işini doğrusu çok tuttum, önü gerçekten açık bir meslek, inanıyorum ki AKP hükümeti başımızda kaldıkça ‘ağlayıcılık’ da mezarlık sınırlarını aşıp ekonomi, sağlık, eğitim gibi çok daha geniş alanlarda geçerlilik kazanacak, halkın ağlamaktan göz pınarları kurumaya başlayınca onlar devreye gireceklerdir.

Ve gün gelecek bu ülkede kim ne için ağlıyor, sormadan bilmek mümkün olmayacaktır.

Gidiş, o gidiştir çünkü.



2008-31 YURDUNDA YURTSUZLAŞMAK - 16.04.2008

Türkiye bir yanıyla, -buna başlıca özelliklerinden biri de diyebiliriz-, bir yurtsuzlaştırılanlar ülkesidir. Nüfusunun önemli bir kesimini, çöküş döneminde Osmanlı Devleti’nin yitirdiği topraklardan sürülen Kafkas ve Balkan/Rumeli kökenli insanların ardılları oluşturmaktadır. Yurt sevgisi, yurdu sahiplenme duygusu, yurtsuzluğu tanımış/yaşamış insanlarda çok güçlüdür; Kurtuluş Savaşımızda birçok Çerkez’in, Gürcü’nün, Rumelilinin ve daha birçok yeni Anadolulunun öne çıkmasının nedeni budur. Yurtlarından sürülen milyonlarca insan Trakya ve Anadolu’da yeniden yurtlanmışlardır.

Bir de ‘içeriden dışarıya’ yurtsuzlaştırılanlar vardır, Türk dilinin en büyük şairi Nâzım Hikmet gibi siyasal nedenlerden ötürü yurtdışına çıkıp bir daha dönemeyenler, kaçıp uzun yıllar dışarıda, sürgünde yaşadıktan sonra dönebilenler; 1923 Türk-Yunan nüfus mübadelesinde Yunanistan’a sürülen 1 buçuk milyon Anadolu Rum’u, -ki aralarında sayıları elli bini bulduğu söylenen Ortodoks dininden Karaman Türk’ü de vardır-; yurtdışında bulundukları sırada çeşitli nedenlerden ötürü yurttaşlıktan çıkarılıp kendilerine yurt kapıları kapananlar; önce 6/7 Eylül 1955 olaylarının yinelenmesi korkusuyla, daha sonra da 1963/1964 sürgün kararlarıyla Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan İstanbul Rumları, 11 kasım 1942 tarihli Varlık Vergisi yasası uygulamaları sonucunda mülksüzleştirilen yada mülksüzleştirilme korkusuyla yeni kurulmakta olan İsrail’e göçen Museviler, 1973 yılında başlayarak 1980’li yılların ortalarına kadar onlarca Türk diplomatını katleden Asala terör örgütünün faaliyetlerine karşı ‘görülmeyen misilleme’ olarak Türkiye Ermenilerine uygulanan baskılar sonucunda ülkeyi terk eden İstanbul Ermenileri; gördükleri sürekli dinsel baskılara karşı dirençleri kırılarak çareyi yurtdışına göçmekte gören Süryaniler, Yezidiler ve diğer Müslüman olmayan topluluklardan insanlarımız ‘içeriden dışarıya’ yurtsuzlaştırılmışlardır.

İnsanların yurtsuzlaşmaları için mutlaka yurtlarından sürülmelerine, yurtlarını terk etmelerine gerek yoktur; insan, yurdunda kalarak da yurtsuzlaştırılabilir. Bunun en somut örneği Nazi Almanya’sıdır. 1933-1945 yılları arasında nasyonal-sosyalistler, -gaz odalarında katlettikleri 6 milyon Yahudi dışında-, komünistleri, sosyalistleri, demokratları, antifaşist Katolik din adamlarını, Protestan direnişçileri toplama kamplarına, cezaevlerine atarak, evlerinde göz hapsinde tutarak, kendileri gibi düşünmeyenlerin yaşam biçemlerine müdahale ederek, el koyarak, onlara kendi yaşamak istediklerinden farklı bir hayatı dayatarak yurtsuzlaştırmışlardır.

Üzerinde yaşayan tüm canlıları ve doğasıyla salt bir toprak parçası olmanın ötesinde yurt, eğer insanları özgürse, kendilerini özgür duyumsayabiliyorlarsa, diledikleri yaşam biçemini özgürce, hiçbir zorlamayla, dayatmayla karşılaşmadan seçebiliyorlarsa bir anlam kazanır.

Aksi durumda yurdu ‘yurt’ yapmak için direnmek, bu direnişte özverilerde bulunmaya, acılara katlanmaya hazır olmak gerekir.

Unutulmamalıdır ki, Nazilerin iktidara geldiği 1933 yılı Alman parlamentarizminin en demokratik dönemi kabul edilen Weimar Cumhuriyeti’ne rastlamaktadır. Faşist Mussolini ise “Napoli’den Roma’ya yürürüm!” tehdidiyle İtalya’da iktidarı elini kolunu sallayarak eline geçirmiş, komünistlerle başı belada olan Kral Emanuel, 18 ekim 1922 günü Mussolini’yi Başbakanlığa atanmıştır.

Hem Almanya hem de İtalya’da nasyonal-sosyalist/faşist diktatörlüklerin kurulmasında her iki ülke toplumlarının basiretsizliklerinin payı vardır. Çünkü ne nasyonal-sosyalizm 1933’te, ne de faşizm 1922 yılında ortaya çıkmıştır. Her ikisinin de önceleri vardır. Bireyler, karşılaştıkları, tanık oldukları olumsuzlukları ‘münferit’ olarak değerlendirmişler, tepkisiz kalmışlar, kitleler alıştırılarak edilgenleştirilmiş, tutsaklaştırılmıştır. Alman ve İtalyan tarihinden çıkartmamız gereken önemli dersler vardır. Eğer bir gün gelip de kendi yurdumuzda yurtsuz kalmak/yurtsuzlaştırılmak istemiyorsak çevremizde olup bitenleri ‘ufak tefek, münferit şeyler’ demeden, daha dikkatli gözlemlemeli, daha fazla merak etmeli, daha çok sorgulamalı, daha çok sormalıyız. Her şeyden de önemli, gözlemlediklerimizi, tanık olduklarımızı, yaşadıklarımızı birbirimize aktararak örgütlenmeliyiz.

İş işten geçmeden…

2008-30 SOSYALİZM, ULUSÇULUK, YURTSEVERLİK - 13.04.2008



Ulusçuluk/milliyetçilik, kapitalizmle birlikte/kapitalizmin ürünü olarak doğmuş bir ideolojidir. Dil, din, tarih, kültür bağları nedeniyle millet/ulus olarak tanımlanan bir topluluğun siyasal birlik ve egemenliğini savunur, ulus/millet ülküsüne bağlılığın evrensel ilkelere bağlılıktan, bireylerin hak ve özgürlüklerinden daha önemli olduğu görüşünü benimser.

Ulusçuluk/milliyetçilik 19. yüzyılın başından başlayarak 20. yüzyılın üçüncü çeyreğine kadar başta Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanında ulus-devletlerin ortaya çıkmasında, sömürge ülkelerin bağımsızlık/kurtuluş savaş ve savaşımlarında motor işlevi gören egemen ideoloji olmuştur. Bu yanıyla ulusçuluk/milliyetçilik, ilerici/devrimci bir nitelik taşımaktadır, fakat aynı zamanda ırkçılık, nasyonal-sosyalizm, faşizm gibi insanlık düşmanı totaliter ideolojilerin de beşiğidir.

Kapitalist ulus-devletin oluşumu, önceleri ekonomide özgürlük ortaya çıkan liberalizmin siyasal yaşama da egemen olmasına, dolayısıyla toplumun ve devletin demokratikleşmesine yol açmıştır. Sosyalizm ise ekonomik ve siyasal liberalizme karşı emekçilerin hayatın her alanında haklarını savunan bir karşı ideolojidir.

1900’lerden başlayarak Avrupa işçi hareketlerinin giderek güçlenip kapitalist iktidarları tehdit eder duruma gelmesi, nihayet 1917 yılında Rusya’da gerçekleşen Büyük Ekim Devrimi’nin Avrupa’nın gelişmiş ülkelerini devrim yolunda etkileyeceği korkusu birçok ülkede iktidarda bulunan merkez-demokrat partilerin güç yitirmelerine neden olmuştur. Liberal merkez partileri zayıflarken, sosyalizmi kapitalist düzen için en büyük tehlike olarak gören milliyetçi akımlar güçlenmişlerdir. 1922 yılında İtalya faşizmin, 1933 yılında da Almanya nasyonal-sosyalizmin pençesine düşmüş, İspanya, Portekiz ve daha birçok ülke kapitalizmin bekçiliğine soyunan ulusçuluktan/milliyetçilikten doğan otoriter ve totaliter sağ rejimlerle yönetilir olmuşlardır.


Cumhuriyet Halk Partisi’nin 9 mayıs1935 günü yapılan 4. Kurultayında delegelerin yaptıkları konuşmalar ve alınan kararlar incelendiğinde, zamanın rakipsiz iktidar partisinin de Avrupa’daki gelişmelerden olumsuz etkilendiği görülmektedir. 1935 Kurultayını izleyen yıllarda yalnızca muhaliflerin ve sosyalistlerin değil, ülkedeki azınlıkların da ulusçuluktan/milliyetçilikten çok canı yanmıştır. Nazım Hikmet’in 15 yıla mahkûm edilmesinden Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nin kapatılıp 42 yöneticisinin hapse atılmasına, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Behice Boran gibi aydınların üniversitedeki öğretim üyeliği görevlerinden alınmalarına; Tan Gazetesi’nin yağmalanmasından Varlık Vergisi’ne kadar birçok örnekte bu olumsuz etkilenmenin yansımaları somut olarak görülmektedir.

Feodal toplumların uluslaşma süreçlerinde, ulus-devletlerin kuruluşlarında, Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın sömürge halklarının kurtuluşlarında motor görevi gören ulusçuluk/milliyetçilik, 21. yüzyılda toplumları durağanlaştıran, geriye doğru çeken, kapitalist düzenin bekçiliğini yapmaktan öte hiçbir işlevi kalmamış, toplumların ilerleme yolunda ayak bağı olan gerici bir ideolojidir. Kapitalizmden türeyen ve varlık nedeni kapitalizmin bekçiliği olan bir ideoloji olması nedeniyle ulusçuluğun/milliyetçiliğin küresel kapitalizme/emperyalizme karşıtlığı da nesnel/objektif olarak olası değildir. Ulusçuluğun/milliyetçiliğin ‘hiçbir’ durumda sosyalizmle bağdaştırılabilirliği söz konusu olamaz; çoğu zaman yapıldığı gibi yurtseverlikle karıştırılmamalıdır.


Yurtseverlik, ulusçuluk/milliyetçilikte olduğu gibi ‘dil, din, tarih, kültür’ ortaklığını ülküleştiren sınırlarüstü/sınıraşırı bir ideoloji değildir. Sınırları belli bir yurdu, toprağının altındaki hammadde kaynakları, üzerinde yaşayan her dilden, her dinden, her etnik kökenden insanları, ormanları, suları, kıyıları, doğal kaynakları, hayvanları, kısacası her şeyiyle ve bir birey olarak sevme, sahiplenme, korumaya hazır olma, bunun sorumluluğunu taşıma duygusudur.

Yurtseverlik, barışçılığın, demokratlığın, özgürlükçülüğün, bağımsızlıkçılığın ayrılmazıdır; bireyler için evrenselliğe açılan bir kapı, sosyalistlerin olmazsa olmazıdır. Türkiye, liberallerin, İslamcıların, milliyetçilerin değil yurtseverlerin, sosyalistlerin omuzlarında aydınlığa taşınacaktır.




2008-29 BİR 'BİLİM' ADAMI - 09.04.2008


12 Eylül 1980 Darbesi, yol açtığı onca kötülüğün yanı sıra yeni bir ‘bilim insanı’ tipinin yetişmesine de elverişli bir zemin hazırladı.

Bu ‘bilim insanları’ halen 40’lı yaşlarını sürüyorlar. Belirgin ortak özellikleri eğitimlerinin Anglo-Sakson ağırlıklı olması ve iyi derecede İngilizce bilmeleri. Dünyayı genellikle İngilizce izliyorlar ve okuduklarına, uzun boylu sorgulamaksızın, inanıyorlar. Yüksek öğrenimlerini 1980 sonrası koşullarında tamamlamış olmalarının düşünce tembelliklerinde önemli bir payı var. Bir bilim insanının en olmaması gereken davranış biçimlerinden birini seçip ya ‘inanç bağnazı’ ya da her inancı yadsıyan ‘nihilist’ oluyorlar.

Hikmet Çetinkaya dostumun 5 nisan tarihli ‘Laikçi Şebeke Ne Demek?’ başlıklı yazısını okuduktan sonra arşivde Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi ve Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan’ın yazılarına göz attım. 1964 Şarkışla doğumlu Kaplan, sözünü ettiğim yeni ‘bilim insanı’ tipinin bir örneği. Yüksek öğrenimini 1986 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra yüksek lisans ve doktora yapmak üzere İngiltere’ye gitmiş, doktorasını 1992 yılında vermiş. Yıldızı laiklerle hiç bağdaşmamış inançlı bir Müslüman; laiklik karşıtlığı kendisinde giderek bir takıntıya dönüşmüş.

***

“Türkiye'de gerçek iktidar, bürokrasiyi, teknokrasiyi, güç ve çıkar odaklarını tam anlamıyla kontrol eden kahir ekseriyeti gayr-ı Türk ve gayr-ı Müslim unsurlardan oluşan görünmeyen laikçi ‘şebeke’ ile laikçi ulusalcılardır,” diyor. Ona göre, “1908 komitacı darbesinden bu yana, büyük ölçüde gayr-ı Türk ve gayr-ı Müslim unsurlardan oluşan laikçi ‘şebeke’ ile 28 Şubat'tan itibaren ‘küresel terör tehdidi’ numarasının aynı İslâm-karşıtı stratejileri, ‘irtica tehdidi’, ‘ılımlı İslâm tehlikesi’ gibi ötekileştirmelerle/şeytanlaştırmalarla Türkiye içinde benimseyen, laikçi şebeke ile ulusalcılar, Türkiye'nin görünmeyen ama gerçek iktidarlarıdır. Laikçi güç ve çıkar odakları, kendilerinin sözcülüğünü ve gözcülüğünü yapan merkez medya'yı kontrol etmektedir. O yüzden, Türkiye, kolaylıkla karıştırılabilmekte, Türkiye'de kolaylıkla gerilimler, kaoslar, yapay çatışmalar icat edilebilmektedir.” (Yeni Şafak, 31 mart 2008)

Yusuf Kaplan’daki bu ‘şebeke takıntısı’ kendisini, insanın mantığını zorlayan, akla hayale gelmeyecek yargılara götürüyor. “Yüzyılın başlarında Osmanlı'da iktidarı ele geçirten gayr-ı Türk ve gayr-ı Müslim ‘şebeke’ Türkiye’yi medeniyet iddiasından vazgeçiren bir projeyi uygulamaya sokarak, önce kurumları, sonra da Türk toplumunu İslâm'dan uzaklaştıracak dünyanın hiç bir yerinde görülmeyecek bir azman bir sekülerleşme politikasını Türk toplumuna dayatmaya çalışmaktadır. Bu ‘şebeke’ Atatürk’ü Dolmabahçe'de bağırta çağırta öldürtmüş, Türkiye’deki güç ve çıkar odaklarını ele geçirebilecek kadar güçlenmiş ve sonunda Menderes’i idam ettirmiş, Özal’ı yok ettirmiştir; şimdi ise, Erbakan’ı süründürtmekte, Erdoğan’ın burnundan getirmeye çalışmaktadır.” (Yeni Şafak, 7 nisan 2008)

***

Yusuf Kaplan’a göre Türkiye’nin düşmanları belli! Bu ülkede yaşayan, bu ülkenin yurttaşları olan ‘gayr-ı Türkler’, yani Kürtler, Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, Araplar ile ‘gayr-ı Müslimler’, yani Musevi, Ortodoks, Gregoryen, Katolik, Protestan, Süryani, Keldani, Yezidi ve dinsiz yurttaşlarımız… Ve ‘ulusalcılar’, yani ‘milliciler’, yani Türkiye’ye tüm değerleriyle sahip çıkan yurtseverler…

“Küresel sistem tarafından kontrol edilen bu gayr-ı Türk ve gayr-ı Müslim şebeke şu an Türkiye'de medyaya, ekonomiye ve diğer güç aygıtlarına hâkim durumdadır ve Türkiye'yi hallaç pamuğu gibi savurmaktadır. “ (Yeni Şafak, 7 nisan 2008) Yazılarından özbeöz Türk/saf Müslüman olduğu anlaşılan ‘bilim adamımız’, “Türkiye, bu şirret şebekeden yakasını ve her şeyini kurtaramadığı sürece rahat yüzü görmeyecektir,” diyor fakat bu kurtarma operasyonunun nasıl gerçekleşeceği konusunda bir şey söylemiyor. Bunu ancak kafamızda canlandırabiliyoruz. O zaman da kendimize, bu İslamcı-Faşist ‘bilim adamlarından’ bizi kim koruyacak, diye sormadan edemiyoruz, haklı olarak.

Yusuf Kaplan bir Fettullah Gülen hayranı. “Bediüzzaman’ın, Süleyman Hilmi Tunahan’ın, Esat Coşan Hoca’nın, Erbakan’ın yaşadıkları sıkıntıları düşünün ve Fethullah Hoca'nın çifte kısacı yarmak için ne denli büyük düşündüğünü, ne denli ağır bir yük yüklendiğini fark edeceksiniz,” diyor. İyi de acaba Hocaefendi, provokatörlerin cami kapılarına bomba bıraktıkları bu gerilimli günlerde bu tip ‘bilim adamları’ hakkında neler düşünüyor?

Bunu herhalde öğrenemeyeceğiz.


2008-28 TÜRKİYE SOSYALİZMİ - 06.04.2008


Sosyalizm evrensel bir dünya görüşüdür, Türkiye sosyalizmi de dünya insanlığını kucaklayan fakat beslendiği zemin Türkiye olan bir sosyalizm olmalıdır. Türkiye sosyalizmi, Osmanlı’dan bu yana topraklarımızda kurulan çeşitli sosyalist partilerin doğal mirasçısıdır, aralarındaki görüş ayrılıkları hangi boyutlarda olursa olsun, sosyalist bir Türkiye için savaşım vermiş tüm sosyalist önderleri aynı saygıyla kucaklamalı, kendi siyasal stratejisinin belirlenmesinde onların deneyim ve birikimlerinden yararlanmalı, sosyalizm adına düşülmüş yanılgılardan, yapılmış hatalardan dersler çıkarmalıdır.






Türkiye sosyalizmi, Fransız Devrimi’yle açılan Aydınlanma Çağı’nı, dünya işçi hareketlerini, dünya halklarının bağımsızlık ve kurtuluş savaşlarını insanlığın ortak değerleri olarak görmeli; Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarını belirleyen, bu sınırlar içinde yaşayan her dilden, her dinden, her etnik kökenden insana bir yurt sunan Kurtuluş Savaşımıza ve yurttaşlarına çağdaş bir yaşam düzeyi sağlamayı amaçlayan Cumhuriyet devrimlerine sahip çıkmalıdır.



Türkiye sosyalistleri kendisini ‘sol’ olarak tanımlayan her kişi, kuruluş ve örgüte dostça yaklaşmalı, kendileriyle ortak bir zemin aramalı, insani ilişkilerin vazgeçilmezi olan uzlaşma kültürünün oluşması için çaba göstermelidir.

***

Türkiye, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun geniş kesimlerinde yarı-feodal üretim ilişkilerini barındıran, fakat genelinde kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu bir ülkedir. Türkiye kapitalizmi sanayi, enerji, bankacılık, hizmet, turizm gibi ekonominin çeşitli alanlarında dışa bağlı/bağımlıdır. Bağımlılık ilişkileri, Türkiye’nin Kuzey Atlantik Paktı (NATO) üyeliği ve Amerika Birleşik Devletleri ile imzalamış olduğu ikili antlaşmalar nedeniyle Türk Silahlı Kuvvetleri için de geçerlidir. Dolayısıyla ‘bağımsızlık’, Türkiye sosyalistlerinin gerçekleştirmek için uzun erimli bir savaşım verecekleri başlıca hedeflerinden biridir. Yeryüzünde hiçbir ülkenin ekonomik ve sosyal yapısında feodal ya da yarı-feodal üretim ilişkilerini barındırdığı sürece ‘demokratik’ kabul edilmesi olası değildir. Demokratikleşme, Türkiye sosyalistlerinin gündeminde ilk sırayı oluşturacaktır.




Karl Marx ve Friedrich Engels gibi sosyalist düşüncenin başta gelen kuramcılarının ve onlardan sonra gelen, sosyalist düşünce kuramına katkıda bulunan düşünürlerin öngörülerinden farklı olarak Türkiye’de kapitalizm kendi liberal/demokrat üstyapısını oluşturamamıştır. Türkiye kapitalizmi, 2000’li yıllarla birlikte ve giderek artan bir hızla İslam ideolojisinin egemenliği altına girmiş, bir dogmalar bütünü olan İslam, hızla gelişen kapitalist ekonomiye yön veren bir konuma gelmiştir. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının başlattığı kadrolaşma seferberliği gibi çabalarla kapitalist altyapının üzerinde hukuk, eğitim, kültür, sanat vb kurumlarıyla İslami bir üstyapı oluşturulmasına çalışılmaktadır.


Bu üstyapı güçlendikçe Türkiye, tüm İslam ülkeleri içinde tek ‘demokratik’ ülke olma niteliğini yitirecektir. Bu nedenle laikliği savunmak sosyalistlerin başlıca güncel görevlerinden biridir.

***

Bir ideolojinin uygulamada başarılı olabilmesi için hayatta karşılığı olmalıdır; bu sosyalizm için de geçerlidir. Bağımsızlığını yitirmiş ülkelerin toplumlarının demokratikleşmesine olanak yoktur. Dolayısıyla sosyalist Türkiye’ye uzanan yolda ülkemizin siyasal-ekonomik-kültürel bağımsızlığını ve demokratikleştirilmesini gerçekleştirmek sosyalistlerin yakın amaçları olarak belirlenmelidir.



Bu amaçlar sosyalizmi farklı yorumlayan kişi ve kuruluşların bir ortak paydada buluşabilmelerini de kolaylaştıracaktır.


Somut hedefler doğrultusunda güç birlikleri gerçekleştirmek sosyalistler arasında zorunlu olan uzlaşı kültürünün oluşma sürecini de hızlandıracaktır.

Türkiye’nin demokratik dönüşümü zorunluluktur, çünkü bu dönüşüm gerçekleştirilmeden sosyalizm hep bir ütopya/hayal olarak kalacaktır.

2008-27 BİLİP DE BİLMEZDEN GELMEK - 02.04.2008

26 milyonluk Venezüella’da 6 aralık 2006 seçimlerinde 6 milyon 900 bin oy alarak (yüzde 63) ikinci kez başkan seçilen sosyalist Hugo Chavez iktidarda. 8.5 milyon nüfusa sahip Bolivya’da yapılan son seçimlerde (2 temmuz 2006) Evo Morales’in liderliğindeki Sosyalist Parti (Movimiento al Socialismo) kurucu parlamentodaki 255 koltuğun 134’ünü aldı. İktidarda.

189 milyon nüfusuyla Latin Amerika’nın en büyük ülkesi olan Brezilya’da, 2006 ekiminde yapılan başkanlık seçimlerinde solun lideri, İşçi Parti’li (Partido dos Trabalhadores) Luca da Silva devlet başkanlığına seçildi. Dünyanın en büyük 8. ülkesi olan Arjantin ise sosyal demokrat kadın Başkan Cristina Fernandez de Kirchner tarafından yönetiliyor.

3.5 milyonluk Uruguay’da da Başkanlık koltuğunda sol eğilimli bir politikacı, Tabaré Vázquez Rosas oturuyor. 42 milyonluk Kolombiya’da 28 mayıs 2006 günü yapılan genel seçimlerde, Carlos Gaviria Diaz liderliğindeki sol 2 milyon 600 bin oy alarak (yüzde 22) ülkenin ikinci büyük siyasal gücü durumuna geldi.

Sol’un 2000’li yıllarla birlikte Latin Amerika’da yükselişe geçtiğini gösteren bu örnekler çoğaltılabilir. Latin Amerika halkları küresel kapitalizmin uluslararası sermayeyi daha zenginleştirirken, kendilerini yoksullaştırdığını görüyorlar, bu gelişmelere karşı tek seçenek olan ‘sol’ siyasetlere yöneliyorlar.

***

Avrupa’ya da bir bakalım.

İspanya’da 9 mart 2008 günü yapılan seçimlerde Başbakan José Luis Rodriguez Zapatero liderliğindeki Sosyalist Parti, Parlamentodaki 350 milletvekilliğinden 169’unu alarak iktidardaki konumunu korudu.

Fransa’da mart ayı içinde yapılan yerel seçimler, Fransız Sosyalist Partisi’nin zaferiyle sonuçlandı. Parti, Paris başta olmak üzere elindeki tüm kentleri koruduğu gibi Toulouse, Strasbourg, Perigueux gibi kentlerde belediye başkanlıklarını kazandı. Marsilya ve Nice dışında irili ufaklı tüm önemli kentlerin yönetimleri sosyalistlere geçti.

Almanya’da, Sosyal Demokrat Parti, 28 ekim 2007 günü kabul edilen yeni ‘Temel İlkeler Programı’nda küreselleşmenin emperyalist yanına vurgu yaparak buna ‘dur’ diyeceğini ilan etti.
Bu örnekler de çoğaltılabilir.

***

Bunları neden yazıyorum? Son zamanlarda adlarının önünde akademik unvanlar da bulunan birtakım insanlar televizyonlara çıkıp ‘sol’ üzerine, ‘sosyalizm’ üzerine olur olmaz ahkâm kesiyorlar. İzleyicilere sol’un bitip tükendiğini, sosyalizmin ‘çok gerilerde kalmış bir hikâye’ olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Ortak noktaları Amerikancılık; dünyaya ABD’nin gözlüğüyle bakıyorlar, o gözlükle bakınca da ancak Amerika’nın göstermek istediklerini görebiliyorlar.

Bunlardan biri Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı’na tele-konferans yoluyla Ankara’dan katıldı geçen hafta: Prof. Dr. Mümtaz Er Türköne. İnternet sitelerindeki yaşamöyküsünde ‘siyaset bilimcisi’ ve Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olduğu yazıyor. ‘İslamcılığın Doğuşu’, ‘Türk Modernleşmesi’, ‘Türkiye’de Din Ve Siyaset’ gibi kitapları, Zaman Gazetesi’nde de köşesi var. Bir özelliği de eski bir ‘ülkücü’ olması. Muhsin Yazıcıoğlu’nun Başkan, Abdullah Çatlı’nın İkinci Başkan seçildiği 2 nisan 1978 tarihli Ülkücü Gençlik Kongresi’nde yönetime girmiş. ‘Milliyetçilik’ten ‘İslamcılık’a ne zaman geçiş yaptığını bilmiyorum. Eşi, eski Çiçekdağı kaymakamı, Sayın Özlem Piltanoğlu Türköne son genel seçimlerde AKP’den milletvekili seçildi.

1980’ler öncesindeki öğrencilik yıllarından kulağında kalmış içi boş ‘argümanlar’ ile, üstelik de gözle görülür bir hırçınlıkla Prof. Dr. Türkel Minibaş’a, Prof. Dr. Erol Manisalı’ya cevap yetiştirmeye çalıştı. ‘Küreselleşme’, ‘emperyalizm’ sözcüklerini duyunca esip kükredi. Minibaş’ı, Manisalı’yı ‘üçüncü dünyacılık’la suçladı.

Dünya, ABD’nin güdümündeki emperyalist küreselleşmeye karşı alınacak önlemleri tartışır, birbiri ardınca ‘sağ’ iktidarlar yerlerini ‘sol’a bırakırken, AKP yanlısı akademisyenlerin, özellikle de siyasal bilimcilerin bu gelişmelerden haberleri yokmuş gibi davranmaları, gerçekleri bilip de bilmezden gelmeleri adlarının önündeki unvanlara hiç yakışmıyor.

İnsan son çözümlemede onlara değil ama okurlarına, öğrencilerine yazıklanıyor.

2008-26 AHMET ALTAN'IN BİR YAZISI ÜZERİNE - 30.03.2008

“Osmanlı’da da, Cumhuriyet döneminde de ezilmiş, sömürülmüş, damarlarındaki bereketi emilmiş, köylerine, kasabalarına, gecekondularına hapsedilmiş bir kalabalık şimdi zincirlerinden boşanıyor, şehirlilere ‘sizin hâkimiyetiniz bitti’ diyordu. Şehirlilerin çok sevdiği, kültürünü, yaşama biçimini paylaştığı Batı ise bu ‘gelişmemiş’ kalabalığı tutuyordu. ‘Demokrasilerde halkın dediği yapılır’ diyordu. Seksen yıl boyunca sadece bir kelime olan ‘demokrasi’ birden somutlaşıyor, etlenip kemikleniyor ve ‘cahil bir kalabalık’ olarak ortaya çıkıyordu. Şehirliler, kültürünü, giyimini, mutfağını, müziğini sevdikleri Batı’nın felsefesiyle, üretimiyle, sosyal mücadelesiyle hiç ilgilenmediğini anlıyordu.”

Bu satırları Ahmet Altan’ın 28 mart 2008 tarihli Taraf Gazetesindeki köşesinde yayımlanan ‘Başka Halkın Çocukları…’ başlıklı yazısından aldım. Altan, toplumdaki gerginliği 22 temmuz 2007 seçimlerinde AKP’yi tek başına iktidara taşıyan ‘cahil kalabalıklar’ ile seçim sonuçlarını içine sindiremeyen ‘Batıcı-laik, şehirli seçkinler’ arasındaki çelişkiye bağlıyordu. Taraflar zaman içinde birbirini anlayarak, kabul ederek, uzlaşarak çelişki çözülünce ülkeye de barış gelecekti.

Ahmet Altan, bir edebiyatçı olarak yüreğe seslenen, kulağa hoş gelen yazılar yazıyor. Bu yazısı da onlardan biri, ne var ki gerçeği yansıtmıyor.

***

Sorun, ‘cahil kalabalıklar’ ile ‘kentli seçkinler’ çatışmasından değil, kitlelerin sistematik olarak İslamcılaştırılmasından kaynaklanıyor.

İmam Hatip Okulları Mezunları Derneği’nin açıklamasına göre 2006 yılı sonu itibariyle İmam Hatip’lerden mezun olanların toplam sayısı 2 milyondur. Bu mezunlar ticari işletmelerden medyaya, sanayi kuruluşlarından devlet bürokrasisine, kültür kurumlarından spora kadar hayatın her alanında görev yapıyorlar, yaşları 18 ile 65 arası değişen bu kadın ve erkekler aynı zamanda da birer ‘İslam misyoneri’ olarak faaliyet gösteriyorlar.

Son hane sayımında 70 milyon 500 olarak saptanan nüfusumuz içinde 18 üzeri yaş gruplarının toplam oranı yaklaşık yüzde 60’tır; bu da 42 milyon kişi demektir. Böyle bakıldığında yetişkin nüfus içindeki her 21 kişiden birine 1 İmam Hatip mezunu ya da bir başka deyişle bir ‘İslam misyoneri’ düşüyor.

1950’lerden bu yana bunca imam, bunca hatip niçin yetiştirildi?

***

Türkiye hızla İslamcılaştırılıyor. Koşulların, sürecin lehinde olmasına karşın bu, İslamcı odaklarca yeterli görülmüyor, koşullar zorlanarak daha işlevsel olanaklar yaratmak için büyük çaba gösteriliyor. Salt üniversitelere türbanı sokabilmek için gerçekleştirilen Anayasa değişikliği bu çabanın somut örneklerinden biridir.

Biraz okuyan, eli kalem tutan herkesin bileceği gibi kapitalistleşme süreci kendi üstyapısını, liberal/demokrat hukukunu, kültürünü, sanatını, yaşam biçimini yaratır. Bizde ise bunun tam tersi olmakta, süreç geriye işlemektedir. Örneğin, Konya, Kayseri gibi kentler Anadolu kapitalizminin lokomotifleridir. Fakat bu kentleri mimari açıdan geliştiren kapitalistleşme süreci sosyal-kültürel bağlamda liberal/demokrat bir üstyapı oluşumuna yol açmamış, tam tersine, özünde bir ortaçağ ideolojisi olan İslam, dinci sermaye ve siyasal iktidar işbirliğiyle bu kentlerdeki üstyapı kurumlarının üzerine egemen ideoloji olarak oturtulmuştur.

Dincileşme, ‘muhafazakârlığın’ ötesinde, birey hak ve özgürlüklerini tehdit eden, hayatın her alanına, toplumun yaşam biçimine doğrudan müdahale eden bir olgudur.

İnsanları korkutan bu gelişmedir ve bu gelişmenin demokrasiyle ilişkilendirilebilecek hiçbir yanı yoktur.

***

Batı’nın bu olguyu, bu yoldaki gelişmeleri sevinçle karşılamasından daha doğal ne olabilir ki? Ama bunu Ahmet Altan gibi zeki bir yazara anlatmama gerek yoktur, o zaten biliyordur.










2008-25 DEMOKRASİ VE SOSYALİZM - 26.03.2008

Ülkemizdeki son gelişmeler mevcut düzenin kökünden değişmesi gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor. Eğer bu düzenin karşısında bir seçenek oluşturamazsak bizden önceki kuşaklar gibi bizler de yaşamlarımız boyunca gerilimlerden, çatışmalardan, korkulardan kurtulamayacağız. Ekonomisi de, siyasal ve sosyal önerileri gibi demokrasisi de çarpık bu düzenin karşısında tek seçenek olan sosyalizm üzerinde eskisinden daha yoğun olarak düşünmemiz gerekiyor.

Bir süre önce başladığımız sosyalizm tartışmalarını ‘demokrasi’ ile sürdürüyoruz.

Demokrasi, 21. yüzyıl sosyalizminin olmazsa olmazı olarak benimsenmelidir. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’nın ‘reel sosyalist’ ülkelerinde rejim bir yanıyla ‘demokrasi sorunu’ çözülemediğinden çökmüştür. Türkiye’de geçmişten günümüze sosyalizmin sorunları üzerinde düşünen Marksistler arasında bu soruna en gerçekçi yaklaşan Mehmet Ali Aybar’dır.

Aybar’a göre, “Sosyalizm, insanlığın biricik umududur. Sosyalizm, toplumca özgürlük, yani milli bağımsızlık ve kişilerin gerçek özgürlüğü, eşitliği ve mutluluğu ile gerçekleşir. Sadece toplumun hızlı kalkınması uğruna yukarıdaki hedeflerden hiçbiri aleyhine halka zorla fedakârlık kabul ettirilmez. Sosyalizmin kapitalizme üstünlüğü hızlı bir ekonomik büyüme ve buna bağlı olarak kişilere daha iyi yaşama olanakları sağlanmasından ibaret değildir. Sosyalizmin asıl üstünlüğü somut insanın kendini gerçekleştirmenin tatmini içinde mutluluğa kavuşturmasındadır. Bu da vatandaşın aktif unsur olması, iktisadi, siyasi, kültürel faaliyetlere fiilen katılması, bunları denetlemesi, her kademede söz ve karar sahibi olmasıyla gerçekleşir. Bundan dolayı, demokratik müesseselerin sosyalist toplumlarda özgürlükçü ve katılımcı yönlerden daha da genişletilerek uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Yöneticilerin gerçek seçimlerle işbaşına gelip düşmeleri, kuvvetler ayrılığı, hukuka bağlı devlet, yargı bağımsızlığı ve denetimi, kişisel temel haklar dokunulmazlığı Anayasa Mahkemesi, Danıştay, basın özgürlüğü, sendikal özgürlükler, çok parti rejimi, muhalefetin hakları, referandum gibi vatandaşı iktidarların keyfiliğine koruyan müesseseler, burjuva düzeni ile birlikte çöp tenekesine atılacak şeyler değildir.”

Demokratik sosyalizm budur; kapitalizmin temel çelişkisi olan emek-sermaye çelişkisi de çalışanların lehine olarak demokratik sosyalizm içinde çözülecektir.

Yine Aybar’a göre, “demokrasi bir devlet biçimi olmadan önce bir yaşam felsefesi olarak ve Avrupa'da devletten kaynaklanmayan hatta komün hareketlerinde görüldüğü gibi kazandığı özgürlükleri devlete karşı koruyan kimi toplulukların yaşam düzeni olarak ortaya çıkmıştır. Hatta denilebilir ki, devlete demokrasiyi sivil toplum dayatmıştır. Burjuva devrimlerinden sonra devlet aygıtının işleyiş biçimi olarak resmiyet kazanan demokrasinin kökleri sivil toplumdadır.”

Demokrasi, başlıca iki temel ilkeye dayanır: özgürlük ve eşitlik. İletişim olanaklarının böylesine geliştiği çağımızda insanlar, bu iki temel ilkeye dayanmayan bir ‘demokrasi’ye sıcak bakmıyorlar, bakmayacaklardır, adı isterse ‘sosyalist demokrasi’ olsun.

Sosyalist literatürde ‘demokratik merkeziyetçilik’ sıkça başvurulan ve ilk kez Lenin döneminde kullanılmış bir kavramdır. ‘Reel sosyalist demokrasinin’ siyasal özünü oluşturan ‘Leninist’ bir öneridir. Başta Komünist Partisi olmak üzere tüm kuruluşlarda alt organın üst organa, azınlığın çoğunluğa ve bütün örgütün/kuruluşun merkezî yönetime/en üst organa uyması olarak anlaşılır.

Daha 1921 yılında Üçüncü Enternasyonal Kongresi’nde kabul edilen tezlerde, doğru uygulanmadığı takdirde demokratik merkeziyetçiliğin bir bürokratik hegemonyaya dönüşebileceği konusunda delegeler uyarılmıştır: “... Eğer o gerçekten yaşama geçirilmeliyse, bu, üyelerin onu ortak faaliyetlerinin ve savaşma güçlerinin nesnel olarak kanıtlanmış bir güçlendirilmesi ve geliştirilmesi olarak duyumsayacakları bir yoldan yapılmalıdır. Aksi takdirde bu, her merkezileşmeye, her önderliğe, her katı disipline karşı bir muhalefet yaratacak olan partinin bürokratlaşması olarak kitlelere görünecektir.” (Bak: Komünist Partilerin Yapısı, Çalışmalarının Yöntemleri ve Kapsamı Üzerine Tezler – Komünist Enternasyonal 3. Kongre, 12 temmuz 1921)

Mehmet Ali Aybar’ın da çeşitli makalelerinde eleştirdiği ‘demokratik merkeziyetçilik’ reel sosyalist ülkelerde aynen yukarıdaki uyarıda belirtilenlere uygun bir gelişme göstermiş, komünist partiler bürokratlaşarak topluma yabancılaşmışlar, 1980’lerin sonuna doğru aldıkları darbelere direnemeyerek çökmüşlerdir.

Sosyalizme ilişkin birçok konuda olduğu gibi demokratik merkeziyetçilik konusunda da gelişmeler Mehmet Ali Aybar’ı haklı çıkarmıştır.




2008-24 BİR ERGENEKONCULAŞTIRMA OLAYI - 23.03.2008

Bir ‘şeyler’ bekleniyor olsa da Türk basınının duayeni, 60 yıllık gazeteci, Cumhuriyet Gazetesi başyazarı İlhan Selçuk’un gece, sabaha karşı saat 04.30’da evinin basılıp, Ergenekon operasyonu çerçevesinde polis tarafından gözaltına alınacağı kimsenin aklına gelmiyordu. Kamuoyuna, sekiz aydır sürdürülen bu operasyonun devlet içinde yuvalanmış bir takım çetelerin çökertilmesi amacıyla başlatıldığı açıklanmıştı. Susurlukçu Veli Küçük’lerin, ırkçı Kemal Kerinçsiz’lerin, Sami Hoştan, Sedat Peker, Drej Ali gibi organize suç örgütü babalarının ve bir takım emekli subayla işsiz güçsüz takımından birkaç kişinin tutuklandığını biliyorduk. Ümraniye’de bir gecekonduya yapılan bir baskında el bombaları bulunduğu, Ergenekoncularla ilişkilendirilen bu bombalardan üçünün Cumhuriyet Gazetesi’ne atıldığının saptandığı açıklanmıştı. Tüm bunlarla, ömrünü Türkiye aydınlanmacılığına adamış İlhan Selçuk gibi bir cumhuriyet devrimcisinin ne ilgisi olabilirdi?

Daha önce de dile getirilmişti bu köşede; Türkiye uzunca bir süredir giderek hızlanan bir kapitalistleşme süreci yaşıyor. Doğu ve Güneydoğu’da feodal üretim ilişkileri çözüldükçe özgürleşen işgücü kentlere akıyor, kent nüfusu büyüyor. Klasik sosyolojiye göre kapitalistleşmenin kendi üstyapısını oluşturması, kent nüfusunun da nitelik olarak kentlileşmesi gerekiyor. Fakat Türkiye’de söz konusu varsayımlara uygun düşen bir gelişme gözlemlenmiyor. Tam tersine Anadolu kapitalizminin motoru olan ekonomik güçler/sermaye sahipleri kapitalist alt yapı üzerinde kapitalizm öncesi/feodal üst yapı kurumlarını inşa etmek için çaba harcıyorlar. Benzer yapılar başta İstanbul olmak üzere göç alan tüm kentlerimizde ortaya çıkıyor, feodal üstyapı burada oluşan varoş nüfusundan besleniyor. Bu üstyapının ideolojik/siyasal zemini olan İslam’ı, feodalizmden çıkış bağlamında ‘modernleşme’ demek olan kapitalizmin üzerine bir tencere kapağı gibi oturtmak mümkün değil.

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, ideolojik/düşünsel gıdasını İslam’dan alan dinci kapitalizmin siyasal gücüdür ve işi, genel seçimlerde yüzde 47 oy alsa dahi hiç kolay değildir. İktidarın durumuna kendimizi onun yerine koyarak baktığımızda içinde bulunduğu koşulların zorluğunu görebiliyoruz.

Bu iktidar, gücünü ‘iman’dan alıyor, ne var ki İslam banka faizini yasaklamış, ‘iman’ bu yasağın tüm bankacılık sistemine uygulamasını gerektirirken iktidar çaresiz kalıyor. İslam, Müslüman kadınlar için tesettür buyurmuş, iktidar sahipleri bu buyruğa ancak eşlerini kapatarak uyabiliyorlar; kendi söylemlerine göre nüfusun yüzde 99’u Müslüman, bu Müslümanların yarısını kadınlar oluşturuyor. Fakat üniversiteli Müslüman kızların tesettür taleplerini bile karşılayamıyorlar. Oysa İslam, kadının, kamusal ya da özel, hayatın her alanında kapanmasını buyuruyor. Yazılısıyla, görseliyle medyanın büyük bölümü İslamî ahlak ölçülerine aykırı fotoğraflarla, yazılarla, karikatürlerle dolu, bir yargıç çıkıyor okullarda zorunlu din dersleri kaldırılmalı diyor. Yürürlükteki laik yasalar, bir duvar gibi önlerini kesiyor. İmanını İslam’dan alan siyasal iktidar daha da çoğaltılabilecek bu örneklerde gösterilen engelleri içine sindiremiyor. Dolayısıyla ‘bir şeyler’ yapması gerekiyor.

Bu bağlamda, yeryüzünde bir örneğine daha rastlanmayan bir olay gerçekleştirilmeye çalışılıyor; olağan olan, doğal bir süreç içinde üretim biçiminin/altyapının üstyapıyı (hukuk, siyaset, kültür, sanat, ahlak vb) oluşturması iken AKP iktidarı altyapıyı/kapitalizmi üstyapıya/İslam’a uydurarak özgün bir İslamî ekonomik-toplumsal bir düzen kurmaya çabalıyor. Bu çabasının gereği olarak önündeki en büyük engeli oluşturan laik düzeni, bu düzenin savunucusu olan laik kurum ve bireyleri hedef alıyor.

Çünkü laik düzen durduğu sürece İslamcı kapitalistler ne değin devleşirlerse devleşsinler, İslamcı medya organlarının sayısı ne kadar artarsa artsın, ellerine geçirdikleri yerel yönetimler ne kadar çoğalırsa çoğalsın amaçladıkları noktaya gene de gelemeyeceklerini görüyorlar. Çatışma bu noktada kaçınılmaz oluyor. Beklenen ‘şey’, özü ve görüntüsüyle işte bu çatışma!

Kapak, tencereye çarparak, vurarak, çakarak uydurulmaya çalışınca sesi de gürültülü çıkıyor.


Bu arada bir de AKP iktidarının ülkeyi demokratikleştirdiğine ilişkin iddialar var ki, toplum İslamcılaştırılırken ülke nasıl olup da demokratikleşebilir sorusu burada bir muamma olarak ortaya çıkıyor. Ya da nasıl bir demokratikleştirmekse, toplum her gün biraz daha geriliyor; laik yazarlar, gazeteciler, bilim adamları, parti başkanları gözaltına alınıyor; yarın sıra bildiri yayınlayan laik fakülte dekanlarına, her alandan laik aydınlara, laik işadamlarına, size, bize hepimize gelebilir, en umulmadık insanlar ergenekonculaştırılabilir, aydınlanma bilgesi İlhan Selçuk’un ergenekonculaştırıldığı gibi.

Fakat toplumdaki gerginliği daha da keskinleştirecek bu tür girişimlerin, yaratılan çatışma ortamının kimseye, hele iktidara hiçbir yararı olmayacağı o kadar ortada ki, gören gözlerce, düşünen kafalarca, tabii.

2008-23 PARTİ KAPATMAK VE DEMOKRASİ - 19.03.2008


TBMM Başkanı Sayın Köksal Toptan’ın 15 mart günü TUSKON’un 2. Olağan Kongresi’nde, Sayın Başbakan’ın da aynı gün Siirt’te, ertesi gün de Şanlıurfa’da AKP’li kadınlara yaptığı konuşmalar, ilköğretim kurumlarından başlayarak, üniversiteler de dahil olmak üzere yurdumuzun tüm okullarında okutulması gereken ‘ibret dersleri’ niteliğindeydi.

Sayın Toptan, çağdaş demokrasilerde “partileri açan da, kapatan da halktır” derken, Başbakan Siirt’te Kuran’daki A’raf suresinin 179. ayetine gönderme yapıyor, “Bazı insanlar vardır kulakları vardır duymazlar, gözleri vardır görmezler, dilleri vardır gerçekleri konuşamazlar,” diyordu. Nedense ayetin, “İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır,” şeklindeki son cümlesini dile getirmemişti Sayın Başbakan. Belki de milletin, “kimdir bu hayvanlar Tanrı aşkına” diye soracağını düşündüğünden, bilemiyorum.

Fakat önemli olan bu değil, AKP’nin üst kadrolarında aniden uyanıp dışa vuran demokrasi ‘hissiyatı’ idi. Uzunca süredir insanlara unutulmuş sanısı veren bu ‘hissiyat’ birçoğumuzu şaşırtmıştı. En çok şaşıranlar ise herhalde Demokratik Toplum Partisi yöneticileri olmalıydı. Çünkü ‘demokrasi hissiyatı’nı gönüllerinde ‘nadas’a bıraktıkları döneme rastladığından olacak, Yargıtay Başsavcısı’nın DTP’ye ilişkin kapatma girişimine AKP’den tek bir ciddi ses yükselmemişti.

Bir kez daha ortaya çıkıyordu ki, AKP’nin demokrasiden anladığı, “Rab bana, hep bana” anlayışıyla sınırlı bir popülist/oportünist yaklaşımdan başka bir şey değildi. AKP, demokrasiyi de, hukuku da parlamento çoğunluğunu elde etmiş siyasal güçler için icat edilmiş araçlar olarak görüyordu. Öyle ki Başbakan, karşısındaki topluluklara, “16 milyon 500 bin seçmen şeriatın odağı olur mu?” diye sorarken, insanların aklına ister istemez, “İyi de yaklaşık 1 milyon 500 bin seçmen terörün odağı olabilir mi?” sorusunu getirdiğinin farkına bile varmıyordu.

***

Çağdaş demokrasilerde parti kapatmak çözüm olmamalıydı; bu, AKP için de, DTP için de geçerliydi. Yakın tarihimizde bunun birçok örneği vardı ve bu girişimlerin siyasal yaşamı germenin ötesinde gözle görülür hiçbir olumlu etkisi olmamıştı! Kapatılan her parti başka bir adla daha da büyüyerek yer almıştı siyaset sahnemizde.

Fakat öte yandan eğer gerçekten bir hukuk devletinde yaşıyorsak yürürlükteki hukuka da saygı göstermek gerekiyordu, çünkü hukuksuz bir demokrasi düşünülemiyordu, düşünülemezdi. Eğer bir ülkede hukuk öyle gerektiriyorsa siyasal partiler hakkında soruşturmalar da açılabilir, kapatma kararları da alınabilirdi. Bu istenmiyorsa o zaman o ülkenin temel yasası olan Anayasanın bu yaptırımlara yol açmayacak biçimde değiştirilmesi gerekirdi, fakat her siyasal parti, ‘kendisi için demokrasi’ istediğinden böyle bir değişiklik gerçekleştirilemiyordu.

Bir kez daha görülüyordu ki, bizim toplum olarak temel eksikliğimiz demokrasiyi bir türlü içselleştiremeyişimizdi. Toplumumuzda her parti, her kurum, her kuruluş, her birey demokrasiyi kendi belirlediği ölçütlerle, kendince tanımlıyordu; evrensel demokrasi her türlü toplumsal uzlaşmanın temelini oluştururken, biz bunu bir türlü beceremiyorduk. Daha da vahimi, bu beceriyi kazanabilmek için hiçbir çaba harcamıyorduk. Böyle olunca da bu topraklarda uzlaşı kültürü gelişemiyordu.

***

Yargıtay Başsavcısı tarafından kapatılma istemiyle haklarında dava açılan partilerden biri ‘şeriatçılık’, öbürü de ‘bölücülük’ ile suçlanıyor; eğer dünyada ‘reel sosyalizm’ çökmemiş, 141/142. maddeler Türk Ceza Yasası’ndan kaldırılmamış olsaydı eminim ki bu ikisinin yanında bir de ‘komünizm’le suçlanan üçüncüsü olurdu. 1925 yılında, Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra çıkan Takriri Sükûn Kanunu’nda da bire bir bu ‘suç fiilleri’nin yer aldığını anımsayalım.

Demek oluyor ki, 83 yıldır başa geçen ve tümü de ‘cumhuriyetçi, laik, ülkenin toprak bütünlüğüne toz kondurmayan’ siyasal iktidarlardan hiçbiri, ‘şeriatçılık’ ve ‘bölücülük’ mikrobunun kökünü kurutamamış. Bu nedenle de bu ülkede parti kapatmak hâlâ geçerli bir yöntem olarak görülüyor. Ya da burjuvazimizin sözde liberali de, İslamcısı da demokrasinin ancak bu kadarını becerebiliyor.

Tek başına bu gerçekler bile bizim eksik demokrasimiz üzerine etraflıca düşünmemizi gerektirmiyor mu?




2008-22 OKURLARIMLA SOHBET - 16.03.2008

Çarşamba günkü yazımın sonuna, “Toplumumuzda sosyal demokrasinin komünizmden bir sapma olduğuna ilişkin yanlış bir kanı vardır; tarihteki ilk Marksist partilerin sosyal demokrat adı altında kurulduğu, komünist partilerin, 1. Dünya Savaşı öncesinden başlayarak sosyal demokrat partilerden doğduğu” şeklinde bir bilgi notu düşmüştüm.

Anlaşılan kaş yapayım derken göz çıkarmışım, çünkü okurlarımdan bu konuda tepkiler aldım. Örneğin, Özer Y. adlı okurum, “kişilerin ve aynı kişiliklerin oluşturduğu kurumların yanlışlarına bakarak sosyalizmin yerine -kapitalizme geçiş için bir ara platform olan- sosyal demokrasiyi koymak, gerçekçi bir yaklaşım mıdır?” diye sorduktan sonra, kapitalizmin yapamayacaklarının hesabını bana fatura etmiş.

Sosyalizmi kendisine yol edindiğini ve 20 yaşında olduğunu yazan Serdar S. adındaki okurum ise, yazımın bir bölümünü, “sosyalizmin ana karakterinin açıklanması konusunda bir şikâyetim yok,” diyerek onayladıktan sonra, “ancak Marx-Engels’in bilimsel sosyalizmi netleştirdiği kuram Komünist Parti Manifestosu’dur. Yazınızın sonuna doğru sosyal-demokrat partileri aklamak adına (abç) bunu dile getirmemiş olmanız üzücüdür,” diye eklemiş.

***

Sayın Özer Y. ‘sosyalizmin yerine sosyal demokrasiyi’ koyduğumu nereden çıkarmış, anlayamadım. Fakat başka okurlarımda da aynı kanı uyandığına göre demek ki benden kaynaklanan bir anlatım yetersizliği söz konusu. Hemen söyleyeyim, bu köşenin sürekli okurlarının bilecekleri gibi Marksizm’i bir dünya görüşü olarak benimseyişimin 40 yıldan fazla bir geçmişi var, diyeceğim o ki, aklımdan bugüne kadar ne ‘sosyalizmin yerine sosyal demokrasiyi koymak’ ne de bir burjuva-reformist model olan günümüz sosyal demokrasisini ‘aklamak’ diye bir düşünce geçti, bundan sonra da geçeceğini sanmıyorum.

Fakat genç okuruma bir çift sözüm var: Karl Marx ve Friedrich Engels’in 1839-1895 yılları arasında kaleme aldıkları kitaplar, makaleler Almanca orijinalinde 22 cilt (23.208 sayfa); başyapıtları olan Das Kapital ‘artı değer kuramları’ ile birlikte 6 cilt (4.396 sayfa); yazışmaları 13 cilt (17.244 sayfa); ek yazıları 4 cilt (2.726 sayfa) tutmaktadır. Bir başka deyişle iki kuramcı 56 yıl boyunca toplam 45 cilt (47.574 sayfa) kaleme alarak bilimsel sosyalizmi kuramlaştırmışlardır. (Bütün Yapıtları: Marx-Engels Werke, Dietz Verlag, Berlin) Komünist Manifesto ise Marx ve Engels’in, kendi öncülüklerinde 1847 yılında Londra’da kurulan ve 1852 yılında dağılan Komünist Birlik adına 1848 yılında kaleme aldıkları 30 sayfalık bir çağrı-bildiridir. Önemli bir metindir, fakat Marksizm’i kuramsal olarak kavrayabilmek için tek başına yeterli değildir.

Karl Marx’ın 14 mart 1883 tarihinde ölmesinden sonra kuramsal çalışmaları 5 ağustos 1895 günü ölene kadar Friedrich Engels tek başına sürdürmüştür. Onların yaşadıkları dönemde kurulan Marksist partiler kendilerini ‘sosyal demokrat’ ya da ‘sosyalist’ olarak adlandırmışlardır. I. Dünya Savaşı’na kadar Marksist bir parti olan Almanya Sosyaldemokrat Partisi’nin 1891 Erfurt Programı’nın temel ilkeler bölümü Friedrich Engels’in kaleminden çıkmıştır.

Geçen yazımda düştüğüm not doğrudur, Almanya Komünist Partisi 1918 yılında Almanya Sosyaldemokrat Partisi’nden, Rusya Komünist Partisi/Sovyetler Birliği Komünist Partisi 1918 yılında, Lenin’in önderliğinde 1917 Büyük Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Rus Sosyaldemokrat İşçi Partisi’nden, Fransız Komünist Partisi de 1920 yılında Fransız Sosyalist Partisi’nden doğmuştur.

***

Genç okurum, “…çözüm yolu sadece proleterya diktatörlüğündedir,” diyor. Bu, 19. yüzyılın devrimci söylemidir. 20. yüzyıl tarihi çok sayıda örnekle bu söylemin hayata geçirilse bile başarı şansının olmadığını göstermiştir. Fakat sosyalizm 21. yüzyılda da insanlık için tek kurtuluş yolu olarak geçerliliğini korumaktadır. Ne var ki yaşadığımız yüzyılın sosyalizmi, bireylerin eşitlik, özgürlük ve demokrasi gereksinimlerine karşılık veren bir sosyalizm olacaktır.