16 Mayıs 2008 Cuma

2008-40 1968 BAHARI, BİREYLEŞME VE AYDINLAR (2) - 18.05.2008

ABD 68’inin başta gelen diğer bir gençlik lideri de önce Kara Panter (Black Panther) üyesi olan ve daha sonra Kara İktidar (Black Power) örgütünü kuran 1941 Trinidad doğumlu Stokely Carmichael’dı.



1966’dan 1967 sonuna kadar “Student Nonviolent Coordinating Committee – SNCC“nin (Barışçı Öğrenci Koordinasyon Komitesi) başkanlığını yürüttü. 1967 yılında kaleme aldığı ‘Kara İktidar’ başlıklı makalesinde kullandığı ‘kurumsal ırkçılık’ kavramıyla bu konudaki tartışmalara yeni bir boyut kazandırdı. 1968 yılında siyahların lideri Martin Luther King’in öldürülmesinden sonra o güne kadar izlediği barışçı çizgiyi terk etti. Aynı yıl Kara Panter Partisi’ne (Black Panther Party) katıldıysa da bir süre sonra ayrılarak, kuruluşuna önderlik ettiği, beyaz Amerika’ya karşı sınıf ayırımı gözetmeksizin tüm siyahları birleştirmeyi amaçlayan ‘Kara İktidar’ (Black Power) örgütünde savaşımını sürdürdü.


Sporseverler, Meksika’da düzenlenen Olimpiyat Oyunlarında 200 m koşuda şeref kürsüsüne çıkan ABD’li siyah atletler Tommie Charles Smith (altın) ve John Wesley Carlos’un (gümüş) ABD ulusal marşı söylenirken siyah eldivenli yumruklarını havaya kaldırarak ‘Kara İktidar’a dayanışma selamı gönderdiklerini anımsayacaklardır.






Stokely Carmichael, 1968 yılında evlendiği ünlü caz şarkıcısı Miriam Makeba ile daha sonra Afrika’ya, Ahmet Seku Ture’nin yönettiği Gine’ye göç etti. Gana’nın İngilizlere karşı yürüttüğü bağımsızlık savaşının önderi Kwame Nkrumah’a ve Gine’nin Fransızlara karşı kazandığı bağımsızlık savaşının önderi Ahmet Seku Ture’ye olan saygısından adını Kwame Ture olarak değiştirdi, “All-African People's Revolutionary Party (Tüm Afrika Halklarının Devrimci Partisi)”ne üye oldu. Stokely Carmichael 1998 yılında prostat kanserinden öldü.

Yapıtları: “Dritte Welt, Unsere Welt – Thesen zur Schwarzen Revolution (Üçüncü Dünya, Bizim Dünyamız – Kara Devrim Üzerine Tezler)”, “Ready for Revolution (Devrime Hazır Olmak)”.

***

Bir postacının oğlu olan 1940 doğumlu Rudi Dutschke, Almanya’daki 1968 hareketinin en önde gelen gençlik lideriydi. Berlin Hür Üniversitesi’nde sosyoloji, felsefe ve tarih okumuş, 1973 yılında doktorasını verene kadar üniversite ile ilişkisini kesmemişti. İlgi alanı önceleri Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluk tezleri iken, ilgisi sonraları Karl Marx’ın ilk yazılarında, Georg Lukács ve Ernst Bloch’un yapıtlarıyla Theodor Adorno, Max Horkheimer, Herbert Marcuse gibi ‘eleştirel kuramcılar’da yoğunlaşmıştı.



Rudi Dutschke, bir Marksist olarak yaşamı boyunca toplumsal ilişkiler karşısında insanların bireysel karar verme özgürlüğünü savundu. 1965 yılında, daha sonra Alman gençlik hareketinin başını çekecek olan “Sozialistischer Deutscher Studentenbund-SDS”in (Sosyalist Alman Öğrenciler Birliği) danışma kuruluna seçildi. Bu yıldan itibaren Almanya genelinde düzenlediği bilimsel seminerler, toplantılar, gösteri yürüyüşleriyle toplumun geniş kesimleri tarafından tanındı. İran Şahı Rıza Pehlevi’nin 2 haziran 1967 günü Berlin’i ziyareti sırasında çıkan olaylarda Benno Ohnesorg adlı öğrencinin polis tarafından vurulmasından sonra kitlesel gösterileri düzenleyen de oydu. 18 şubat 1968 günü Vietnam Savaşı’nı protesto amacıyla örgütlediği gösteri yürüyüşüne on binden fazla insan katıldı.


11 nisan 1968 günü Berlin’de kendisine karşı düzenlenen bir suikastte ağır yaralandı. İyileştikten sonra düşünsel ve örgütsel çalışmalarını sürdürdü. Çalışmalarına katıldığı Yeşiller’in kuruluş kongresinden üç gün önce, 24 aralık 1979 günü evinde banyo yaparken küvette boğularak öldü. Hekimler, banyoda geçirdiği sara nöbetine 11 yıl önce uğradığı suikastin neden olduğunu belirttiler.
Yapıtlarından bazıları: “Jeder hat sein Leben ganz zu leben – Die Tagebücher 1963–1979” (Herkes Hayatını Tam Yaşamalıdır – Günlükler 1963-1979), “Geschichte Ist Machbar” (Tarih Yapılabilir), “Lieber Genosse Bloch … – Briefe An Karola und Ernst Bloch” (Sevgili Yoldaş Bloch… - Karola ve Ernst Bloch’a Mektuplar), “Mein Langer Marsch” (Benim Uzun Yürüyüşüm), “Die Sowjetunion, Solschenizyn und die westliche Linke” (Sovyetler Birliği, Solşenitsin ve Batı Solu), “Versuch, Lenin auf die Füße zu stellen. Über den halbasiatischen und den westeuropäischen Weg zum Sozialismus“ (Bir Deneme – Lenin’i Ayakları Üzerine Oturtmak. Sosyalizm Yolunda Yarı-Asyatik ve Batı Avrupalı Çizgi Üzerine)“ vd.





2008-39 1968 BAHARI, BİREYLEŞME VE AYDINLAR (1) - 14.05.2008

Avrupa toplumları 1968 Baharı ile birlikte yeni kazanımlar elde ettiler. Birçok alanda demokratik dönüşümler gerçekleşti, özgürlüklerin sınırları genişledi, her şeyden önemlisi insanlar ‘birey’ olduklarının ayırtına vardılar. Otoriter yapılar sarsıldı, birey-devlet dengesi bireylerin lehine olarak değişti. Birey-devlet dengesinin bireylerin lehine değişmesi, toplum içindeki çeşitli otoriteler karşısında da bireylerin konumunu güçlendirdi.

İlköğretim kurumlarından başlayarak öğrenciler devam ettikleri eğitim kurumlarının yönetiminde söz sahibi oldular. Öğrenci temsilcilerinin karar mekanizmaları içinde aktif olarak yer almalarını sağlayan üniversite reformu gerçekleştirildi. Devlet dairelerinde hizmet eğer banko arkasından değil de memurun çalıştığı ofisten veriliyorsa hizmet alan kişiye, memurla karşılıklı oturabileceği bir yer gösterilmesi zorunlu kılındı. Yargıdan polise, sağlıktan eğitime tüm devlet kurumlarında 16 yaşından büyük yurttaşlara yargıçların, polislerin, hekimlerin, öğretmenlerin ‘siz’ diyerek hitap etmeleri kurallaştırıldı.

Kıta Avrupa’sında, devlet okullarında öğrencileri otorite karşısında anonimleştiren/aynılaştıran üniforma zorunluluğu çok büyük ölçüde kaldırıldı. Kadın-erkek eşitliği konusunda önemli adımlar atıldı, birçok ülkede hayatın her alanında erkeklerle eşit kılınması amacıyla kadın kotası uygulaması başlatıldı; buna bağlı olarak zaman içinde gerek yasama, gerek yürütme, gerekse yargı organlarında kadınların çok daha fazla sayıda temsilinin yolları açıldı. Aile içi şiddete karşı gerek kadını, gerekse çocuğu kamu korumasına almaya yönelik çeşitli yasal önlemler alındı. Birçok ülkede başta tarih olmak üzere ders kitapları, barış temel alınarak değiştirildi, çağdaş gereksinimlere uygun duruma getirildi.
Bu birkaç örnekte görüldüğü gibi Avrupa’daki 1968 Hareketi’nin toplumsal/kültürel kazanımları bireylerin yaşamlarına doğrudan yansıdı. ABD ve Avrupa’daki 1968 Hareketi salt öğrenci eylemleriyle sınırlı değildi; başından itibaren aydınların büyük desteğini görmüş, Fransa’da milyonlarca, İtalya’da yüz binlerce işçiyi sokağa dökmüştü. Hareket aynı zamanda 68’e önderlik eden öğrenci liderlerinin kişiliklerinde düşün ve siyaset dünyasına önemli aydınlar kazandırdı.

***

ABD 68’inde öne çıkan isim bir siyah olan ve hem öğrenci hem de sosyalist harekette önemli bir rol oynayan, 1944 Alabama doğumlu Angela Davis’ti. Felsefe ve Fransız Dili okuduğu Brandeis Üniversitesi’ni 1965 yılında bitirip bir süre Jean-Paul Sartre üzerine çalıştıktan sonra bir yıllığına Almanya’ya gitti, 1966 yaz sömestresinde Frankfurt Üniversitesi’nde Theodor Adorno’nun derslerini izledi. Daha sonra yeniden Brandeis Üniversitesi’ne döndü, burada filozof Herbert Marcuse ile tanıştı. 1967 yılında önce Kara Panter Partisi’ne (Black Panther Party), daha sonra Komünist Parti’ye üye oldu. Marksizm ile 15 yaşındayken bir burs kazanarak kabul edildiği New York’taki bir özel lisede tanışmıştı.

1967 yılının sonunda bir ‘terörist eyleme karıştığı’ savıyla tutuklu olarak yargılanmaya başladı. Tutukluluğu 18 ay, tümü beyazlardan oluşan bir jüri tarafından aklanması iki yıl sürdü. Tutuklanması, dünya çapında protestolara yol açmıştı. John Lennon ve Yoko Ono’nun yazdıkları “Angela” şarkısı ile The Rolling Stones grubunun “Sweet Black Angel” adlı şarkısı onun için yazılıp bestelenmiştir. Angela Davis, 1991 yılında Komünist Parti’den ayrıldı, fakat 2005 yılında yazdığı “Abolition Democracy” adlı kitabında kendisini bugün de ‘komünist’ olarak tanımlamaktadır.

***
Halen Santa Cruz’da bulunan California Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapan Angela Davis’in önemli yapıtları şunlardır: „If They Come in the Morning: Voices of Resistance (Eğer Sabah Gelirlerse: Direnişin Sesi) 1971“, „Frame Up: The Opening Defense Statement Made, 1972“, „Angela Davis. An autobiography (Angela Davis – Otobiyografi) 1974“, „Women, Race & Class (Kadın, Irk & Sınıf) 1981“, „Rassismus und Sexismus. Schwarze Frauen und Klassenkampf in den USA (Irkçılık ve Cinsiyetçilik. ABD’de Siyah Kadınlar ve Sınıf Savaşı) Berlin: Elefanten Press, 1982“, „Violence Against Women and the Ongoing Challenge to Racism (Kadına Karşı Tecavüz ve Irkçılığa Sürekli Meydan Okuma) 1985“, „Women, Culture and Politics (Kadın, Kültür ve Politika) 1989“, „Eine Gesellschaft ohne Gefängnisse? Der gefängnisindustrielle Komplex der USA. Schwarzerfreitag 2004 (Hapishanesiz bir Toplum? ABD’nin Cezaevi Sanayii Kompleksi)“, „Abolition Democracy - Beyond Empire, Prisons, and Torture (Demokrasinin Feshi – İmparatorluğun, Hapishanelerin ve İşkencenin Ötesinde) 2005“ vd.

2008-38 AVRUPA'DA 1968 BAHARI - 11.05.2008





Emperyalizme karşıtlığı örtüşse de Avrupa’daki 1968 Baharı’nı Türkiye’deki gençlik hareketinden ayıran başlıca olgular 2. Dünya Savaşı’nın gençlik üzerindeki etkileri ve Avrupa’nın ekonomik gelişmişlik düzeyiydi. Savaş, Almanya’nın teslim olması üzerine ardında yaklaşık 50 milyon ölü, yıkılmış kentler, çökmüş ekonomiler bırakarak 6 mayıs 1945 günü sona erdi. Aynı yılın sonlarında başlayan ve giderek artan Amerikan yardımıyla özellikle sanayi ve inşaat alanlarında büyük atılımlar gerçekleştirildi. Savaştan yenik çıkan Almanya, İtalya gibi ülkeler yaralarını sarıp kısa zamanda dünya gelişmişlik sıralamasındaki eski yerlerini aldılar.





Yıkılan ülkeleri yeniden inşa edenlerin büyük çoğunluğu savaştan geri dönen erkekler, kadınlar ve yaşlılardı. Bu ülkelerin kırklı yılların ikinci yarısında dünyaya gelen gençliği, savaşı yaşamadığı gibi hayatı tanımaya 1950’lerin hızlı kalkınma döneminde başlamıştı. Evde, okulda, sokakta savaş öyküleri dinliyorlar, dinledikçe de kendilerinden önceki kuşağı, babalarını suçluyorlardı. Doğumları 40’lı yıllara rastlayan kuşak savaş karşıtı olarak yetişti. 20’li yaşlarına gelene kadar ülkelerinde iktidar olarak yalnızca muhafazakâr partileri gördüler; Almanya ve İtalya’da Hıristiyan Demokratlar, Fransa’da ‘de Gaulle’cüler’, İngiltere’de Muhafazakâr Parti baştaydı. Bu iktidarlar, anne babalar tarafından ‘kalkınma mucizesini başaran güçler’ olarak dört yılda bir sandık başında ödüllendiriyordu.

***

Ekonomik gelişmeye ve beraberinde gelen görece refaha bağlı olarak elde edilen olanaklar, gençliğe hayatın her alanında eski kuşaklardan farklı davranış biçimleri, alışkanlıklar kazandırmıştı. Gençler, hayatı eski kuşaklardan çok daha yoğun, çok daha derinden sorguluyorlardı. Jean Paul Sartre, Albert Camus, gibi yazarların, Ernst Bloch, Herbert Marcuse, Bertrand Russel, Theodor Adorno gibi düşünürlerin yapıtları Batı gençliğini etkiliyordu. Ünlü üniversitelerin felsefe, sosyoloji, tarih bölümleri gençlik için çekim merkeziydi. Sosyal değişimden yana üniversite hocalarının derslerini amfilerde binlerce öğrenci izliyordu.


Theodor Adorno

Avrupa’daki 60’lı yılların gençliğinin müzik, resim, sinema, estetik, giyim vb. beğenileri de önceki kuşaklarınkinden farklıydı. Taralı saç, takım elbise, kravat demode olmuştu. Odalarının duvarlarını Marx’ın, Che Guevara’nın fotoğraflarının yanında Andy Warhold’un ‘pop art’ posterleri süslüyordu. The Beatles, Rolling Stones gibi grupların müziği dünyayı kasıp kavuruyor, Bob Dylan, Joan Baez savaş karşıtlarının sesi oluyordu.

1968 yılında 21 yaşına basan Cannes Film Festivali, ayaklanan Fransız öğrencilerle dayanışan François Truffaut, Jean-Luc Godard gibi yönetmenlerin ‘etkin müdahaleleri’ sonunda perdelerini açamamıştı. Parlamenter demokrasi, savaş sonrası yetişen kuşağa yetersiz geliyor, geleneksel-muhafazakâr yaklaşımlar gençlerin özgürlük, eşitlik, ‘doğrudan demokrasi’ taleplerini karşılayamıyordu.

Joan Baez

***
Geleneği temsil eden ve iktidarı elinde bulunduran eski kuşaklar ile potansiyel-muhalif savaş sonrası kuşak arasında bir çatışma kaçınılmazdı. Çatışmanın patlak vermesi için bir kıvılcım yeterliydi; nitekim Benno Ohnesorg adlı bir öğrencinin, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Berlin’i ziyareti sırasında düzenlenen protesto gösterilerinden birinde, 2 haziran 1967 günü bir polis tarafından vurularak öldürülmesi Almanya’da beklenen çatışmayı tetikledi.
İngiltere’de ise 68 Hareketi 17 mart 1968 günü öğrenciler tarafından Londra’da, Trafalgar Meydanı’nda düzenlenen savaş karşıtı gösteriye polisin müdahale etmesi, bu müdahale sırasında birkaç öğrencinin yaralanmasıyla başladı. Aynı günlerde üniversite reformu istemiyle önce Paris dışındaki Nanterre Üniversitesi, bir süre sonra da benzer istemlerle Roma Üniversitesi öğrenciler tarafından işgal edildi.

İktidarların gücü, Avrupa metropollerinin alanlarını esir alan gençlik hareketini uzunca bir süre bastırmaya yetmedi, birçok hükümet çeşitli ödünler vererek bu küresel hareketi zayıflatmayı denedi, Belçika’da ise 1968 yılı ocak ayında, başkent Brüksel’e 30 km uzaklıktaki Löwen Üniversitesi’nde başlayan boykot sonucunda hükümet 7 şubat günü istifa etti.

Avrupa toplumları 1968 Baharı ile birlikte yeni kazanımlar elde ettiler. Birçok alanda demokratik dönüşümler gerçekleşti, özgürlüklerin sınırları genişledi, her şeyden önemlisi insanlar ‘birey’ olduklarının ayırtına vardılar. Otoriter yapılar sarsıldı, birey-devlet dengesi bireylerin lehine olarak değişti.


2008-37 1968 BAHARI - 07.05.2008

ABD’de, Başkan John F. Kennedy’nin 22 kasım 1963 günü bir suikasta kurban gitmesinden sonra başkanlık Koltuğuna oturan Lyndon Baines Johnson, Demokrat Parti’den; İngiltere Başbakanı James Harold Wilson, İşçi Partili; Almanya’da Hıristiyan Demokrat/Hıristiyan Sosyal Birlik ve Almanya Sosyaldemokrat Partisi’nin katılımıyla kurulan Büyük Koalisyon Hükümeti’nin başı, Şansölye Kurt Georg Kiesinger, Hıristiyan Demokrat; Fransa’da Başbakan George Pompidou, ‘de Gaulle’cü’ Yeni Demokrasi Birliği’nden; İtalya Başbakanı Aldo Moro, Hıristiyan Demokrat; Süleyman Demirel Adalet Partisi’ndendi.

Lyndon B. Jonhson

Siyasal kişilikleri 2. Dünya Savaşı sonrası dünyaya egemen olan ‘soğuk savaş’ döneminde biçimlenen ve sosyalist ülkeler ile Üçüncü Dünya ülkelerindeki bağımsızlık savaşlarını da Batı için tehlike olarak gören bu politikacıların ortak özellikleri antikomünist/muhafazakâr olmalarıydı. Amerika, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya ve Türkiye’de gençlik, ‘1968 Baharı’nı bu politikacıların iktidarları döneminde karşıladı.

***
Bu ülkelerin tümünde olayları tetikleyen, üniversite reformuna ilişkin talepler olduğu düşünülse de bu, buzdağının su yüzünde görünen bölümüydü. Her ülkede 68 Hareketi o ülkenin kendine özgü siyasal, ekonomik, kültürel koşullarına bağlı olarak ortaya çıkmıştı.

68 Hareketi’ni küreselleştiren başlıca gelişme ise Amerika Birleşik Devletleri’nin taraf olduğu ve giderek şiddetlenen Vietnam savaşıydı. Fransa’nın Vietnam’da 1946 yılından beri sürdürdüğü sömürge savaşı, Fransız ordusunun 1954 yılında Dienbienphu’da bozguna uğramasından sonra aynı yıl 21 temmuzda imzalanan Cenevre Antlaşması ile sona ermiş, Vietnam, Kuzey ve Güney olmak üzere 17. paralel sınır alınarak ikiye bölünmüştü. Kuzey ile birleşmesi hedefleyen güneydeki Halk Kurtuluş Ordusu’nun (Vietcong) düzenli orduya kazandığı ilk başarılar üzerine Amerika Birleşik Devletleri Güney Vietnam’ı sahiplenerek ilk elde ‘danışman’ adı altında 17 bin askerini ülkeye yerleştirdi. 1963 yılında bir darbeyle hükümet devrilerek iktidar askerlere geçti.

Vietcong ve Kuzey Vietnam birliklerinin baskısı altındaki Güney Vietnam'ın çöküşünü ancak ABD’nin doğrudan müdahalesi engelleyebilirdi. ABD’nin yardımıyla Güney Vietnam ordusunun kuvveti üç kat arttı. 1964'te ABD, komünist kuvvetlerin artan saldırılarına yanıt olarak Kuzey Vietnam'ı bombalamaya başladı. 1964’te Güney Vietnam’a gönderilen asker sayısının 23 bine, ertesi yılın sonunda 184 bine yükselmesi üzerine ABD’deki savaş karşıtı etkinliklerde de bir artış gerçekleşmişti.
Vietnam

ABD’deki savaş karşıtı eylemler, yürürlükteki ırk ayrımcılığına karşı uzun yıllardır süregelen gösterilerle buluşunca ülkede parlamento dışında ve düzene karşı önemli bir muhalefet ortaya çıkmıştı. İkisi de siyah olan Stokely Carmichael, Angela Davis gibi gençlik ve sivil yurttaşlık hareketi önderlerinin çağrıları Avrupa metropollerinin öğrenci kitlelerinde büyük yankı uyandırıyordu.

***

Vietnam direnişinin yanı sıra Güney Afrika ve Rodezya’da ırk ayrımcılığına karşı yürütülen mücadele, Angola, Mozambik ve Burkina Faso’nun bağımsızlık savaşları, Filistin halkının emperyalizme karşı direnişi, ABD’ye meydan okuyan Küba, Çin’deki ‘Kültür Devrimi’ dünya gençliği gibi Türkiye’deki gençliğin de ilgi odağı ve esin kaynağıydı.

Almanya’da Rudi Dutschke, Fransa’da Daniel Cohn Bendit, İngiltere’de Tarık Ali gibi gençlik önderlerinin söylemleri birbirlerininkilerle olduğu gibi Türkiye’deki gençlik hareketinde öne çıkan Deniz Gezmiş’lerin, Mahir Çayan’ların söylemleriyle de örtüşüyordu.

‘Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye’, Türkiye’deki gençliğin ulusallığını, ‘Bir, iki, üç Vietnam, Ernesto’ya bin selam’ da evrenselliğini yansıtan/simgeleyen sloganlardı.


Aynı coşkuyla dillendirilen bu sloganlar/söylemler, ‘ulusal olmadan evrensel, evrensel olmadan ulusal’ olunamayacağını göstermesi açısından önemli bir örnektir.

2008-36 AYAKLAR BAŞ, YA OLACAK, YA OLACAK! - 04.05.2008

İstanbul, 1 Mayıs günü tam anlamıyla bir felaket yaşadı. Kentin, yeteneksiz yöneticileri, ‘güvenlik’ adına İstanbullulara 12 Eylül faşizmini anımsatan dehşet dolu saatler yaşattılar; yalnızca İstanbullulara değil, kente gelen yabancı turistlere de.

Önce Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Merkezi, sonra Özgürlük ve Dayanışma Partisi İl Merkezi polis tarafından basıldı, yapıların içine gaz bombaları atıldı, DİSK binasının önünde beklemekten başka günahı olmayan işçilerin üzerine tazyikli su sıkıldı, ÖDP binasının önünde çay içen partililer coplandı. Cankurtaranlar hastanelere yaralı taşıdılar.

Televizyonlar olan bitenleri, o dehşet görüntülerini dakikası dakikasına verdiler. Tüm dünya gördü ki, yetkililerin günlerdir ağızlarına doladıkları ‘provokatörler’ sabahın köründe DİSK Genel Merkezi’ni basan, işçileri gaz bombalarıyla hastanelik eden güvenlik güçlerinden başkası değildi. Kimi grupların polise karşı taşlı, sopalı direnişleri bu haberlerin yayılması üzerine başladı. Şiddet, karşı şiddeti doğurdu.
İstanbul Valisi’nin göstericilere karşı polisin ‘orantılı güç’ kullanacağına ilişkin sözleri havada kaldı; polis, göstericilerin üzerine bir benzerine rastlanmamış yoğunlukta gaz bombası fırlattı, yerde yatan göstericilere tekmeler savurdu. Turistler dövüldü. Gazetecilerin kolları kırıldı. Polis, ‘devlet terörü’ nedir sorusuna en somut yanıtı, Şişli Etfal Hastanesi’nin acil servisine gaz bombası atarak verdi. Sendikacılar uygulanan terör karşısında can güvenlikleri nedeniyle Taksim’e yürümekten vazgeçtiler. Devlet terörü, emekçilerin sivil demokrasi ve özgürlük taleplerine görünüşte galebe çaldı.
Fakat son çözümlemede kazananlar yine de sendikacılar, işçiler ve emekçilerle dayanışan insanlar oldu.

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü sendikaların istekleri doğrultusunda Taksim Alanı’nda kutlansaydı ne olurdu? Hiçbir şey olmazdı, yüz binler alanı doldurur, marşlar, türküler söylenir, halaylar çekilir, konuşmalar yapılır, sonra kalabalık dağılırdı.


1 Mayıs 1977 günü de kutlamaların son aşamasına, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in konuşmasını yaptığı an’a kadar böyle olmamış mıydı? Ta ki devletin içine yuvalanmış karanlık güçlerin tetikçileri kurdukları pusulardan halkın üzerine yaylım ateşi açana kadar.

12 Eylül faşizmi 37 kişinin yaşamını yitirdiği 1 Mayıs 1977 kıyımını kullanarak Taksim Alanı’nı emekçilere yasakladı. Konu türban olunca demokrasi ve özgürlüğü dilinden düşürmeyen AKP iktidarı da bu yasağı başarıyla (!) sürdürüyor.
Fakat her şerde bir hayır vardır, denir ya, bu 1 Mayıs’ta AKP’nin sahte demokrasisinin boyaları dökülünce altındaki İslamcı-faşizm iyice ortaya çıkmıştır. Bir kez daha görülmüştür ki bu iktidar, başta emekçiler olmak üzere kendisi gibi düşünmeyen her kesime, her kişiye düşmandır. AKP iktidarı başta kaldıkça bu ülkede demokrasinin de, özgürlüğün de, insan haklarının da çağdaş uygarlık düzeyinde gerçekleşmesi olanaksızdır.

***

Peki, ne yapacağız? Bu sorunun yanıtını Başbakan, “Ayaklar başları yönettiği yerde kıyamet kopar!” diyerek vermiştir. Bu, derin bir korkunun ifadesidir. Türkiye’deki işbirlikçi kapitalist iktidarın başı, ayakların baş olmasından korkmaktadır; 1 Mayıs’ta başvurulan devlet terörünün nedeni de bu korkudur. İktidar, korkusunun kaynağı olan emekçileri panzerlerle, tazyikli sularla, gaz bombalarıyla baskı altına almak çabasındadır.

Bu çaba bize aynı zamanda hedefimizi de gösteriyor: Ayakları baş yaparak korktukları o kıyameti koparmak!


Unutmayalım: Toplumdaki ayaklar yalnızca mavi tulumlu işçiler değildir; işçiler kadar köylüler, memurlar, kamu görevlileri, özel sektör çalışanları, birbiri ardınca kepenk kapatan esnaf da her türlü toplumsal, ekonomik, siyasal kötülüğün kaynağı olan kapitalizmi taşıyan ayaklardır.


Kurtuluşun da, demokrasinin de, özgürlüğün ve toplumsal refahın da yolu ayakların baş olmasından geçmektedir.

Öyleyse ayaklar baş, ya olacaktır, ya olacaktır!



2008-35 EMEK VE DAYANIŞMA - 30.04.2008










Yarın 1 Mayıs, ‘emek’i en yüce değer olarak görenler için önemli bir gün; bu önemli gün tarihimizde ilk kez ‘resmen’ Emek ve Dayanışma Günü olarak kutlanıyor. Emekçiler yarın Türkiye’nin dört bir yanında alanlara sokaklara dökülerek 1 Mayıs’ı kutlayacaklar; konuşmalar yapılacak, türküler, marşlar söylenecek, halaylar çekilecek.

AKP hükümetinin gönlü, 1 Mayıs’ı, Emek ve Dayanışma Günü olarak kabul ederken, emekçilerin bu önemli gününü ‘tatil’ ilan etmeye varmadı. Hem 1 Mayıs’ı toplumun çalışan insanları için özel bir gün ilan edeceksin, hem de bu özel günlerini topluca kutlamalarına olanak tanımayacaksın! Toplumu sadakayla yönetmeye alışmış bir iktidardan farklı bir davranış da beklenmiyordu zaten. Şimdi ne olacak? 1 Mayıs’ı kutlamak için alanlara, sokaklara dökülecek mavi tulumlu, beyaz yakalı, beyaz önlüklü emekçiler hakkında ‘izinsiz göreve gelmemek’ suçlamasıyla işverenler tarafından soruşturma açılacak.

Doğal ki çok daha önemlisi Taksim Alanı’na ilişkin olarak hükümetin yarattığı tehlikeli gerilimdir. Bu yazıyı salı günü öğle saatlerinde yazıyorum. Gazeteler ‘İşçilere tehdit’, ‘Mayıs restleşmesi’, ‘Taksim kavgası’, ‘Taksim restleşmesi’ gibi manşetler atmışlar. İstanbul Valisi Muammer Güler kararlı, “Polis, kanunsuz bir toplantıyı gerekirse zor kullanarak dağıtacak,” diyor. Gerekçesi, Taksim Alanı’nın büyük katılımlı kutlamalar konusunda güvenlik riski taşıyor’ olması. İnsan sormadan edemiyor, yılbaşı kutlamalarında çoğunluğu alkollü yüz binlerce insan risk nedeni kabul edilmezken emekçiler söz konusu olduğunda niçin korkuluyor, diye.

Alan, 5 bin kişilik takviyeyle 12 bin polis tarafından korunacakmış. Bir meydan savaşına hazırlanılıyor sanki.

Sendikalar da kararlı; “Barışçı eylem yapacağız, uluslararası sözleşmelerden doğan hakkımızı kullanıyoruz,” diyorlar. Sendika liderleri bugün (salı) son bir girişimde bulunup Başbakan’la görüşecekler. Dilerim Başbakan’ın basireti bağlanmaz, aklıselim inada galebe çalar da pusuda bekleyen provokatörlerin kan hevesleri kursaklarında kalır.

Türkiye’de sağ iktidarların 1 Mayıs’ı öcüleştirmeleri yıllardır süregelen bir gelenektir. Bu da doğaldır, çünkü onları korkutan en büyük güç başta işçiler olmak üzere çalışan kitlelerin bilinçlenmeleridir. Emekçilerin kendiliğinden bir sınıf olmaktan çıkarak kendileri için bir sınıf olduklarının bilincine varmaları dünyanın tüm ülkelerinde kapitalist düzen için bir tehlike işaretidir. 1977 yılı 1 Mayıs’ının kan gölüne çevrilmesine, 34 kişinin ölüp 126 kişinin yaralanmasına yol açan olaylar da bu işaretin egemen güçlerde yarattığı korku değil miydi?

Egemen güçler çok iyi bilirler ki, kendileri için sınıf olmalarının bilincine varan emekçiler sadakaya kanmazlar, bir torba kömüre, bir teneke yağa, iki paket makarnaya oylarını satmazlar. Emekçiler bilinçlendiği zaman oturdukları mahalleler, sağ partilerin oy depolarına dönüşmez.

1 Mayıs gibi özel dayanışma günleri emekçilerin kendi güçlerinin farkına varmalarına, bilinçlenmelerine katkı sağlar. Buna karşılık kapitalist düzenin bekçileri emekçilerin bilinçlenmelerini önlemek için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Yoksa Taksim Alanı’nın yarın 12 bin polisle korunacak olmasının başka hangi nedeni olabilir ki?

2008-34 SOSYALİZM VE YURTSEVERLİK - 27.04.2008

Bir süredir ‘ulusallık’, ‘yurtseverlik’ tu kaka bu topraklarda. Sağcıları anlayabiliyorum, sağa dönmüş eski solcuları da… Fakat bir de sosyalist kalıp ama aynı zamanda bu kavramlara karşı çıkan dostlar var. Biz de bir zamanlar yaşanan çağın gerçekleriyle artık örtüşmüyor da olsalar Marksist kurama, kuramcıların ve bilimsel sosyalizmin önderlerinin yazıp söylediklerine hiç sorgulamaksızın dört elle sarılırdık. Marks, Engels, Lenin, Stalin, Mao, sözleri tartışılamaz sosyalizm büyükleriydi. Onların söylediklerine yöneltilen her eleştiriyi ‘revizyonizm’, ‘oportünizm’, ‘sağ sapma’ olarak görür, eleştireni kıyasıya suçlar, yerden yere vururduk.

Sorulacak olursa, sosyalist düşüncenin toplumda kök salamayışının nedenlerinden biri de sosyalistlerin, yaşadığımız çağın gerçeklerine uygulanabilir bir sosyalizm üzerinde düşünce birliğine, -asgari müşterek düzeyinde de olsa-, varamamalarıdır, derim.

***

Örnek olarak‘yurtseverlik’ kavramını ele alalım. Karl Marks ve Friedrich Engels birlikte kaleme alıp 1848 yılında yayımladıkları Komünist Manifesto’da, ‘işçi sınıfının vatanı yoktur’ demişlerdir. Bu söylem, Manifesto’nun sonundaki, ‘Bütün dünyanın işçileri birleşiniz! Ayağınızdaki zincirden başka kaybedeceğiniz bir şeyiniz yoktur!’ çağrısının da gerekçesidir. Bu söylem/çağrı 19. yüzyıl koşullarında yanlış mıdır? Hayır, çünkü o dönemde ‘vatan’ ya da ‘yurt’ kavramı 20. yüzyıldaki anlamını henüz kazanmamıştır. Ulus devletlerin oluşma sürecini yaşadıkları o çağda ‘yurt’, basit bir toprak parçasından başka bir şey değildir. Karl Marks ve Friedrich Engels’in ülkeleri Almanya’nın birliği de Manifesto’nun yayımlanmasından 23 yıl sonra, 1871’de gerçekleşmiştir.




1848 yılındaki Avrupa bugünkünden çok farklıdır, örneğin, bugün her biri birer bağımsız ulus devlet olan Bosna-Hersek, Hırvatistan, Slovenya, Macaristan, Avusturya, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bağlı toprak parçalarıdır. Polonya 11 Kasım 1918’de bağımsızlığına kavuşmuş, Norveç, İsveç’ten 17 mayıs 1905’te, Finlandiya Rusya’dan 6 aralık 1917’de ayrılmıştır.

Bu örnekler çoğaltılabilir. 1848 koşullarında Marks ve Engels’in söylemleri doğrudur.

Onların yaşadıkları çağda Lenin’in tanımlamasıyla, kapitalizm, ‘en yüksek aşaması olan emperyalizme’ henüz erişmemiştir. ‘Yurtseverlik’ kavramı, daha sonra, emperyalizmin ulus devletler için tehdit oluşturmasıyla birlikte ve yurttaşların ülkelerini korunmak/savunmak refleksi kazanmalarıyla ortaya çıkacaktır. Böyle ele alındığında ‘yurtseverlik’ (patriyotizm) kavramının sosyalistler tarafından benimsenip içselleştirildiği ilk ülkenin yine Avrupa’nın ilk ulus devletlerinden biri olan Fransa olması bir rastlantı değildir. Şu sözler Fransız sosyalizminin önderlerinden Jean Jaurès’ye aittir: “Yurtseverliğin azı enternasyonalizmi zayıflatır, yurtseverliğin çoğu enternasyonalizmi güçlendirir. Enternasyonalizmin azı yurtseverliği zayıflatır, enternasyonalizmin çoğu yurtseverliği güçlendirir.” Jaurès’nin bu sözleri zamanın ‘ortodoks’ Marksistleri tarafından çok eleştirilmiş, fakat tarih onu haklı çıkarmıştır. Kimi sosyalistlerimiz bugün de milliyetçiliğe karşı çıkma adına özünde milliyetçilikle hiçbir ilintisi bulunmayan yurtseverliği eleştirmektedirler.

Oysa II. Dünya Savaşı’nda Fransa’da, İtalya’da, Sırbistan ve Yunanistan’da işgalci Nazi ordularına karşı en kahramanca direnişi o ülkelerin komünist ve sosyalistleri göstermişlerdir. Saldırgan Nazi ordularını o zamanki Stalingrad’da durduran güç, Kızıl Ordu’nun ve Sovyetler Birliği’nin 25 milyon ölü veren emekçi halkının kararlı yurtseverliğidir.

Jean Jaurés


Çin halkının Japon emperyalizmine, Vietnam halkının Amerikan emperyalizmine karşı kazandığı zaferler de 20. yüzyılın somut yurtseverlik örnekleridir.

Milliyetçilik asla değil, fakat yurtseverlik, bugün küresel emperyalizme karşı mücadelenin olmazsa olmaz ruhudur. Eğer sosyalizm bir yanıyla, üzerinde yaşanan toprağı emekçilere yaşanmaya değer bir yurt kılmaksa bunun yolu bağımsızlıktan geçer. Halkların bağımsızlık talepleri ise yurtseverlik ruhuyla bilenip güç kazanır.

2008-33 AVRUPA BİRLİĞİ, BAĞIMSIZLIK VE SOSYALİZM - 23.04.2008


Öyle bir aydın kesimi türedi ki ‘bağımsızlık’ üzerine yazdıklarını okuyunca, söylediklerini dinleyince şaşkınlığa düşüyorum. Avrupa Birliği söz konusu olduğunda Türkiye’nin siyasal, ekonomik, kültürel bağımsızlığını savunanlara karşı hemen diş gıcırdatmaya başlıyorlar. Davranışları bana Kurtuluş Savaşı sırasındaki mandacıları anımsatıyor.

Doğal ki, bağımsızlıktan yana çoğu insanımız gibi ben de Türkiye’nin gelecekteki yerini Avrupa Birliği içinde görüyorum. Bağımsızlığı ve AB üyeliğini birbiriyle çatışan konular olarak değerlendirmiyorum. Bugün Almanya ile Fransa’nın, İspanya ile İtalya’nın, Hollanda ile Finlandiya’nın Avrupa Birliği’nin üyeleri olarak bağımsızlıklarını, ‘ulus-devlet’ niteliklerini yitirdiğini söyleyebilir miyiz? Eğer bir ‘bağımlılık’ söz konusu ise bu, ‘karşılıklı, eşit’ bir ilişkidir ve bu ilişkide ezen-ezilen, boyun eğdirten-boyun eğen bir taraf yoktur.




Ne var ki Türkiye için durum farklıdır; Türkiye, henüz ‘aday ülke’ durumunda olduğu gibi AB ile 5 mart 1995 günü zamanın başbakanı Tansu Çiller tarafından imzalanan ve havai fişeklerle kutlanan Gümrük Birliği Anlaşması ile ekonomik bağımsızlığını bir altın tepsi içinde Avrupa’nın gelişmiş ülkelerine ‘karşılıksız olarak’ sunmuştur.

Başka hiçbir aday ülke için söz konusu olmamış ve olmayan Gümrük Birliği Anlaşması, Türkiye’ye olası AB üyeliği için bir önkoşul olarak dayatılmıştır. Kuşkusuz ki AB üyeleriyle Türkiye arasındaki dış ticaret hacmi bu anlaşmadan sonra hızlı bir büyüme göstermiş, fakat üçüncü ülkelerle olan ekonomik ilişkilerimizin önüne aşılması zor duvarlar örülmüştür.

Türkiye’nin AB üyeliği Gümrük Birliği Anlaşması’yla birlikte güvence altına alınmış olsa, bu belki kabul edilebilir bir durum olarak görülebilir, fakat böyle bir güvence, üyelik garantisi ortada yoktur. Dünya ekonomisinin yapısal bir krize doğru gittiği bu dönemde üçüncü ülkelerle olan ticaretinde AB’nin icazetine muhtaç olan Türkiye’nin eli kolu bağlanmakta, sürekli pazar yitirmektedir.


Okurlarıma bu konuda Prof. Dr. Türkel Minibaş’ın, Prof. Dr. Erol Manisalı’nın kitaplarını okumalarını öneririm.

***

Kimi okurlarım, bir sosyalistin, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda olumlu düşünceler taşıyor olmasını yadırgayacaklardır. Hemen söyleyeyim, ben, salt ülkemizi ‘çağdaşlaştıracak’, insanlarımızı ‘uygarlaştıracak’ diye ‘AB’ye girelim’ diyenlerden değilim. AB üyeliğini eğer bir Almanya’nın, bir Fransa’nın ya da bir İtalya’nın konumunda olacaksak savunurum. Türkiye’nin bağımsızlığını ve demokratikleşmesini bu konuma gelmenin önkoşulları olarak görürüm.

Türkiye bugün bu önkoşullara sahip değildir. Yukarıda adlarını verdiğim ülkelerin tersine iktidarlar ‘özelleştirme’ adı altında, devlete gerekli durumlarda ekonomik hayata müdahale gücü veren kamu kuruluşlarını yabancı yatırımlara peşkeş çekerek elden çıkarmışlar, bankacılıktan sanayiye, enerjiden iletişime, ticaretten turizme kadar ekonomimizi emperyalist güçlerin ellerine teslim etmişlerdir.

Ekonomisi bağımsız olmayan bir ülkenin siyaseti de, kültürü de bağımsız olamaz. Türkiye bugün her yanıyla emperyalizme bağımlı bir ülkedir.



Öte yandan bağımlı bir ülke ancak emperyalist güçlerin icazetleri ölçüsünde demokratikleşme olanaklarına sahiptir. Hangi alanda demokratikleşecek, hangi alanda özgürlükler kısıtlanacak bunu belirleyen yabancı komiserlerdir. Ülkemize son yıllarda gelip giden onca yabancı komiserin ağzından bir kez olsun iğdiş edilen sendikacılığımıza ilişkin tek sözcük çıkmamış olmasının nedeni budur.

Avrupa Birliği’nin, çeşitli ülkelerin sermaye gruplarını buluşturan, Avrupa kapitalizmine siyasal/hukuksal ortak çatı oluşturan bir yanı vardır, fakat aynı zamanda da emek’in bütünleşmesine, halkların birliğine de siyasal/hukuksal olanaklar sağlamaktadır. Dolayısıyla sosyalistler açısından baştan ve mutlaka reddedilmesi gereken bir proje olarak görülmemelidir.

Tartışalım, derim.

2008-32 !BEN İYİ AĞLARIM...' - 20.04.2008

“Ne iş yaparsın?” sorusuna aldığım en sinir bozucu karşılık, “Ne iş olursa yaparım,” yanıtıdır. Böyle durumlarda duraksar, ne diyeceğimi bilemem. Yanıt sahibinin dile getirdiği bu, ne iş olursa yapabilme kararlılığı, bu müthiş özgüven beni şaşırtır çünkü.

Bilirsiniz, mahalle aralarında sık rastlanan birtakım işyerleri vardır, camekânlarının üzerinde ‘elektrik, tesisat, boya, marangozluk ve her türlü dekorasyon işleri yapılır’ yazar. Okuyunca sanırsınız ki söz konusu işyerinde bir ustalar ordusu sizi beklemektedir; oysa değildir, adam tek tabancadır, akrabadan bir çırakla sunar onca hizmeti.

Yıllar önce, Feneryolu’nda yeni bir konuta taşınacağım sırada tanımıştım böyle özgüven sahibi, ‘çok yönlü’ ustalardan birini, adı İlhami’ydi. Eve gelip tesisatı inceledikten sonra, “İki saatlik işi var,” demiş, konutun anahtarını alıp gitmişti. İçim rahattı. Ertesi gün taşınabilecektim yeni evime…

Hayalmiş… Haber, gece yarısı buldu beni. Usta (!) işini bitirmiş, anahtarı kapı komşuma bırakıp gitmiş. Gitmiş, ama su vanasını kapatmadan! Neyse, gece yarısına doğru alt kat komşularım, salonlarından gelen şıpırtı sesiyle uyanmışlar, bir bakmışlar ki tavandan, şakır şakır su akıyor, koltuklar sırılsıklam. Yetiştiğimde karşı komşularım apartmanın kapıcısıyla birlikte, ellerinde kovalar, ayak bileklerine kadar sular içinde ‘tahliye’ çalışması yapıyorlardı.

Ondan sonraki günlerim kabaran parkeleri yeniletmekle, kullanılmaz duruma gelen halıyı değiştirmekle, duvarları yeniden boyatmakla ve yer yarılıp yerin dibine gizlenen Usta’yı aramakla geçti. Bulamadım. Herhalde başına gelecekleri düşününce korkup kaçmıştı.

***

Cuma günkü Hürriyet’te okuduğum bir haber anımsattı bana bu olayı. Haberin başlığı şöyleydi: “Cenazede çok iyi ağlarım!” Yaklaşık 300 profesyonel ‘cenaze ağlayıcısı’ birleşip bir dernek kurmuş. Üyeler, camilere, ölü çıkan evlere gidip hıçkıra dövüne ağlıyorlar, karşılığında da kişi başına 300 YTL alıyorlarmış.

Temiz iş değil mi?

Dünyada hep iyi insanlar yok; kötüler de var ve onlar da günü gelince ölüyorlar. Arkalarından birilerinin dövünüp gözyaşı dökmeleri gerek, ama kötülerin ardından kim ağlar ki? Yakınları bakıyorlar, kimse ağlamazsa eşe dosta, konu komşuya ayıp olacak, ailenin onurunu kurtarmak için birkaç ‘profesyonel ağlayıcı’ tutuyorlar. Olay biraz pahalıya çıkıyor ama işin dramatik boyutu düşünülecek olursa durum anlaşılabilir bir nitelik kazanıyor. Hem veren de, alan da razı olduktan sonra bize neden söz düşsün ki?

Bence bu olayda asıl önemli olan Türkiye’nin meslek yeşertme açısından çok mümbit bir toprak olduğunu göstermesidir; ‘değnekçi’, ‘pürmüzcü’, ‘remayözcü’, ‘filizlemeci’ gibi mesleklerin yanına bir de ‘cenaze ağlayıcısı’ ekleniyor. Diliyorum, bunları yenileri izler de içinde bulunduğumuz istihdam darboğazından bir an önce kurtuluruz.

Olayı ‘cenaze ağlayıcıları’ açısından kişiselleştirdiğimizde de çok olumlu bir görüntü çıkıyor ortaya, çünkü onlar, kendilerine, “Ne iş yaparsın?” diye sorulduğunda artık eskisi gibi “Ne iş olursa…” diye değil de, “Ağlayıcıyım, çok iyi ağlarım!” diye yanıt veriyorlar, bir meslek sahibi olmanın haklı gururunu taşıyorlar. Umarım, o her işi yaparım diyen ama hiçbir işin altından kalkamayan İlhami arkadaş da bu arada akıllanmış, doğru dürüst bir meslek sahibi olmuştur, belki de iyi bir ‘ağlayıcı’, bilemiyorum.

Ben, bu ‘ağlayıcılık’ işini doğrusu çok tuttum, önü gerçekten açık bir meslek, inanıyorum ki AKP hükümeti başımızda kaldıkça ‘ağlayıcılık’ da mezarlık sınırlarını aşıp ekonomi, sağlık, eğitim gibi çok daha geniş alanlarda geçerlilik kazanacak, halkın ağlamaktan göz pınarları kurumaya başlayınca onlar devreye gireceklerdir.

Ve gün gelecek bu ülkede kim ne için ağlıyor, sormadan bilmek mümkün olmayacaktır.

Gidiş, o gidiştir çünkü.



2008-31 YURDUNDA YURTSUZLAŞMAK - 16.04.2008

Türkiye bir yanıyla, -buna başlıca özelliklerinden biri de diyebiliriz-, bir yurtsuzlaştırılanlar ülkesidir. Nüfusunun önemli bir kesimini, çöküş döneminde Osmanlı Devleti’nin yitirdiği topraklardan sürülen Kafkas ve Balkan/Rumeli kökenli insanların ardılları oluşturmaktadır. Yurt sevgisi, yurdu sahiplenme duygusu, yurtsuzluğu tanımış/yaşamış insanlarda çok güçlüdür; Kurtuluş Savaşımızda birçok Çerkez’in, Gürcü’nün, Rumelilinin ve daha birçok yeni Anadolulunun öne çıkmasının nedeni budur. Yurtlarından sürülen milyonlarca insan Trakya ve Anadolu’da yeniden yurtlanmışlardır.

Bir de ‘içeriden dışarıya’ yurtsuzlaştırılanlar vardır, Türk dilinin en büyük şairi Nâzım Hikmet gibi siyasal nedenlerden ötürü yurtdışına çıkıp bir daha dönemeyenler, kaçıp uzun yıllar dışarıda, sürgünde yaşadıktan sonra dönebilenler; 1923 Türk-Yunan nüfus mübadelesinde Yunanistan’a sürülen 1 buçuk milyon Anadolu Rum’u, -ki aralarında sayıları elli bini bulduğu söylenen Ortodoks dininden Karaman Türk’ü de vardır-; yurtdışında bulundukları sırada çeşitli nedenlerden ötürü yurttaşlıktan çıkarılıp kendilerine yurt kapıları kapananlar; önce 6/7 Eylül 1955 olaylarının yinelenmesi korkusuyla, daha sonra da 1963/1964 sürgün kararlarıyla Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan İstanbul Rumları, 11 kasım 1942 tarihli Varlık Vergisi yasası uygulamaları sonucunda mülksüzleştirilen yada mülksüzleştirilme korkusuyla yeni kurulmakta olan İsrail’e göçen Museviler, 1973 yılında başlayarak 1980’li yılların ortalarına kadar onlarca Türk diplomatını katleden Asala terör örgütünün faaliyetlerine karşı ‘görülmeyen misilleme’ olarak Türkiye Ermenilerine uygulanan baskılar sonucunda ülkeyi terk eden İstanbul Ermenileri; gördükleri sürekli dinsel baskılara karşı dirençleri kırılarak çareyi yurtdışına göçmekte gören Süryaniler, Yezidiler ve diğer Müslüman olmayan topluluklardan insanlarımız ‘içeriden dışarıya’ yurtsuzlaştırılmışlardır.

İnsanların yurtsuzlaşmaları için mutlaka yurtlarından sürülmelerine, yurtlarını terk etmelerine gerek yoktur; insan, yurdunda kalarak da yurtsuzlaştırılabilir. Bunun en somut örneği Nazi Almanya’sıdır. 1933-1945 yılları arasında nasyonal-sosyalistler, -gaz odalarında katlettikleri 6 milyon Yahudi dışında-, komünistleri, sosyalistleri, demokratları, antifaşist Katolik din adamlarını, Protestan direnişçileri toplama kamplarına, cezaevlerine atarak, evlerinde göz hapsinde tutarak, kendileri gibi düşünmeyenlerin yaşam biçemlerine müdahale ederek, el koyarak, onlara kendi yaşamak istediklerinden farklı bir hayatı dayatarak yurtsuzlaştırmışlardır.

Üzerinde yaşayan tüm canlıları ve doğasıyla salt bir toprak parçası olmanın ötesinde yurt, eğer insanları özgürse, kendilerini özgür duyumsayabiliyorlarsa, diledikleri yaşam biçemini özgürce, hiçbir zorlamayla, dayatmayla karşılaşmadan seçebiliyorlarsa bir anlam kazanır.

Aksi durumda yurdu ‘yurt’ yapmak için direnmek, bu direnişte özverilerde bulunmaya, acılara katlanmaya hazır olmak gerekir.

Unutulmamalıdır ki, Nazilerin iktidara geldiği 1933 yılı Alman parlamentarizminin en demokratik dönemi kabul edilen Weimar Cumhuriyeti’ne rastlamaktadır. Faşist Mussolini ise “Napoli’den Roma’ya yürürüm!” tehdidiyle İtalya’da iktidarı elini kolunu sallayarak eline geçirmiş, komünistlerle başı belada olan Kral Emanuel, 18 ekim 1922 günü Mussolini’yi Başbakanlığa atanmıştır.

Hem Almanya hem de İtalya’da nasyonal-sosyalist/faşist diktatörlüklerin kurulmasında her iki ülke toplumlarının basiretsizliklerinin payı vardır. Çünkü ne nasyonal-sosyalizm 1933’te, ne de faşizm 1922 yılında ortaya çıkmıştır. Her ikisinin de önceleri vardır. Bireyler, karşılaştıkları, tanık oldukları olumsuzlukları ‘münferit’ olarak değerlendirmişler, tepkisiz kalmışlar, kitleler alıştırılarak edilgenleştirilmiş, tutsaklaştırılmıştır. Alman ve İtalyan tarihinden çıkartmamız gereken önemli dersler vardır. Eğer bir gün gelip de kendi yurdumuzda yurtsuz kalmak/yurtsuzlaştırılmak istemiyorsak çevremizde olup bitenleri ‘ufak tefek, münferit şeyler’ demeden, daha dikkatli gözlemlemeli, daha fazla merak etmeli, daha çok sorgulamalı, daha çok sormalıyız. Her şeyden de önemli, gözlemlediklerimizi, tanık olduklarımızı, yaşadıklarımızı birbirimize aktararak örgütlenmeliyiz.

İş işten geçmeden…

2008-30 SOSYALİZM, ULUSÇULUK, YURTSEVERLİK - 13.04.2008



Ulusçuluk/milliyetçilik, kapitalizmle birlikte/kapitalizmin ürünü olarak doğmuş bir ideolojidir. Dil, din, tarih, kültür bağları nedeniyle millet/ulus olarak tanımlanan bir topluluğun siyasal birlik ve egemenliğini savunur, ulus/millet ülküsüne bağlılığın evrensel ilkelere bağlılıktan, bireylerin hak ve özgürlüklerinden daha önemli olduğu görüşünü benimser.

Ulusçuluk/milliyetçilik 19. yüzyılın başından başlayarak 20. yüzyılın üçüncü çeyreğine kadar başta Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanında ulus-devletlerin ortaya çıkmasında, sömürge ülkelerin bağımsızlık/kurtuluş savaş ve savaşımlarında motor işlevi gören egemen ideoloji olmuştur. Bu yanıyla ulusçuluk/milliyetçilik, ilerici/devrimci bir nitelik taşımaktadır, fakat aynı zamanda ırkçılık, nasyonal-sosyalizm, faşizm gibi insanlık düşmanı totaliter ideolojilerin de beşiğidir.

Kapitalist ulus-devletin oluşumu, önceleri ekonomide özgürlük ortaya çıkan liberalizmin siyasal yaşama da egemen olmasına, dolayısıyla toplumun ve devletin demokratikleşmesine yol açmıştır. Sosyalizm ise ekonomik ve siyasal liberalizme karşı emekçilerin hayatın her alanında haklarını savunan bir karşı ideolojidir.

1900’lerden başlayarak Avrupa işçi hareketlerinin giderek güçlenip kapitalist iktidarları tehdit eder duruma gelmesi, nihayet 1917 yılında Rusya’da gerçekleşen Büyük Ekim Devrimi’nin Avrupa’nın gelişmiş ülkelerini devrim yolunda etkileyeceği korkusu birçok ülkede iktidarda bulunan merkez-demokrat partilerin güç yitirmelerine neden olmuştur. Liberal merkez partileri zayıflarken, sosyalizmi kapitalist düzen için en büyük tehlike olarak gören milliyetçi akımlar güçlenmişlerdir. 1922 yılında İtalya faşizmin, 1933 yılında da Almanya nasyonal-sosyalizmin pençesine düşmüş, İspanya, Portekiz ve daha birçok ülke kapitalizmin bekçiliğine soyunan ulusçuluktan/milliyetçilikten doğan otoriter ve totaliter sağ rejimlerle yönetilir olmuşlardır.


Cumhuriyet Halk Partisi’nin 9 mayıs1935 günü yapılan 4. Kurultayında delegelerin yaptıkları konuşmalar ve alınan kararlar incelendiğinde, zamanın rakipsiz iktidar partisinin de Avrupa’daki gelişmelerden olumsuz etkilendiği görülmektedir. 1935 Kurultayını izleyen yıllarda yalnızca muhaliflerin ve sosyalistlerin değil, ülkedeki azınlıkların da ulusçuluktan/milliyetçilikten çok canı yanmıştır. Nazım Hikmet’in 15 yıla mahkûm edilmesinden Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nin kapatılıp 42 yöneticisinin hapse atılmasına, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Behice Boran gibi aydınların üniversitedeki öğretim üyeliği görevlerinden alınmalarına; Tan Gazetesi’nin yağmalanmasından Varlık Vergisi’ne kadar birçok örnekte bu olumsuz etkilenmenin yansımaları somut olarak görülmektedir.

Feodal toplumların uluslaşma süreçlerinde, ulus-devletlerin kuruluşlarında, Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın sömürge halklarının kurtuluşlarında motor görevi gören ulusçuluk/milliyetçilik, 21. yüzyılda toplumları durağanlaştıran, geriye doğru çeken, kapitalist düzenin bekçiliğini yapmaktan öte hiçbir işlevi kalmamış, toplumların ilerleme yolunda ayak bağı olan gerici bir ideolojidir. Kapitalizmden türeyen ve varlık nedeni kapitalizmin bekçiliği olan bir ideoloji olması nedeniyle ulusçuluğun/milliyetçiliğin küresel kapitalizme/emperyalizme karşıtlığı da nesnel/objektif olarak olası değildir. Ulusçuluğun/milliyetçiliğin ‘hiçbir’ durumda sosyalizmle bağdaştırılabilirliği söz konusu olamaz; çoğu zaman yapıldığı gibi yurtseverlikle karıştırılmamalıdır.


Yurtseverlik, ulusçuluk/milliyetçilikte olduğu gibi ‘dil, din, tarih, kültür’ ortaklığını ülküleştiren sınırlarüstü/sınıraşırı bir ideoloji değildir. Sınırları belli bir yurdu, toprağının altındaki hammadde kaynakları, üzerinde yaşayan her dilden, her dinden, her etnik kökenden insanları, ormanları, suları, kıyıları, doğal kaynakları, hayvanları, kısacası her şeyiyle ve bir birey olarak sevme, sahiplenme, korumaya hazır olma, bunun sorumluluğunu taşıma duygusudur.

Yurtseverlik, barışçılığın, demokratlığın, özgürlükçülüğün, bağımsızlıkçılığın ayrılmazıdır; bireyler için evrenselliğe açılan bir kapı, sosyalistlerin olmazsa olmazıdır. Türkiye, liberallerin, İslamcıların, milliyetçilerin değil yurtseverlerin, sosyalistlerin omuzlarında aydınlığa taşınacaktır.




2008-29 BİR 'BİLİM' ADAMI - 09.04.2008


12 Eylül 1980 Darbesi, yol açtığı onca kötülüğün yanı sıra yeni bir ‘bilim insanı’ tipinin yetişmesine de elverişli bir zemin hazırladı.

Bu ‘bilim insanları’ halen 40’lı yaşlarını sürüyorlar. Belirgin ortak özellikleri eğitimlerinin Anglo-Sakson ağırlıklı olması ve iyi derecede İngilizce bilmeleri. Dünyayı genellikle İngilizce izliyorlar ve okuduklarına, uzun boylu sorgulamaksızın, inanıyorlar. Yüksek öğrenimlerini 1980 sonrası koşullarında tamamlamış olmalarının düşünce tembelliklerinde önemli bir payı var. Bir bilim insanının en olmaması gereken davranış biçimlerinden birini seçip ya ‘inanç bağnazı’ ya da her inancı yadsıyan ‘nihilist’ oluyorlar.

Hikmet Çetinkaya dostumun 5 nisan tarihli ‘Laikçi Şebeke Ne Demek?’ başlıklı yazısını okuduktan sonra arşivde Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi ve Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan’ın yazılarına göz attım. 1964 Şarkışla doğumlu Kaplan, sözünü ettiğim yeni ‘bilim insanı’ tipinin bir örneği. Yüksek öğrenimini 1986 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra yüksek lisans ve doktora yapmak üzere İngiltere’ye gitmiş, doktorasını 1992 yılında vermiş. Yıldızı laiklerle hiç bağdaşmamış inançlı bir Müslüman; laiklik karşıtlığı kendisinde giderek bir takıntıya dönüşmüş.

***

“Türkiye'de gerçek iktidar, bürokrasiyi, teknokrasiyi, güç ve çıkar odaklarını tam anlamıyla kontrol eden kahir ekseriyeti gayr-ı Türk ve gayr-ı Müslim unsurlardan oluşan görünmeyen laikçi ‘şebeke’ ile laikçi ulusalcılardır,” diyor. Ona göre, “1908 komitacı darbesinden bu yana, büyük ölçüde gayr-ı Türk ve gayr-ı Müslim unsurlardan oluşan laikçi ‘şebeke’ ile 28 Şubat'tan itibaren ‘küresel terör tehdidi’ numarasının aynı İslâm-karşıtı stratejileri, ‘irtica tehdidi’, ‘ılımlı İslâm tehlikesi’ gibi ötekileştirmelerle/şeytanlaştırmalarla Türkiye içinde benimseyen, laikçi şebeke ile ulusalcılar, Türkiye'nin görünmeyen ama gerçek iktidarlarıdır. Laikçi güç ve çıkar odakları, kendilerinin sözcülüğünü ve gözcülüğünü yapan merkez medya'yı kontrol etmektedir. O yüzden, Türkiye, kolaylıkla karıştırılabilmekte, Türkiye'de kolaylıkla gerilimler, kaoslar, yapay çatışmalar icat edilebilmektedir.” (Yeni Şafak, 31 mart 2008)

Yusuf Kaplan’daki bu ‘şebeke takıntısı’ kendisini, insanın mantığını zorlayan, akla hayale gelmeyecek yargılara götürüyor. “Yüzyılın başlarında Osmanlı'da iktidarı ele geçirten gayr-ı Türk ve gayr-ı Müslim ‘şebeke’ Türkiye’yi medeniyet iddiasından vazgeçiren bir projeyi uygulamaya sokarak, önce kurumları, sonra da Türk toplumunu İslâm'dan uzaklaştıracak dünyanın hiç bir yerinde görülmeyecek bir azman bir sekülerleşme politikasını Türk toplumuna dayatmaya çalışmaktadır. Bu ‘şebeke’ Atatürk’ü Dolmabahçe'de bağırta çağırta öldürtmüş, Türkiye’deki güç ve çıkar odaklarını ele geçirebilecek kadar güçlenmiş ve sonunda Menderes’i idam ettirmiş, Özal’ı yok ettirmiştir; şimdi ise, Erbakan’ı süründürtmekte, Erdoğan’ın burnundan getirmeye çalışmaktadır.” (Yeni Şafak, 7 nisan 2008)

***

Yusuf Kaplan’a göre Türkiye’nin düşmanları belli! Bu ülkede yaşayan, bu ülkenin yurttaşları olan ‘gayr-ı Türkler’, yani Kürtler, Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, Araplar ile ‘gayr-ı Müslimler’, yani Musevi, Ortodoks, Gregoryen, Katolik, Protestan, Süryani, Keldani, Yezidi ve dinsiz yurttaşlarımız… Ve ‘ulusalcılar’, yani ‘milliciler’, yani Türkiye’ye tüm değerleriyle sahip çıkan yurtseverler…

“Küresel sistem tarafından kontrol edilen bu gayr-ı Türk ve gayr-ı Müslim şebeke şu an Türkiye'de medyaya, ekonomiye ve diğer güç aygıtlarına hâkim durumdadır ve Türkiye'yi hallaç pamuğu gibi savurmaktadır. “ (Yeni Şafak, 7 nisan 2008) Yazılarından özbeöz Türk/saf Müslüman olduğu anlaşılan ‘bilim adamımız’, “Türkiye, bu şirret şebekeden yakasını ve her şeyini kurtaramadığı sürece rahat yüzü görmeyecektir,” diyor fakat bu kurtarma operasyonunun nasıl gerçekleşeceği konusunda bir şey söylemiyor. Bunu ancak kafamızda canlandırabiliyoruz. O zaman da kendimize, bu İslamcı-Faşist ‘bilim adamlarından’ bizi kim koruyacak, diye sormadan edemiyoruz, haklı olarak.

Yusuf Kaplan bir Fettullah Gülen hayranı. “Bediüzzaman’ın, Süleyman Hilmi Tunahan’ın, Esat Coşan Hoca’nın, Erbakan’ın yaşadıkları sıkıntıları düşünün ve Fethullah Hoca'nın çifte kısacı yarmak için ne denli büyük düşündüğünü, ne denli ağır bir yük yüklendiğini fark edeceksiniz,” diyor. İyi de acaba Hocaefendi, provokatörlerin cami kapılarına bomba bıraktıkları bu gerilimli günlerde bu tip ‘bilim adamları’ hakkında neler düşünüyor?

Bunu herhalde öğrenemeyeceğiz.


2008-28 TÜRKİYE SOSYALİZMİ - 06.04.2008


Sosyalizm evrensel bir dünya görüşüdür, Türkiye sosyalizmi de dünya insanlığını kucaklayan fakat beslendiği zemin Türkiye olan bir sosyalizm olmalıdır. Türkiye sosyalizmi, Osmanlı’dan bu yana topraklarımızda kurulan çeşitli sosyalist partilerin doğal mirasçısıdır, aralarındaki görüş ayrılıkları hangi boyutlarda olursa olsun, sosyalist bir Türkiye için savaşım vermiş tüm sosyalist önderleri aynı saygıyla kucaklamalı, kendi siyasal stratejisinin belirlenmesinde onların deneyim ve birikimlerinden yararlanmalı, sosyalizm adına düşülmüş yanılgılardan, yapılmış hatalardan dersler çıkarmalıdır.






Türkiye sosyalizmi, Fransız Devrimi’yle açılan Aydınlanma Çağı’nı, dünya işçi hareketlerini, dünya halklarının bağımsızlık ve kurtuluş savaşlarını insanlığın ortak değerleri olarak görmeli; Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarını belirleyen, bu sınırlar içinde yaşayan her dilden, her dinden, her etnik kökenden insana bir yurt sunan Kurtuluş Savaşımıza ve yurttaşlarına çağdaş bir yaşam düzeyi sağlamayı amaçlayan Cumhuriyet devrimlerine sahip çıkmalıdır.



Türkiye sosyalistleri kendisini ‘sol’ olarak tanımlayan her kişi, kuruluş ve örgüte dostça yaklaşmalı, kendileriyle ortak bir zemin aramalı, insani ilişkilerin vazgeçilmezi olan uzlaşma kültürünün oluşması için çaba göstermelidir.

***

Türkiye, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun geniş kesimlerinde yarı-feodal üretim ilişkilerini barındıran, fakat genelinde kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu bir ülkedir. Türkiye kapitalizmi sanayi, enerji, bankacılık, hizmet, turizm gibi ekonominin çeşitli alanlarında dışa bağlı/bağımlıdır. Bağımlılık ilişkileri, Türkiye’nin Kuzey Atlantik Paktı (NATO) üyeliği ve Amerika Birleşik Devletleri ile imzalamış olduğu ikili antlaşmalar nedeniyle Türk Silahlı Kuvvetleri için de geçerlidir. Dolayısıyla ‘bağımsızlık’, Türkiye sosyalistlerinin gerçekleştirmek için uzun erimli bir savaşım verecekleri başlıca hedeflerinden biridir. Yeryüzünde hiçbir ülkenin ekonomik ve sosyal yapısında feodal ya da yarı-feodal üretim ilişkilerini barındırdığı sürece ‘demokratik’ kabul edilmesi olası değildir. Demokratikleşme, Türkiye sosyalistlerinin gündeminde ilk sırayı oluşturacaktır.




Karl Marx ve Friedrich Engels gibi sosyalist düşüncenin başta gelen kuramcılarının ve onlardan sonra gelen, sosyalist düşünce kuramına katkıda bulunan düşünürlerin öngörülerinden farklı olarak Türkiye’de kapitalizm kendi liberal/demokrat üstyapısını oluşturamamıştır. Türkiye kapitalizmi, 2000’li yıllarla birlikte ve giderek artan bir hızla İslam ideolojisinin egemenliği altına girmiş, bir dogmalar bütünü olan İslam, hızla gelişen kapitalist ekonomiye yön veren bir konuma gelmiştir. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının başlattığı kadrolaşma seferberliği gibi çabalarla kapitalist altyapının üzerinde hukuk, eğitim, kültür, sanat vb kurumlarıyla İslami bir üstyapı oluşturulmasına çalışılmaktadır.


Bu üstyapı güçlendikçe Türkiye, tüm İslam ülkeleri içinde tek ‘demokratik’ ülke olma niteliğini yitirecektir. Bu nedenle laikliği savunmak sosyalistlerin başlıca güncel görevlerinden biridir.

***

Bir ideolojinin uygulamada başarılı olabilmesi için hayatta karşılığı olmalıdır; bu sosyalizm için de geçerlidir. Bağımsızlığını yitirmiş ülkelerin toplumlarının demokratikleşmesine olanak yoktur. Dolayısıyla sosyalist Türkiye’ye uzanan yolda ülkemizin siyasal-ekonomik-kültürel bağımsızlığını ve demokratikleştirilmesini gerçekleştirmek sosyalistlerin yakın amaçları olarak belirlenmelidir.



Bu amaçlar sosyalizmi farklı yorumlayan kişi ve kuruluşların bir ortak paydada buluşabilmelerini de kolaylaştıracaktır.


Somut hedefler doğrultusunda güç birlikleri gerçekleştirmek sosyalistler arasında zorunlu olan uzlaşı kültürünün oluşma sürecini de hızlandıracaktır.

Türkiye’nin demokratik dönüşümü zorunluluktur, çünkü bu dönüşüm gerçekleştirilmeden sosyalizm hep bir ütopya/hayal olarak kalacaktır.

2008-27 BİLİP DE BİLMEZDEN GELMEK - 02.04.2008

26 milyonluk Venezüella’da 6 aralık 2006 seçimlerinde 6 milyon 900 bin oy alarak (yüzde 63) ikinci kez başkan seçilen sosyalist Hugo Chavez iktidarda. 8.5 milyon nüfusa sahip Bolivya’da yapılan son seçimlerde (2 temmuz 2006) Evo Morales’in liderliğindeki Sosyalist Parti (Movimiento al Socialismo) kurucu parlamentodaki 255 koltuğun 134’ünü aldı. İktidarda.

189 milyon nüfusuyla Latin Amerika’nın en büyük ülkesi olan Brezilya’da, 2006 ekiminde yapılan başkanlık seçimlerinde solun lideri, İşçi Parti’li (Partido dos Trabalhadores) Luca da Silva devlet başkanlığına seçildi. Dünyanın en büyük 8. ülkesi olan Arjantin ise sosyal demokrat kadın Başkan Cristina Fernandez de Kirchner tarafından yönetiliyor.

3.5 milyonluk Uruguay’da da Başkanlık koltuğunda sol eğilimli bir politikacı, Tabaré Vázquez Rosas oturuyor. 42 milyonluk Kolombiya’da 28 mayıs 2006 günü yapılan genel seçimlerde, Carlos Gaviria Diaz liderliğindeki sol 2 milyon 600 bin oy alarak (yüzde 22) ülkenin ikinci büyük siyasal gücü durumuna geldi.

Sol’un 2000’li yıllarla birlikte Latin Amerika’da yükselişe geçtiğini gösteren bu örnekler çoğaltılabilir. Latin Amerika halkları küresel kapitalizmin uluslararası sermayeyi daha zenginleştirirken, kendilerini yoksullaştırdığını görüyorlar, bu gelişmelere karşı tek seçenek olan ‘sol’ siyasetlere yöneliyorlar.

***

Avrupa’ya da bir bakalım.

İspanya’da 9 mart 2008 günü yapılan seçimlerde Başbakan José Luis Rodriguez Zapatero liderliğindeki Sosyalist Parti, Parlamentodaki 350 milletvekilliğinden 169’unu alarak iktidardaki konumunu korudu.

Fransa’da mart ayı içinde yapılan yerel seçimler, Fransız Sosyalist Partisi’nin zaferiyle sonuçlandı. Parti, Paris başta olmak üzere elindeki tüm kentleri koruduğu gibi Toulouse, Strasbourg, Perigueux gibi kentlerde belediye başkanlıklarını kazandı. Marsilya ve Nice dışında irili ufaklı tüm önemli kentlerin yönetimleri sosyalistlere geçti.

Almanya’da, Sosyal Demokrat Parti, 28 ekim 2007 günü kabul edilen yeni ‘Temel İlkeler Programı’nda küreselleşmenin emperyalist yanına vurgu yaparak buna ‘dur’ diyeceğini ilan etti.
Bu örnekler de çoğaltılabilir.

***

Bunları neden yazıyorum? Son zamanlarda adlarının önünde akademik unvanlar da bulunan birtakım insanlar televizyonlara çıkıp ‘sol’ üzerine, ‘sosyalizm’ üzerine olur olmaz ahkâm kesiyorlar. İzleyicilere sol’un bitip tükendiğini, sosyalizmin ‘çok gerilerde kalmış bir hikâye’ olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Ortak noktaları Amerikancılık; dünyaya ABD’nin gözlüğüyle bakıyorlar, o gözlükle bakınca da ancak Amerika’nın göstermek istediklerini görebiliyorlar.

Bunlardan biri Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı’na tele-konferans yoluyla Ankara’dan katıldı geçen hafta: Prof. Dr. Mümtaz Er Türköne. İnternet sitelerindeki yaşamöyküsünde ‘siyaset bilimcisi’ ve Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olduğu yazıyor. ‘İslamcılığın Doğuşu’, ‘Türk Modernleşmesi’, ‘Türkiye’de Din Ve Siyaset’ gibi kitapları, Zaman Gazetesi’nde de köşesi var. Bir özelliği de eski bir ‘ülkücü’ olması. Muhsin Yazıcıoğlu’nun Başkan, Abdullah Çatlı’nın İkinci Başkan seçildiği 2 nisan 1978 tarihli Ülkücü Gençlik Kongresi’nde yönetime girmiş. ‘Milliyetçilik’ten ‘İslamcılık’a ne zaman geçiş yaptığını bilmiyorum. Eşi, eski Çiçekdağı kaymakamı, Sayın Özlem Piltanoğlu Türköne son genel seçimlerde AKP’den milletvekili seçildi.

1980’ler öncesindeki öğrencilik yıllarından kulağında kalmış içi boş ‘argümanlar’ ile, üstelik de gözle görülür bir hırçınlıkla Prof. Dr. Türkel Minibaş’a, Prof. Dr. Erol Manisalı’ya cevap yetiştirmeye çalıştı. ‘Küreselleşme’, ‘emperyalizm’ sözcüklerini duyunca esip kükredi. Minibaş’ı, Manisalı’yı ‘üçüncü dünyacılık’la suçladı.

Dünya, ABD’nin güdümündeki emperyalist küreselleşmeye karşı alınacak önlemleri tartışır, birbiri ardınca ‘sağ’ iktidarlar yerlerini ‘sol’a bırakırken, AKP yanlısı akademisyenlerin, özellikle de siyasal bilimcilerin bu gelişmelerden haberleri yokmuş gibi davranmaları, gerçekleri bilip de bilmezden gelmeleri adlarının önündeki unvanlara hiç yakışmıyor.

İnsan son çözümlemede onlara değil ama okurlarına, öğrencilerine yazıklanıyor.

2008-26 AHMET ALTAN'IN BİR YAZISI ÜZERİNE - 30.03.2008

“Osmanlı’da da, Cumhuriyet döneminde de ezilmiş, sömürülmüş, damarlarındaki bereketi emilmiş, köylerine, kasabalarına, gecekondularına hapsedilmiş bir kalabalık şimdi zincirlerinden boşanıyor, şehirlilere ‘sizin hâkimiyetiniz bitti’ diyordu. Şehirlilerin çok sevdiği, kültürünü, yaşama biçimini paylaştığı Batı ise bu ‘gelişmemiş’ kalabalığı tutuyordu. ‘Demokrasilerde halkın dediği yapılır’ diyordu. Seksen yıl boyunca sadece bir kelime olan ‘demokrasi’ birden somutlaşıyor, etlenip kemikleniyor ve ‘cahil bir kalabalık’ olarak ortaya çıkıyordu. Şehirliler, kültürünü, giyimini, mutfağını, müziğini sevdikleri Batı’nın felsefesiyle, üretimiyle, sosyal mücadelesiyle hiç ilgilenmediğini anlıyordu.”

Bu satırları Ahmet Altan’ın 28 mart 2008 tarihli Taraf Gazetesindeki köşesinde yayımlanan ‘Başka Halkın Çocukları…’ başlıklı yazısından aldım. Altan, toplumdaki gerginliği 22 temmuz 2007 seçimlerinde AKP’yi tek başına iktidara taşıyan ‘cahil kalabalıklar’ ile seçim sonuçlarını içine sindiremeyen ‘Batıcı-laik, şehirli seçkinler’ arasındaki çelişkiye bağlıyordu. Taraflar zaman içinde birbirini anlayarak, kabul ederek, uzlaşarak çelişki çözülünce ülkeye de barış gelecekti.

Ahmet Altan, bir edebiyatçı olarak yüreğe seslenen, kulağa hoş gelen yazılar yazıyor. Bu yazısı da onlardan biri, ne var ki gerçeği yansıtmıyor.

***

Sorun, ‘cahil kalabalıklar’ ile ‘kentli seçkinler’ çatışmasından değil, kitlelerin sistematik olarak İslamcılaştırılmasından kaynaklanıyor.

İmam Hatip Okulları Mezunları Derneği’nin açıklamasına göre 2006 yılı sonu itibariyle İmam Hatip’lerden mezun olanların toplam sayısı 2 milyondur. Bu mezunlar ticari işletmelerden medyaya, sanayi kuruluşlarından devlet bürokrasisine, kültür kurumlarından spora kadar hayatın her alanında görev yapıyorlar, yaşları 18 ile 65 arası değişen bu kadın ve erkekler aynı zamanda da birer ‘İslam misyoneri’ olarak faaliyet gösteriyorlar.

Son hane sayımında 70 milyon 500 olarak saptanan nüfusumuz içinde 18 üzeri yaş gruplarının toplam oranı yaklaşık yüzde 60’tır; bu da 42 milyon kişi demektir. Böyle bakıldığında yetişkin nüfus içindeki her 21 kişiden birine 1 İmam Hatip mezunu ya da bir başka deyişle bir ‘İslam misyoneri’ düşüyor.

1950’lerden bu yana bunca imam, bunca hatip niçin yetiştirildi?

***

Türkiye hızla İslamcılaştırılıyor. Koşulların, sürecin lehinde olmasına karşın bu, İslamcı odaklarca yeterli görülmüyor, koşullar zorlanarak daha işlevsel olanaklar yaratmak için büyük çaba gösteriliyor. Salt üniversitelere türbanı sokabilmek için gerçekleştirilen Anayasa değişikliği bu çabanın somut örneklerinden biridir.

Biraz okuyan, eli kalem tutan herkesin bileceği gibi kapitalistleşme süreci kendi üstyapısını, liberal/demokrat hukukunu, kültürünü, sanatını, yaşam biçimini yaratır. Bizde ise bunun tam tersi olmakta, süreç geriye işlemektedir. Örneğin, Konya, Kayseri gibi kentler Anadolu kapitalizminin lokomotifleridir. Fakat bu kentleri mimari açıdan geliştiren kapitalistleşme süreci sosyal-kültürel bağlamda liberal/demokrat bir üstyapı oluşumuna yol açmamış, tam tersine, özünde bir ortaçağ ideolojisi olan İslam, dinci sermaye ve siyasal iktidar işbirliğiyle bu kentlerdeki üstyapı kurumlarının üzerine egemen ideoloji olarak oturtulmuştur.

Dincileşme, ‘muhafazakârlığın’ ötesinde, birey hak ve özgürlüklerini tehdit eden, hayatın her alanına, toplumun yaşam biçimine doğrudan müdahale eden bir olgudur.

İnsanları korkutan bu gelişmedir ve bu gelişmenin demokrasiyle ilişkilendirilebilecek hiçbir yanı yoktur.

***

Batı’nın bu olguyu, bu yoldaki gelişmeleri sevinçle karşılamasından daha doğal ne olabilir ki? Ama bunu Ahmet Altan gibi zeki bir yazara anlatmama gerek yoktur, o zaten biliyordur.










2008-25 DEMOKRASİ VE SOSYALİZM - 26.03.2008

Ülkemizdeki son gelişmeler mevcut düzenin kökünden değişmesi gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor. Eğer bu düzenin karşısında bir seçenek oluşturamazsak bizden önceki kuşaklar gibi bizler de yaşamlarımız boyunca gerilimlerden, çatışmalardan, korkulardan kurtulamayacağız. Ekonomisi de, siyasal ve sosyal önerileri gibi demokrasisi de çarpık bu düzenin karşısında tek seçenek olan sosyalizm üzerinde eskisinden daha yoğun olarak düşünmemiz gerekiyor.

Bir süre önce başladığımız sosyalizm tartışmalarını ‘demokrasi’ ile sürdürüyoruz.

Demokrasi, 21. yüzyıl sosyalizminin olmazsa olmazı olarak benimsenmelidir. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’nın ‘reel sosyalist’ ülkelerinde rejim bir yanıyla ‘demokrasi sorunu’ çözülemediğinden çökmüştür. Türkiye’de geçmişten günümüze sosyalizmin sorunları üzerinde düşünen Marksistler arasında bu soruna en gerçekçi yaklaşan Mehmet Ali Aybar’dır.

Aybar’a göre, “Sosyalizm, insanlığın biricik umududur. Sosyalizm, toplumca özgürlük, yani milli bağımsızlık ve kişilerin gerçek özgürlüğü, eşitliği ve mutluluğu ile gerçekleşir. Sadece toplumun hızlı kalkınması uğruna yukarıdaki hedeflerden hiçbiri aleyhine halka zorla fedakârlık kabul ettirilmez. Sosyalizmin kapitalizme üstünlüğü hızlı bir ekonomik büyüme ve buna bağlı olarak kişilere daha iyi yaşama olanakları sağlanmasından ibaret değildir. Sosyalizmin asıl üstünlüğü somut insanın kendini gerçekleştirmenin tatmini içinde mutluluğa kavuşturmasındadır. Bu da vatandaşın aktif unsur olması, iktisadi, siyasi, kültürel faaliyetlere fiilen katılması, bunları denetlemesi, her kademede söz ve karar sahibi olmasıyla gerçekleşir. Bundan dolayı, demokratik müesseselerin sosyalist toplumlarda özgürlükçü ve katılımcı yönlerden daha da genişletilerek uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Yöneticilerin gerçek seçimlerle işbaşına gelip düşmeleri, kuvvetler ayrılığı, hukuka bağlı devlet, yargı bağımsızlığı ve denetimi, kişisel temel haklar dokunulmazlığı Anayasa Mahkemesi, Danıştay, basın özgürlüğü, sendikal özgürlükler, çok parti rejimi, muhalefetin hakları, referandum gibi vatandaşı iktidarların keyfiliğine koruyan müesseseler, burjuva düzeni ile birlikte çöp tenekesine atılacak şeyler değildir.”

Demokratik sosyalizm budur; kapitalizmin temel çelişkisi olan emek-sermaye çelişkisi de çalışanların lehine olarak demokratik sosyalizm içinde çözülecektir.

Yine Aybar’a göre, “demokrasi bir devlet biçimi olmadan önce bir yaşam felsefesi olarak ve Avrupa'da devletten kaynaklanmayan hatta komün hareketlerinde görüldüğü gibi kazandığı özgürlükleri devlete karşı koruyan kimi toplulukların yaşam düzeni olarak ortaya çıkmıştır. Hatta denilebilir ki, devlete demokrasiyi sivil toplum dayatmıştır. Burjuva devrimlerinden sonra devlet aygıtının işleyiş biçimi olarak resmiyet kazanan demokrasinin kökleri sivil toplumdadır.”

Demokrasi, başlıca iki temel ilkeye dayanır: özgürlük ve eşitlik. İletişim olanaklarının böylesine geliştiği çağımızda insanlar, bu iki temel ilkeye dayanmayan bir ‘demokrasi’ye sıcak bakmıyorlar, bakmayacaklardır, adı isterse ‘sosyalist demokrasi’ olsun.

Sosyalist literatürde ‘demokratik merkeziyetçilik’ sıkça başvurulan ve ilk kez Lenin döneminde kullanılmış bir kavramdır. ‘Reel sosyalist demokrasinin’ siyasal özünü oluşturan ‘Leninist’ bir öneridir. Başta Komünist Partisi olmak üzere tüm kuruluşlarda alt organın üst organa, azınlığın çoğunluğa ve bütün örgütün/kuruluşun merkezî yönetime/en üst organa uyması olarak anlaşılır.

Daha 1921 yılında Üçüncü Enternasyonal Kongresi’nde kabul edilen tezlerde, doğru uygulanmadığı takdirde demokratik merkeziyetçiliğin bir bürokratik hegemonyaya dönüşebileceği konusunda delegeler uyarılmıştır: “... Eğer o gerçekten yaşama geçirilmeliyse, bu, üyelerin onu ortak faaliyetlerinin ve savaşma güçlerinin nesnel olarak kanıtlanmış bir güçlendirilmesi ve geliştirilmesi olarak duyumsayacakları bir yoldan yapılmalıdır. Aksi takdirde bu, her merkezileşmeye, her önderliğe, her katı disipline karşı bir muhalefet yaratacak olan partinin bürokratlaşması olarak kitlelere görünecektir.” (Bak: Komünist Partilerin Yapısı, Çalışmalarının Yöntemleri ve Kapsamı Üzerine Tezler – Komünist Enternasyonal 3. Kongre, 12 temmuz 1921)

Mehmet Ali Aybar’ın da çeşitli makalelerinde eleştirdiği ‘demokratik merkeziyetçilik’ reel sosyalist ülkelerde aynen yukarıdaki uyarıda belirtilenlere uygun bir gelişme göstermiş, komünist partiler bürokratlaşarak topluma yabancılaşmışlar, 1980’lerin sonuna doğru aldıkları darbelere direnemeyerek çökmüşlerdir.

Sosyalizme ilişkin birçok konuda olduğu gibi demokratik merkeziyetçilik konusunda da gelişmeler Mehmet Ali Aybar’ı haklı çıkarmıştır.




2008-24 BİR ERGENEKONCULAŞTIRMA OLAYI - 23.03.2008

Bir ‘şeyler’ bekleniyor olsa da Türk basınının duayeni, 60 yıllık gazeteci, Cumhuriyet Gazetesi başyazarı İlhan Selçuk’un gece, sabaha karşı saat 04.30’da evinin basılıp, Ergenekon operasyonu çerçevesinde polis tarafından gözaltına alınacağı kimsenin aklına gelmiyordu. Kamuoyuna, sekiz aydır sürdürülen bu operasyonun devlet içinde yuvalanmış bir takım çetelerin çökertilmesi amacıyla başlatıldığı açıklanmıştı. Susurlukçu Veli Küçük’lerin, ırkçı Kemal Kerinçsiz’lerin, Sami Hoştan, Sedat Peker, Drej Ali gibi organize suç örgütü babalarının ve bir takım emekli subayla işsiz güçsüz takımından birkaç kişinin tutuklandığını biliyorduk. Ümraniye’de bir gecekonduya yapılan bir baskında el bombaları bulunduğu, Ergenekoncularla ilişkilendirilen bu bombalardan üçünün Cumhuriyet Gazetesi’ne atıldığının saptandığı açıklanmıştı. Tüm bunlarla, ömrünü Türkiye aydınlanmacılığına adamış İlhan Selçuk gibi bir cumhuriyet devrimcisinin ne ilgisi olabilirdi?

Daha önce de dile getirilmişti bu köşede; Türkiye uzunca bir süredir giderek hızlanan bir kapitalistleşme süreci yaşıyor. Doğu ve Güneydoğu’da feodal üretim ilişkileri çözüldükçe özgürleşen işgücü kentlere akıyor, kent nüfusu büyüyor. Klasik sosyolojiye göre kapitalistleşmenin kendi üstyapısını oluşturması, kent nüfusunun da nitelik olarak kentlileşmesi gerekiyor. Fakat Türkiye’de söz konusu varsayımlara uygun düşen bir gelişme gözlemlenmiyor. Tam tersine Anadolu kapitalizminin motoru olan ekonomik güçler/sermaye sahipleri kapitalist alt yapı üzerinde kapitalizm öncesi/feodal üst yapı kurumlarını inşa etmek için çaba harcıyorlar. Benzer yapılar başta İstanbul olmak üzere göç alan tüm kentlerimizde ortaya çıkıyor, feodal üstyapı burada oluşan varoş nüfusundan besleniyor. Bu üstyapının ideolojik/siyasal zemini olan İslam’ı, feodalizmden çıkış bağlamında ‘modernleşme’ demek olan kapitalizmin üzerine bir tencere kapağı gibi oturtmak mümkün değil.

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, ideolojik/düşünsel gıdasını İslam’dan alan dinci kapitalizmin siyasal gücüdür ve işi, genel seçimlerde yüzde 47 oy alsa dahi hiç kolay değildir. İktidarın durumuna kendimizi onun yerine koyarak baktığımızda içinde bulunduğu koşulların zorluğunu görebiliyoruz.

Bu iktidar, gücünü ‘iman’dan alıyor, ne var ki İslam banka faizini yasaklamış, ‘iman’ bu yasağın tüm bankacılık sistemine uygulamasını gerektirirken iktidar çaresiz kalıyor. İslam, Müslüman kadınlar için tesettür buyurmuş, iktidar sahipleri bu buyruğa ancak eşlerini kapatarak uyabiliyorlar; kendi söylemlerine göre nüfusun yüzde 99’u Müslüman, bu Müslümanların yarısını kadınlar oluşturuyor. Fakat üniversiteli Müslüman kızların tesettür taleplerini bile karşılayamıyorlar. Oysa İslam, kadının, kamusal ya da özel, hayatın her alanında kapanmasını buyuruyor. Yazılısıyla, görseliyle medyanın büyük bölümü İslamî ahlak ölçülerine aykırı fotoğraflarla, yazılarla, karikatürlerle dolu, bir yargıç çıkıyor okullarda zorunlu din dersleri kaldırılmalı diyor. Yürürlükteki laik yasalar, bir duvar gibi önlerini kesiyor. İmanını İslam’dan alan siyasal iktidar daha da çoğaltılabilecek bu örneklerde gösterilen engelleri içine sindiremiyor. Dolayısıyla ‘bir şeyler’ yapması gerekiyor.

Bu bağlamda, yeryüzünde bir örneğine daha rastlanmayan bir olay gerçekleştirilmeye çalışılıyor; olağan olan, doğal bir süreç içinde üretim biçiminin/altyapının üstyapıyı (hukuk, siyaset, kültür, sanat, ahlak vb) oluşturması iken AKP iktidarı altyapıyı/kapitalizmi üstyapıya/İslam’a uydurarak özgün bir İslamî ekonomik-toplumsal bir düzen kurmaya çabalıyor. Bu çabasının gereği olarak önündeki en büyük engeli oluşturan laik düzeni, bu düzenin savunucusu olan laik kurum ve bireyleri hedef alıyor.

Çünkü laik düzen durduğu sürece İslamcı kapitalistler ne değin devleşirlerse devleşsinler, İslamcı medya organlarının sayısı ne kadar artarsa artsın, ellerine geçirdikleri yerel yönetimler ne kadar çoğalırsa çoğalsın amaçladıkları noktaya gene de gelemeyeceklerini görüyorlar. Çatışma bu noktada kaçınılmaz oluyor. Beklenen ‘şey’, özü ve görüntüsüyle işte bu çatışma!

Kapak, tencereye çarparak, vurarak, çakarak uydurulmaya çalışınca sesi de gürültülü çıkıyor.


Bu arada bir de AKP iktidarının ülkeyi demokratikleştirdiğine ilişkin iddialar var ki, toplum İslamcılaştırılırken ülke nasıl olup da demokratikleşebilir sorusu burada bir muamma olarak ortaya çıkıyor. Ya da nasıl bir demokratikleştirmekse, toplum her gün biraz daha geriliyor; laik yazarlar, gazeteciler, bilim adamları, parti başkanları gözaltına alınıyor; yarın sıra bildiri yayınlayan laik fakülte dekanlarına, her alandan laik aydınlara, laik işadamlarına, size, bize hepimize gelebilir, en umulmadık insanlar ergenekonculaştırılabilir, aydınlanma bilgesi İlhan Selçuk’un ergenekonculaştırıldığı gibi.

Fakat toplumdaki gerginliği daha da keskinleştirecek bu tür girişimlerin, yaratılan çatışma ortamının kimseye, hele iktidara hiçbir yararı olmayacağı o kadar ortada ki, gören gözlerce, düşünen kafalarca, tabii.

2008-23 PARTİ KAPATMAK VE DEMOKRASİ - 19.03.2008


TBMM Başkanı Sayın Köksal Toptan’ın 15 mart günü TUSKON’un 2. Olağan Kongresi’nde, Sayın Başbakan’ın da aynı gün Siirt’te, ertesi gün de Şanlıurfa’da AKP’li kadınlara yaptığı konuşmalar, ilköğretim kurumlarından başlayarak, üniversiteler de dahil olmak üzere yurdumuzun tüm okullarında okutulması gereken ‘ibret dersleri’ niteliğindeydi.

Sayın Toptan, çağdaş demokrasilerde “partileri açan da, kapatan da halktır” derken, Başbakan Siirt’te Kuran’daki A’raf suresinin 179. ayetine gönderme yapıyor, “Bazı insanlar vardır kulakları vardır duymazlar, gözleri vardır görmezler, dilleri vardır gerçekleri konuşamazlar,” diyordu. Nedense ayetin, “İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır,” şeklindeki son cümlesini dile getirmemişti Sayın Başbakan. Belki de milletin, “kimdir bu hayvanlar Tanrı aşkına” diye soracağını düşündüğünden, bilemiyorum.

Fakat önemli olan bu değil, AKP’nin üst kadrolarında aniden uyanıp dışa vuran demokrasi ‘hissiyatı’ idi. Uzunca süredir insanlara unutulmuş sanısı veren bu ‘hissiyat’ birçoğumuzu şaşırtmıştı. En çok şaşıranlar ise herhalde Demokratik Toplum Partisi yöneticileri olmalıydı. Çünkü ‘demokrasi hissiyatı’nı gönüllerinde ‘nadas’a bıraktıkları döneme rastladığından olacak, Yargıtay Başsavcısı’nın DTP’ye ilişkin kapatma girişimine AKP’den tek bir ciddi ses yükselmemişti.

Bir kez daha ortaya çıkıyordu ki, AKP’nin demokrasiden anladığı, “Rab bana, hep bana” anlayışıyla sınırlı bir popülist/oportünist yaklaşımdan başka bir şey değildi. AKP, demokrasiyi de, hukuku da parlamento çoğunluğunu elde etmiş siyasal güçler için icat edilmiş araçlar olarak görüyordu. Öyle ki Başbakan, karşısındaki topluluklara, “16 milyon 500 bin seçmen şeriatın odağı olur mu?” diye sorarken, insanların aklına ister istemez, “İyi de yaklaşık 1 milyon 500 bin seçmen terörün odağı olabilir mi?” sorusunu getirdiğinin farkına bile varmıyordu.

***

Çağdaş demokrasilerde parti kapatmak çözüm olmamalıydı; bu, AKP için de, DTP için de geçerliydi. Yakın tarihimizde bunun birçok örneği vardı ve bu girişimlerin siyasal yaşamı germenin ötesinde gözle görülür hiçbir olumlu etkisi olmamıştı! Kapatılan her parti başka bir adla daha da büyüyerek yer almıştı siyaset sahnemizde.

Fakat öte yandan eğer gerçekten bir hukuk devletinde yaşıyorsak yürürlükteki hukuka da saygı göstermek gerekiyordu, çünkü hukuksuz bir demokrasi düşünülemiyordu, düşünülemezdi. Eğer bir ülkede hukuk öyle gerektiriyorsa siyasal partiler hakkında soruşturmalar da açılabilir, kapatma kararları da alınabilirdi. Bu istenmiyorsa o zaman o ülkenin temel yasası olan Anayasanın bu yaptırımlara yol açmayacak biçimde değiştirilmesi gerekirdi, fakat her siyasal parti, ‘kendisi için demokrasi’ istediğinden böyle bir değişiklik gerçekleştirilemiyordu.

Bir kez daha görülüyordu ki, bizim toplum olarak temel eksikliğimiz demokrasiyi bir türlü içselleştiremeyişimizdi. Toplumumuzda her parti, her kurum, her kuruluş, her birey demokrasiyi kendi belirlediği ölçütlerle, kendince tanımlıyordu; evrensel demokrasi her türlü toplumsal uzlaşmanın temelini oluştururken, biz bunu bir türlü beceremiyorduk. Daha da vahimi, bu beceriyi kazanabilmek için hiçbir çaba harcamıyorduk. Böyle olunca da bu topraklarda uzlaşı kültürü gelişemiyordu.

***

Yargıtay Başsavcısı tarafından kapatılma istemiyle haklarında dava açılan partilerden biri ‘şeriatçılık’, öbürü de ‘bölücülük’ ile suçlanıyor; eğer dünyada ‘reel sosyalizm’ çökmemiş, 141/142. maddeler Türk Ceza Yasası’ndan kaldırılmamış olsaydı eminim ki bu ikisinin yanında bir de ‘komünizm’le suçlanan üçüncüsü olurdu. 1925 yılında, Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra çıkan Takriri Sükûn Kanunu’nda da bire bir bu ‘suç fiilleri’nin yer aldığını anımsayalım.

Demek oluyor ki, 83 yıldır başa geçen ve tümü de ‘cumhuriyetçi, laik, ülkenin toprak bütünlüğüne toz kondurmayan’ siyasal iktidarlardan hiçbiri, ‘şeriatçılık’ ve ‘bölücülük’ mikrobunun kökünü kurutamamış. Bu nedenle de bu ülkede parti kapatmak hâlâ geçerli bir yöntem olarak görülüyor. Ya da burjuvazimizin sözde liberali de, İslamcısı da demokrasinin ancak bu kadarını becerebiliyor.

Tek başına bu gerçekler bile bizim eksik demokrasimiz üzerine etraflıca düşünmemizi gerektirmiyor mu?




2008-22 OKURLARIMLA SOHBET - 16.03.2008

Çarşamba günkü yazımın sonuna, “Toplumumuzda sosyal demokrasinin komünizmden bir sapma olduğuna ilişkin yanlış bir kanı vardır; tarihteki ilk Marksist partilerin sosyal demokrat adı altında kurulduğu, komünist partilerin, 1. Dünya Savaşı öncesinden başlayarak sosyal demokrat partilerden doğduğu” şeklinde bir bilgi notu düşmüştüm.

Anlaşılan kaş yapayım derken göz çıkarmışım, çünkü okurlarımdan bu konuda tepkiler aldım. Örneğin, Özer Y. adlı okurum, “kişilerin ve aynı kişiliklerin oluşturduğu kurumların yanlışlarına bakarak sosyalizmin yerine -kapitalizme geçiş için bir ara platform olan- sosyal demokrasiyi koymak, gerçekçi bir yaklaşım mıdır?” diye sorduktan sonra, kapitalizmin yapamayacaklarının hesabını bana fatura etmiş.

Sosyalizmi kendisine yol edindiğini ve 20 yaşında olduğunu yazan Serdar S. adındaki okurum ise, yazımın bir bölümünü, “sosyalizmin ana karakterinin açıklanması konusunda bir şikâyetim yok,” diyerek onayladıktan sonra, “ancak Marx-Engels’in bilimsel sosyalizmi netleştirdiği kuram Komünist Parti Manifestosu’dur. Yazınızın sonuna doğru sosyal-demokrat partileri aklamak adına (abç) bunu dile getirmemiş olmanız üzücüdür,” diye eklemiş.

***

Sayın Özer Y. ‘sosyalizmin yerine sosyal demokrasiyi’ koyduğumu nereden çıkarmış, anlayamadım. Fakat başka okurlarımda da aynı kanı uyandığına göre demek ki benden kaynaklanan bir anlatım yetersizliği söz konusu. Hemen söyleyeyim, bu köşenin sürekli okurlarının bilecekleri gibi Marksizm’i bir dünya görüşü olarak benimseyişimin 40 yıldan fazla bir geçmişi var, diyeceğim o ki, aklımdan bugüne kadar ne ‘sosyalizmin yerine sosyal demokrasiyi koymak’ ne de bir burjuva-reformist model olan günümüz sosyal demokrasisini ‘aklamak’ diye bir düşünce geçti, bundan sonra da geçeceğini sanmıyorum.

Fakat genç okuruma bir çift sözüm var: Karl Marx ve Friedrich Engels’in 1839-1895 yılları arasında kaleme aldıkları kitaplar, makaleler Almanca orijinalinde 22 cilt (23.208 sayfa); başyapıtları olan Das Kapital ‘artı değer kuramları’ ile birlikte 6 cilt (4.396 sayfa); yazışmaları 13 cilt (17.244 sayfa); ek yazıları 4 cilt (2.726 sayfa) tutmaktadır. Bir başka deyişle iki kuramcı 56 yıl boyunca toplam 45 cilt (47.574 sayfa) kaleme alarak bilimsel sosyalizmi kuramlaştırmışlardır. (Bütün Yapıtları: Marx-Engels Werke, Dietz Verlag, Berlin) Komünist Manifesto ise Marx ve Engels’in, kendi öncülüklerinde 1847 yılında Londra’da kurulan ve 1852 yılında dağılan Komünist Birlik adına 1848 yılında kaleme aldıkları 30 sayfalık bir çağrı-bildiridir. Önemli bir metindir, fakat Marksizm’i kuramsal olarak kavrayabilmek için tek başına yeterli değildir.

Karl Marx’ın 14 mart 1883 tarihinde ölmesinden sonra kuramsal çalışmaları 5 ağustos 1895 günü ölene kadar Friedrich Engels tek başına sürdürmüştür. Onların yaşadıkları dönemde kurulan Marksist partiler kendilerini ‘sosyal demokrat’ ya da ‘sosyalist’ olarak adlandırmışlardır. I. Dünya Savaşı’na kadar Marksist bir parti olan Almanya Sosyaldemokrat Partisi’nin 1891 Erfurt Programı’nın temel ilkeler bölümü Friedrich Engels’in kaleminden çıkmıştır.

Geçen yazımda düştüğüm not doğrudur, Almanya Komünist Partisi 1918 yılında Almanya Sosyaldemokrat Partisi’nden, Rusya Komünist Partisi/Sovyetler Birliği Komünist Partisi 1918 yılında, Lenin’in önderliğinde 1917 Büyük Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Rus Sosyaldemokrat İşçi Partisi’nden, Fransız Komünist Partisi de 1920 yılında Fransız Sosyalist Partisi’nden doğmuştur.

***

Genç okurum, “…çözüm yolu sadece proleterya diktatörlüğündedir,” diyor. Bu, 19. yüzyılın devrimci söylemidir. 20. yüzyıl tarihi çok sayıda örnekle bu söylemin hayata geçirilse bile başarı şansının olmadığını göstermiştir. Fakat sosyalizm 21. yüzyılda da insanlık için tek kurtuluş yolu olarak geçerliliğini korumaktadır. Ne var ki yaşadığımız yüzyılın sosyalizmi, bireylerin eşitlik, özgürlük ve demokrasi gereksinimlerine karşılık veren bir sosyalizm olacaktır.

2008-21 NASIL BİR SOSYALİZM? - 12.03.2008

Sosyalizm sözcüğünü duyanların sordukları ilk soru çoğunlukla, “Nasıl bir sosyalizm?” oluyor. Haksız da değiller, çünkü sosyalizmin ‘Sovyet sosyalizmi’, ‘Çin sosyalizmi’, ‘Küba sosyalizmi’ gibi çeşitli renkleri var. Bu farklılıklar olumlu ve olumsuz yanlarıyla farklı modeller oluşturuyorlar. Bizi burada ilgilendiren ise modellerden çok Marksist kuram ve bu kuramdan kaynaklanan saptamalar.

Önce altını çizelim: Sosyalizm, kapitalizmin bireyciliğine karşı verilen tek sosyal yanıttır, kapitalizmin temel çelişkisi olarak emek-sermaye çelişkisini gösterir, artı-değerin, kapitalistin emekçiyi sömürmesinin ürünü olduğunu ortaya koyar, doğayı ve sosyal olguları irdeleme yöntemi, şaşmazlığı tarih içinde kanıtlanmış olan diyalektik materyalizmdir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından kuramlaştırılan bu saptamalar bugüne kadar doğruluklarını korumuşlar, başka bir deyişle 150 yıldır burjuva düşünürleri bu görüşlerin yanlışlığını kanıtlamayı başaramamışlardır.

Karl Marx yapıtlarında emek-zaman, emek-sermaye, artıdeğer, ücret-kâr ve sınıf savaşımı konularını işlemiştir. Ona göre, sınıf savaşımı toplumu zorunlu olarak proleterya diktatörlüğüne götürecek ve sınıfların ortadan kalkmasıyla birlikte sömürüsüz, eşitlikçi-demokratik bir toplum düzenine geçilecektir. Marx, işçi sınıfı devriminin önce en gelişmiş kapitalist ülke olan İngiltere’de gerçekleşeceğini düşünürken, devrim, dolayısıyla da proletarya diktatörlüğü, 1917 yılında, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin önderliğinde, işçilerin ancak nüfusun yüzde 3’ünü oluşturduğu Rusya’da gerçekleşmiştir. Bir azınlık diktatörlüğü olan Sovyet rejimi ilk yıllardan itibaren, devrimin başarısında emeği geçmiş olan fakat çeşitli uygulamaları nedeniyle Bolşevik merkezi yönetime eleştiriler yönelten sosyalist kişilikler de aralarında olmak üzere muhalefete göz açtırmamıştır. 1924 yılında devrimin lideri Lenin’in ölmesi üzerine başa geçen Stalin’in döneminde muhalefet tümüyle tasfiye edilmiştir.

Daha sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi adını alan iktidar partisinin kadrolarından oluşan bürokratik diktatörlük uyguladığı tüm baskılara karşın ‘diyalektik materyalist’ kuramının öngördüğü gibi kaçınılmaz olarak kendi karşıtlarını yaratmıştır. Stalin’in 1953 yılında ölümünden üç yıl sonra yapılan 20. Parti Kongresi’nde Kruşçov’un partinin dizginlerini iyice ele geçirmesiyle birlikte Sovyetler Birliği’ni adım adım kapitalizme geri götürecek kadrolar iş başına gelmiştir.

1917 Ekim Devrimi ile kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, 1985 yılında Gorbaçov tarafından hayata geçirilen, altı yıl süren ve ‘Glasnost’, ‘Perestroyka’ gibi adlarla anılan reformların ardından 1991 yılının sonunda resmen dağıldı. Birliği oluşturan 15 devletten Letonya, Litvanya ve Estonya Batı’yla bütünleşti. Öbür 12 devlet ise bir araya gelerek ‘kapitalizm’ temelinde Bağımsız Devletler Topluluğu'nu oluşturdular.

74 yıllık Sovyetler Birliği tarihinden alınacak en önemli ders ‘muhalefetsiz sosyalizmin’ başarı şansı olmadığı gerçeğidir. Muhalefetsizlik, işçi sınıfı adına iktidara el koyan partiyi kısa zamanda bürokratik bir aygıta dönüştürmekte, her türlü doğrunun kendisinden kaynaklandığına inanan aygıt giderek toplumun geneli üzerinde rejime özgü bir diktatörlük olarak ortaya çıkmaktadır. Bu diktatörlüğün, Karl Marx’ın işçi sınıfı iktidarı bağlamında kullandığı ve sosyalizme geçiş süreci için öngördüğü/önerdiği ‘proletarya diktatörlüğü’ ile bir ilgisi yoktur. Tam tersine hem Sovyetler Birliği’nde hem de 2. Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa’da Sovyetler Birliği’nin desteğiyle kurulan ‘reel sosyalist’ rejimlerde komünist parti diktatörlükleri zaman içinde bu ülkelerde yeni bir egemen sınıf oluşturmuşlardır.

Ekim Devrimi’nin hemen ertesinde Almanya Sosyaldemokrat Partisi’nin program kuramcısı, Marksist düşünür Karl Kautsky, ‘proletarya diktatörlüğü ve demokrasi’ konusunda dostu Lenin’i uyarmış, fakat aldığı karşılık, ‘döneklik’ ile suçlanmak olmuştur (Bak.: Lenin, ‘Proletarya İhtilali ve Dönek Kautsky’). Ne var ki tarih son çözümlemede Lenin’i değil, ‘demokrasinin vazgeçilmezliğini’ savunan Kautsky’yi haklı çıkarmıştır. ‘Demokrasi sorunu’ bugün küresel kapitalizmin çekim merkezine dönüşmüş fakat hâlâ sosyalist olduğunu savlayan ve Komünist Partisi tarafından yönetilen Çin Halk Cumhuriyeti’nin de, Kore Halk Cumhuriyeti’nin ve sosyalist Küba’nın da temel sorunudur.

Toplumumuzda sosyal demokrasinin komünizmden bir sapma olduğuna ilişkin yanlış bir kanı vardır; tarihteki ilk Marksist partilerin sosyal demokrat adı altında kurulduğunu, komünist partilerin, 1. Dünya Savaşı öncesinden başlayarak sosyal demokrat partilerden doğduğunu buraya bir not olarak düşelim.



2008-20 NİÇİN SOSYALİZM - 09.03.2008


1980’li yıllarla birlikte dünyada hızla esmeye başlayan neo-liberal rüzgârlardan Türkiye de fazlasıyla payını aldı. Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’ya egemen olma, bölgenin petrol kaynaklarını ele geçirme planının bir adımı olarak yerli işbirlikçi generallerin tezgâhladıkları 12 Eylül 1980 Darbesi ve topluma dayatılan Anayasa ile ülkemiz küresel emperyalizme dilediğince at koşturup avlanabileceği bir avlak olarak hazırlandı.

1990’lı yıllarda ise, daha 1968 yılında Varşova Paktı ordularının Çekoslovakya’yı işgal etmelerinden sonra ‘ömrünün pek uzun olamayacağı’ anlaşılan ‘reel sosyalizm’ çöktü; Doğu Avrupa’nın ‘reel sosyalist’ ülkeleri birer ikişer yeniden kapitalizme geri döndüler. Bu çöküş ve geri dönüş, küresel emperyalizmin ‘sonradan türeme’ liberal destekçileri tarafından ‘sosyalizmin çöküşü’ olarak ilan edildi.

Oysa çöken, yıkılan sosyalist ideoloji değil, sosyalizm adına yola çıkmış, fakat giderek sosyalizmin ruhundan uzaklaşmış bir yönetim modeli, siyasal ve sosyal-ekonomik bir deneyimdi. Sovyetler Birliği’nde 70 yıl, öbür ‘reel sosyalist’ ülkelerde de 45 yıl süren bu deneyim, demokrasiyi dışlayan, insanların bireysel gelişmelerinin önünü tıkayan bu modelin, -adına sosyalizm de dense-, başarılı olamayacağını, toplum tarafından içselleştirilemeyeceğini; muhalefetsiz bir ‘sosyalizmin’ içinde kapitalizme geri dönüş filizlerini yeşerteceğini ortaya koydu. Nitekim, bu ülkeler rejim değişikliğinden çok kısa bir süre sonra küresel emperyalizme kolayca entegre oldular. Bugün, eski kapitalist ülkelerin en zenginleriyle yarışan eski ‘sosyalist’ dolar milyarderleri servetlerinin ilk birikimlerini ‘sosyalist dönem’de edindiler.

***

Hiç kuşku yok ki, Doğu Bloğu ülkelerinin kendi içlerine dönmelerinde, kendi içlerine döndükçe de ‘demokratik merkeziyetçilik’ adı verilen yönetim uygulamasının sürekli olarak ‘demokrasi’ aleyhine ve ‘merkeziyetçilik’ lehine işlemesinde emperyalizmin saldırgan politikalarının da bir payı vardı. Ne var ki ‘reel sosyalist’ yönetimler, bu saldırıların güçlü bir halk dayanışmasıyla göğüslenebileceğini, bunun da ancak özgür bireylerin özgür istençleriyle mümkün olabileceğini göremediler. Bu ülkelerin yönetimleri toplum üzerindeki baskılarını arttırdıkça halk içinde çeşitli muhalefet akımları ortaya çıktı ve bu akımlar, -Batı’nın da desteğiyle-, giderek güçlendi. Bu muhalif örgütlenmelerin önde gelen kişileri rejim değişikliği sonrasında yeni yönetimlerin liderleri olarak siyaset sahnesinde yerlerini aldılar.

Bu deneyimlerin ortaya koyduğu tüm olumsuzluklara karşın sosyalizmin temel ilke ve değerleri gibi kapitalizme ilişki eleştiri ve öngörüleri de geçerliliğini koruyorlar. Dün olduğu gibi bugün de insanlığın önündeki temel çelişki emek-sermaye çelişkisidir. İnsanların yaşadığı tüm acılar, yoksulluk, açlık, savaşlar, ekolojik yıkımlar bu temel çelişkiden kaynaklanmaktadır. Bu çelişki sürdükçe insanlığın acıları daha da derinleşecek, yoksulluk ve açlık daha da artacak, savaşlar daha kanlı, çevre/doğa yıkımları daha ölümcül olacaktır. Bu gerçekler Türkiye için de geçerlidir; bugün ülkemizde öne çıkan tüm önemli sorunların kaynağında da aynı çelişki vardır. Bu çelişkinin önemi kavranmadan ne Kürt sorunu ne işsizlik sorunu ne de sosyal güvenlik sorunu çözülebilir.

Sosyalizm bunun için gereklidir.

***

Kapitalizm, Türkiye’yi orta erimde altından kalkması çok zor görünen bir sosyal-ekonomik yıkıma götürmektedir. Ortada bu gelişmenin önünde duracak, bunu engellemeyi başaracak bir güç bulunmamaktadır. Türkiye bugün İslami-kapitalizmin sultası altındadır ve görünen odur ki, bu durum, uzunca bir süre değişmeyecektir.

Türkiye’de medya, sosyalist düşüncenin geniş toplum kesimlerinin gözünde bir seçenek olarak yer almaması için yıllarca büyük çaba harcadı. Sosyalizmin aldığı her darbe okur/izleyici kitlelerine kapitalizmin yeni bir zaferi olarak duyuruldu. Buna karşılık, son yıllarda sol’un Latin Amerika ülkelerinde kazandığı seçim zaferi sayısını Türkiye’de kaç kişi biliyor?

Latin Amerika toplumlarının başardıklarını biz niye başaramayalım?

Bunun için çalışacağız.



2008-19 YENİ BİR SOL PROGRAM - 05.03.2008

Sağcısı ve solcusuyla okumuş-yazmışlarımız çok daha önemli memleket meseleleri üzerine kafa yorduklarından olacak, Almanya Sosyaldemokrat Partisi (SPD) kongresi tarafından 28 ekim 2007 günü kabul edilen yeni ‘temel ilkeler programı’nın Türkiye’de sözünü eden pek olmadı. Oysa dünyanın en köklü ve en büyük sosyal demokrat partisi bu programıyla emperyalist küreselleşmeye karşı çıkacağını ilan ediyordu. SPD’ye göre 21. yüzyıl ya insanlara daha fazla refah, adalet ve demokrasi getirecek toplumsal, ekolojik ve ekonomik gelişmelerin ya da korkunç paylaşım savaşları ile dizginlerinden boşanmış şiddetin yüzyılı olacaktı.

Yeni program 1959 Bad Godesberg ve 1989 Berlin programlarından faklı olarak ‘temel değerler’ bölümünde ‘demokratik sosyalizm’e şu cümlelerle yer veriyor:

“Bizim tarihimiz, temel değerlerimizin gerçekleştiği özgürlerin ve eşitlerin toplumu demek olan demokratik sosyalizm düşüncesi tarafından belirlenmiştir. Bu düşünce, yurttaş haklarının, siyasal, toplumsal ve ekonomik temel hakların tüm insanlar için güvence altına alındığı, tüm insanların sömürüden, baskıdan ve şiddetten arınmış, yani toplumsal ve bireysel güvencelere sahip bir hayat sürdürebilecekleri bir ekonomi, devlet ve toplum düzenini öngörmektedir. Sovyet modeli devlet sosyalizminin sonu demokratik sosyalizm düşüncesini yanlış çıkarmamış, tam tersine sosyal demokrasinin temel değerlere yönelimini etkili bir biçimde onaylamıştır. Demokratik sosyalizm, bizim için özgür, adil ve dayanışmacı bir toplum vizyonu olarak geçerliliğini korumaktadır. Bizim davranış ve tutumumuzun dayandığı ilke sosyal demokrasidir.”

Programda belirtilen Alman sosyal demokrasisinin kaynakları arasında Almanya işçi hareketinden çıkarılan deneyimlerin ve Karl Marx’ın toplum analizinin de yer aldığını bir not olarak buraya düşüyorum.




Daha önceki yazılarımda da altını çizmiştim, bir ideoloji ancak kendisine seçenek oluşturan bir başka ideoloji tarafından karşılanabilir. İslam’ın da egemen olduğu toplumlar için belli bir yaşam biçemi öngören, kendinde hayatın her alanına müdahale etme yetkisi gören bir ideoloji/dünya görüşü olduğunu biliyoruz; bunu da giderek daha yoğun bir biçimde yaşıyoruz. İslam’ın dayandığı zemin kapitalizmdir; milliyetçiliğin de. O zaman kendimize soralım: Elimizde İslam yayılmacılığına/kadrolaşmasına karşı durabilmek için başvuracağımız hangi seçenek vardır?

Benim aklıma sosyalizmden başka bir seçenek gelmiyor. O halde kollarımızı sıvayıp 21. yüzyıl Türkiye’sini kucaklayacak, bizi özgürleştirecek, her türlü sosyal belanın üreme kaynağı olan kapitalizme karşı geleceğimizi güvence altına alacak ‘evrensel’ fakat ‘Türkiye’ye özgü’, ‘farklı’ bir sosyalizmi kurmak için yola koyulmak gerekiyor, diye düşünüyorum.

Nasıl bir sosyalizm? Bunu biz belirleyeceğiz, bunu geleceğe ilişkin hayallerimiz belirleyecek.

‘Sosyalist modeller’ dönemi 1980’li yılların sonunda yoksul insanlığa büyük acılar yaşatarak sona erdi; bundan dersler çıkardık, bir ülkenin sosyalizminin bir başkasına örnek oluşturamayacağını öğrendik. Kendi sosyalizmimizi kendimiz kuracağız, kendi modelimizi yaratarak.

Önce tartışacağız, çok tartışacağız, Türkiye’nin dört bir yanında, üçer kişi, beşer kişi tartışacağız, on kişi olduk mu sevineceğiz, fakat ‘bir an önce kitleselleşelim’ düşüncesine beyinlerimizi uzunca bir süre kapalı tutarak.

Yine oldukça uzun bir süre ‘iktidar kurdunun’ beyinlerimize girip bizi yoldan çıkarmasına izin vermeyeceğiz.

Türkiye’de irili ufaklı birçok ‘sol’, ‘sosyal demokrat’, ‘sosyalist’ parti var; ne var ki bir partinin sol, sosyal demokrat ya da sosyalist olması için bu kavramlardan birini kendine yakıştırmış olması, gerçekten de ‘öyle’ olması için yeterli değil. Bu partilere karşı uzaklık-yakınlığımızı oluşturacağımız ‘ortak bilinç’ belirleyecek.

Latin Amerika’da bir süredir umutları yeşerten sol rüzgârlar esiyor. O toplumların başardığını bizler niçin başarmayalım? Üzerinde düşünmeye değmez mi?


(Fotoğraf: Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez ve Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales)

2008-18 DÜŞÜNCE SERÜVENİ - 02.03.2008

Bu yazımda, yabancısı olan okurlarımı Belçikalı kadın felsefeci Isabelle Stengers ile tanıştırmak istiyorum. Stengers, düşünce serüveninin, ‘bir umut serüveni’ olduğuna inanıyor. Bundan, bizi umutsuzluğa iten onca nedene rağmen ‘yaratıcı girişim’ olarak serüveni kastediyor. Ona göre umut, ‘olasılık’ (ihtimal) ile ‘olanaklılık’ (imkan dahilinde olmak) arasındaki farktır; olasılığı izleyecek olursak umuda yer kalmayacaktır, çünkü onun bize verebileceği tek şey ancak içinde bulunduğumuz durumdan çıkarsayacağımız ‘hesaplanmış bir beklenti’ olacaktır. ‘Düşünmek’ ise olasılığa karşı olanaklılığı yaratmaktır. O halde ‘düşünmek’, herhangi bir şey için ya da hesaplanmış bir beklenti için beslenen umut anlamına değil, bir varoluş olanaklılığını hissetmek ve onu sözcüklere dökmek anlamına geliyor.

***

‘Hesaplanmış beklenti’ insanın yaratıcılığının önünü kesiyor, böyle bir beklenti içinde olanlar ‘olmamış, daha yaşanmamış bir geleceği’ hayal etmekte zorlanıyorlar, çünkü insanın tasavvur gücünün sınırları yaşadıklarıyla/bildikleriyle belirlenmiştir. Somutlaştıralım: Cumhuriyet Halk Partisi, 1946 genel seçimlerinden bu yana hiç tek başına iktidar olamamıştır. Bunun nedenleri üzerinde geçen yazılarımızda durduk, ama bir kez daha yineleyelim. CHP, özü itibariyle ve çok partili hayata geçildiği 1945 yılına kadar ‘devletle özdeşleşmiş’, hedef seçmeni kentliler olan bir siyasal partidir; kırsal, CHP’yi, parti müfettişlerinin ‘vali’ olarak atandıkları ‘baskıcı devlet partisi’ döneminde tanımış, benimsememiştir, siyasal tercihi hep muhafazakâr-popülist partilerden yana olmuştur. Bu partiler, politikalarında köylü kitlelerinin dinsel duygularını kışkırtan söylemlerini yoğunlaştırdıkça kırsalda daha da güçlenmişlerdir. Aynı durum, büyük kentlere yerleşen kırsal göçmenlerin yaşadıkları bölgelerdeki siyasal ilişkiler için de geçerlidir. Örneğin, Bülent Ecevit’in büyük kentlerin varoşlarına yönelik uyguladığı ‘sol popülist’ politikaların da görece başarısı kısa sürmüş, bu yerleşim bölgeleri gettolaştıkça bir süre sonra dinci-muhafazakâr partilerin ‘sürekli/kalıcı’ oy depolarına dönüşmüştür.

Baştaki iktidarın uygulamalarından hoşnut olmayan muhalif kitlelerin önemli bir kesimi CHP’ye yönelik bir beklenti içindedir. Dinsel muhafazakârlık başat üstyapı olarak kapitalist altyapı üzerinde gelişip kurumlaştıkça CHP’nin işi daha da zorlaşmaktadır. CHP’den bir ‘seçim zaferi’ beklentisi içinde olan seçmenlerin her seçim sonrası düş kırıklığına uğramalarının nedeni budur, ‘beklenti hesabı’ tutmamaktadır. Türkiye’nin kendine özgü koşulları, -kaba tanımıyla-, ‘altyapıda kapitalist, üstyapıda feodal’ olma durumu varoldukça bu hesabın orta değil, uzun vadede de tutması nesnel olarak olanaklı görülmemektedir. Bu, -eğer düşünülüyorsa-, CHP’de bir lider değişikliği ile çözülebilecek bir sorun olmanın da çok ötesindedir.

***

Adalet ve Kalkınma Partisi, sağ kulvarda rakibi olan Anavatan Partisi ve Demokrat Parti’yi eritip seçmenlerini kendi oy dağarcığına ekleyerek kitleselleşmiş, aynı zamanda da İslam’dan kaynaklanan ideolojisini korumuş, hatta daha da geliştirmiştir. Bilindiği gibi İslam, Müslümanların siyasal davranışları gibi yaşam biçimlerini de belirleyen bir ideoloji, bir dünya görüşüdür.

Bu noktada tartışılması gereken şey, ideolojik bir güç karşısında, ideolojik zemine dayanmayan siyasal örgütlenmelerin alışılageldik yöntemlerle başarı şanslarının olup olmadığıdır. Örneğin, AKP, muhafazakâr bir parti olmanın ötesinde siyasal/ideolojik referanslarını İslam dininden alan bir örgüttür. İslam ise, -birçok kez yinelediğimiz gibi-, her türlü reforma kapalı, dönüştürülemeyen, değiştirilemeyen fakat kendinde hayatın her alanına müdahale etme hakkını gören bir dogmalar bütünüdür. İslam ülkeleri dışında yeryüzünde bu tür siyasal örgütlenmelerin başka örneklerine rastlanmamaktadır. Dolayısıyla AKP karşısındaki siyasal muhalefet Türkiye’ye özgü bu sorunsalın yine Türkiye’ye özgü yaklaşım ve yöntemlerle üstesinden gelmek zorundadır.

Belçikalı felsefeci Isabelle Stengers’in önerisi burada önem kazanmaktadır: Gün, ‘düşünmek’, ‘yaratıcı girişimlerde’ bulunmak günüdür. Hiçbir sonuç getirmeyeceği belli olmuş ‘hesaplanmış beklentileri’ bir yana bırakıp ‘olasılığa karşı olanaklılığı yaratmaktır’. Umut serüveni ancak böyle başlayabilir.

Tartışmayı sürdüreceğiz.




2008-17 DİN VE DİNDARLIK - 27.02.2008

Din, bir dogmalar bütünüdür. İnsanın, çaresiz kaldığı durumlarda kendine benzemeyen, kendinden olmayan doğa-üstü bir varlığa sığınma gereksiniminden doğmuştur. Dogma olan her düşüncenin, her sözün belirleyici temel özelliği ‘değiştirilemez’ olmasıdır. Örneğin, İslam’ın temel kaynağı olan Kuran’ın tek sözcüğü, tek noktası, tek virgülü bile değiştirilemez. İnanç sahipleri Kuran’da yazılan her şeyi tartışmasız kabul etmekle, Kuran’da bildirilen her şeye inanmakla, Kuran’da verilen buyruklara sorgulamaksızın itaat etmekle yükümlüdürler.


Dinde ‘pazarlık’ yoktur; kişi, din’i kendi kafasınca yorumlayamaz. Kuran’da yazılanların gerçekliğinden kuşku duymak, İslam’ı reforme etmeye (dönüştürmeye) kalkışmak büyük bir günahtır. Salt, ‘Elhamdüllah Müslümanım’ demenin Allah katında geçerliliği yoktur; kişinin Müslüman olup olmadığını İslam’a olan mutlak inancı ve bu inancı doğrultusundaki davranışları belirler. Eğer Kuran’da kadının örtünmesi emredilmişse Müslüman kadın örtünmek zorundadır. Eğer Kuran’da alkollü içki içmek yasaklanmışsa Müslüman, alkollü içki içmeyecektir. Eğer Kuran’da domuz eti yemek haram sayılmışsa, Müslüman domuz eti yemeyecektir.



Sözgelimi, bir kadın çıkıp da ‘çağdaşlık’ adına ‘Ben örtünmem, istersem bikini de giyerim, içki de içerim, sırasında domuz salamı da yerim’ dedikten sonra gene de Müslümanlık iddiasındaysa, bunun ilahi katta hiçbir değeri olamaz.

Kuran, belli kurallar çerçevesinde erkeğe, eşini döverek cezalandırmak hakkı tanımıştır. Dolayısıyla Müslüman erkek belirlenen kurallara uygun bir biçimde eşini döverken, bunu engellemeye çalışmak Allah’ın tanıdığı bir hakkı engellemek olmanın yanı sıra günahtır da. İnsan hakkının, Allah’ın kullarına tanıdığı hakların karşısında hiçbir değeri yoktur. İnsanın hakkı, Allah’ın hakkıyla eşit tutulamaz.

Kısacası, eğer Kuran, İslam’ın tartışılamaz, değiştirilemez, dönüştürülemez temel kaynağı ise her Müslüman Kuran’ın emirlerine harfiyen uymak zorundadır; aksi halde o kişinin Müslümanlığı kuşku götürür. Dinsel inanç bir bütündür, mutlaktır, dolayısıyla ‘yarım inançlılık’, ‘çeyrek inançlılık’, ‘kendince inançlılık’ diye bir şey yoktur, olamaz. Din, buna izin vermez!

Yeri geldiğinde Türkiye’deki Müslümanların genel nüfusa oranı % 99 olarak ifade edilmektedir. ‘Hepimiz Müslüman’ız’ söylemi toplumun büyük çoğunluğunda kabul gören bir söylemdir. Ne var ki bu söylem gerçeği yansıtmamaktadır, kesinlikle doğru değildir. Eğer bir Müslüman’ın dinsel kimliğini, onun Kuran’ın buyruklarına uyup uymadığı belirliyorsa, İslam’ı mutlak ve bir bütün olarak kabul eden bir mümin ile alkollü içki içmekte, tesettüre uymamakta, Kuran’ın buyruklarını sorgulamakta bir beis görmeyen, fakat yine de Müslümanlık iddiasında olan insanların imanları karşılaştırılabilir mi?

Kabul edelim, Türkiye bu yanıyla bir ‘yarım inançlılar’, ‘çeyrek inançlılar’, ‘kendince inançlılar’ ülkesidir. Özünde Kuran hükümlerince Müslüman olmayan milyonlarca insan, ancak sosyologların, psikologların uğraş alanlarına giren nedenlerden ötürü kendilerini ‘Müslüman’ olarak tanımlamak zorunda hissetmektedirler. Sonuçta, ‘Türkiye’de nüfusun yüzde 99’u Müslüman’dır’ gibi hiçbir gerçekliği olmayan bir söylem, bir efsanedir.

Oysa laiklik kişiye, hiçbir dine bağlanmama hakkını da tanır. Laik devlet, inançlı yurttaşları gibi hiçbir dinsel inanca bağlı olmayan yurttaşlarının da haklarını gözetmek, korumak, onların bu haklarını güvence altına almak zorundadır. Bu ülkede dinsel bağlamda ‘mahalle baskısı’ diye bir etkileme varsa, bu baskıdan en fazla inançsızlar etkilenmektedir.

Sünni-Hanefi Müslümanlık, kendinde toplumsal ve bireysel hayatın her alanına müdahale etme hakkını gören bir ideoloji, toplum ve insanlar için belli bir yaşam biçemini öngören bir dünya görüşüdür. Uzunca bir süredir, Sünni-Hanefi ideolojinin toplumun geniş kesimlerinde egemenlik kurduğu bir süreci yaşıyoruz; bu süreç giderek hızlanmaktadır. Bu sürecin, ‘biz de Müslüman’ız’ diyerek kırılmasına olanak yoktur. Eğer karşımızdaki bir ideoloji, bir dünya görüşü ise ona ancak ideolojik bir seçenekle, karşıt bir dünya görüşüyle karşı konulabilir. Bunun için de her şeyden önce bireylerin kendilerini korkularından arındırarak özgürleşmeleri gerekir. Özgür insan, ‘ne ise, o olduğunu’, dindarsa ‘dindar’, dinsizse ‘dinsiz’ olduğunu söyleyebilme yürekliliğini gösteren, herkesten önce kendi kendisine karşı ‘doğru’ olan insandır. Olandan, yaşanandan farklı olan bir geleceği ancak özgürleşmiş insanlar kurabilirler.

Umut, özgür insandadır.

2008-16 OLMAYANI DÜŞLEMEK - 24.02.2008

Yaşanmış olan düşlenir mi? Doğal ki düşlenir, fakat bu duygu daha çok ‘nostalji’ dediğimiz geçmişe olan özlemin hayalleştirilmesidir. Kişi, güncel yaşamındaki olumsuzluklar arttığı ölçüde daha önce bizzat yaşamış olduğu görece dingin, huzurlu hayatını, o hayatı hazırlayan koşulları özlemeye başlar. Ne var ki yaşadığı olumsuzluklar, içinde bulunduğu zor koşullar insanı bizzat yaşamadığı, kendinden önce yaşanmış olduğunu varsaydığı ‘senaryolaştırılmış’ bir geçmişi özlemeye de yönlendirir. İnsanlar kendilerinin bizzat yaşamadıkları bir geçmişi özlemeye başlarlar. Sıkça duyduğumuz ‘İstanbul nostaljisi’, ‘köy nostaljisi’ gibi. Bu örneklerden yola çıkacak olursak, ‘Beyoğlu’na, İstiklal Caddesi’ne çıkarken saygın beyefendilerin giydiği takımlar, başlarındaki fötr şapkalar ya da tayyörlü zarif hanımefendiler’ öne çıkarken, o zamanlar aynı caddeye çıkan sokakların başında nöbet bekleyen üniformalı görevlilerin kentin yoksullarını ‘hırpani kılıklarına’ bakıp geri çevirdikleri unutulur. Senaryolaştırılmış geçmiş kötülükleri gizler, sözgelimi, ‘hep iyi, erdemli, çalışkan insanların yaşadığı cennet parçası köylerde’ ne tahsildar, ne jandarma, ne de ağa baskısı vardır.

***

Geçmişe özlem kuşkusuz insani bir duygudur, ne var ki geleceğin düşlerine kaynak oluşturamaz. Çünkü geleceğe ilişkin tasarılar henüz var olmayanı, yaşanmamış olanı düşlemekle oluşmaya başlar. Sanırım, bugünlerde en büyük gereksinimiz yaşanacak bir geleceği tasavvur etmektir. Yaşadıklarımızı, bize yaşatılanları hak etmediğimize, daha güzel, daha aydınlık, daha huzurlu bir hayata layık olduğumuza inanıyoruz. Fakat unutmamalıyız ki hak etmediğimiz hayat koşullarıyla karşı karşıya kalmamızda az ya da çok, ama mutlaka kendimizin de bir payı vardır. Bugün bizi ürküten, korkutan, endişelendiren koşullar bir gecede oluşmamıştır.

Bugün en büyük korkumuz Türkiye’nin bir din devletine dönüştürülmesidir. Ne var ki bu tehlike bir anda, birdenbire ortaya çıkmamıştır, tam tersine çok uzun bir siyasal sürecin sonucudur. Dolayısıyla bu sürecin işlemesinde, bu noktaya gelinmesinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın, Serbest Fırka’nın kapatılmalarını bir ‘demokrasi ayıbı olarak vazedenlerin’, Demokrat Parti’nin iktidara geçmesini ‘beyaz devrim’ olarak görenlerin, Adalet Partisi’ni, Anavatan Partisi’ni oylarıyla destekleyenlerin, Adalet ve Kalkınma Partisini ‘Müslüman-demokrat/muhafazakâr-demokrat’ bir siyasal yapı olarak değerlendirenlerin payları vardır. Fakat olan olmuştur, tarihin tekerleklerini geri çevirme olanağımız yoktur, buna karşın geçmişe nesnel bir pencereden bakmayı başarabilirsek farklı bir gelecek tasarlarken geçmişten çıkaracağımız önemli dersler vardır.

Son zamanlarda kimi okurlarımdan Türk Silahlı Kuvvetlerinin üzerlerinde hayal kırıklığı yarattığına değinen mektuplar alıyorum. Parlamenter demokrasiden umudunu keşmiş bir kesim, TSK’nın ‘kurtarıcılık görevini’ anımsamasını, ‘bizi’ içinde bulunduğumuz durumdan çekip çıkarmak yolunda ‘bir şeyler’ yapmasını istiyor. Bu ‘yanlış özlemler’ toplumumuzun içinde evrensel demokrasiyi özümseyememiş insanların hâlâ varolduğunu gösterdiği gibi çoğumuzun siyasal davranışlarına egemen olan ‘kolaycılığı’ da ortaya koyuyor.

***

Özgürlük, insan hakları, demokrasi gibi çağdaş hayatın olmazsa olmazı değerlerinin uzun erimli savaşımlarla kazanıldığını tarih bize öğretiyor. Kabul edelim ki bugün sahip olduğumuz bu evrensel değerler topluma, uğrunda savaşım vermeksizin günün iktidar sahipleri tarafından altın tepsiler içinde sunulmuştur. İnsanlar, uğrunda savaşım vermedikleri değerler başka iktidar sahipleri tarafından geri alınırken karşı koymazlar; çünkü bu doğrultuda bilinçlenme süreci yaşamamışlardır. Örneğin, 27 Mayıs 1960 Darbesi’nin 1961 Anayasası ile topluma kazandırdığı özgürlükler, demokratik ve sosyal haklar, otuz yıl sonra başka bir darbenin, 12 Eylül 1980 Darbesi’nin uygulayıcıları tarafından 1982 Anayasası ile geri alınırken, toplum karşı koymak bir yana, bu Anayasa’ya yüzde 92’lik ezici bir çoğunlukla kabul oyu vermiştir.

Bugün, Cumhuriyet’in en temel taşlarından biri olan laiklik yerinden oynatılmaya çalışılıyor. Yaklaşık 25 milyon olan yetişkin nüfusumuzun yüzde 3’ü bile bulmayan kesimi alanlara çıkarak bu gerici gidişe ‘Dur!’ demeye çalışıyor. Yeter mi? Sanmıyorum. Örgütsüz savaşım sabun köpüğü gibidir.

O halde, olmayanı düşlemenin önünü açabilmek için başka şeyler yapmak gerekmiyor mu?


2008-15 ÖZGÜRLÜK - 20.02.2008

Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti, türbanın bir 'dinsel-siyasal simge' olduğunu Başbakan'ın ağzından dünyaya ilan etmese ve genç kızların üniversitede başlarına türban bağlamasının bir 'anayasa sorunu' olduğunda direnmese en köktenci karşıtları bile türbanın üniversiteyle sınırlı kalması koşuluyla soruna bugün olduklarından daha hoşgörülü yaklaşabilirlerdi. Fakat hükümet, bunu bir güç gösterisine dönüştürünce tartışmalar çığırından çıktı, insanların kafasında haklı kuşkular oluştu. Şu sıralar özellikle okumuş yazmışlar arasında türbanın, 'özgürlükler' çerçevesinde ele alınıp alınmaması gerektiği tartışılıyor.

Sorunun yanıtı hiç de zor değildir; bir giysi, bir giysi aksesuvarı ya da belli bir giyim biçimi insanların özgür istençlerine bağlı bir seçim olduğundan hiç kuşkusuz bireysel özgürlükler çerçevesinde ele alınmalıdır. Bireylerin seçimleri, dinsel inançlarından kaynaklanıyor da olsa aynı yanıt geçerlidir. Ne var ki Türkiye gibi çokkültürlü/ çokinançlı toplumlarda bu çerçevenin yasalarca daraltılması olağandışı bir durum değildir. Her dinin/inancın kutsal kabul edilen simgeleri vardır. Bu simgelerin çıkış kaynağı geleneklere göre de olabilir.

Örneğin, Yahudi erkekler başlarında Tanrı'ya saygı nedeniyle 'kippa' taşırlar. Yezidilik de bir inançtır; bu inanç sahiplerinin kutsal simgesi 'melek tavus' tur, beyaz giysi de temizliği simgelemektedir. Alevilerde başı çevreleyen kırmızı bandana takmak bir gelenektir. Ortodokslar aileden biri öldüğünde bir yıl yas tutarlar ve bu süre boyunca siyah giysilerle dolaşırlar. Tüm Hıristiyan kadınlar ve kızlar için boyunlarında haç taşımak bir gelenektir, buna ruh dinginlikleri için önem verirler.

Toplumu çok inançlı bir ülke olan Türkiye'de bu örnekleri çoğaltabiliriz.

***

Bir üniversite düşünelim: Kız öğrencilerin büyük bölümünün başı açık, bir bölümü türbanlı, ufak bir bölümü göğsüne renkli 'tavus' motifi işlenmiş, tepeden tırnağa beyaz giysiler içinde; azımsanmayacak bir bölümünün başında kırmızı bandana var, bir bölümü boynunda haç taşıyor, bir bölümü de karalar içinde... Bir bölüm çember sakallı erkek öğrencinin kafasında takke var, bir bölümünün kippa, bir bölümünde de yine kırmızı bandana...

Eğer üniversitede özgürlük, Başbakan'dan YÖK Başkanı'na üst düzey yetkililerin ağız birliğiyle ileri sürdükleri gibi bir yanıyla bireylerin din kaynaklı giysi ya da aksesuvar seçimlerinde dilediğince davranabilmeleri ise bu niçin yalnızca Müslüman-Sünni kız öğrencilere, üstelik de anayasanın 'özel' güvencesi altına alınan bir hak olarak sınırlı tutuluyor?

Eğer anayasada ifade edildiği biçimiyle her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı yasalar önünde eşit ise dinsel inanç kaynaklı giysi özgürlüğü neden bu ülkenin Alevi, Yezidi, Ortodoks, Süryani, Katolik, Yahudi ve diğer inançlardan yurttaşlarına tanınmıyor? Bu nasıl bir hukuk anlayışıdır? Bu uygulama, 'çoğunluk diktatörlüğüne doğru atılmış bir adım' olarak adlandırıldığında AKP'liler, MHP'liler, kimi DTP'lilerle herkesten fazla 'özgürlükçü' olmalarıyla ün yapmış 'aydınlar' niçin öfkeleniyorlar?

Siyasal rejimler, çoğunluğa karşı azınlıkların hak ve özgürlüklerini sağlayıp korudukları sürece 'demokrasi' olarak anılmaya hak kazanırlar. Öyle değil mi?
***

Kimse, bu satırların yazarının dinsel teşhir yarışlarının yaşanacağı kaotik bir üniversiteyi hoşgörüyle karşıladığı/karşılayacağı sanısına kapılmasın. Burada üniversitelerimizin içine sürükleneceği olası çatışma ve huzursuzluk ortamına dikkat çekmeye çalışıyorum. Biliyoruz ki, eşitlik kuralı umursanmadan bir gruba tanınan hak, öbür gruplar için belli başlı bir kışkırtma/provokasyon nedenidir. Üniversitelerin kantinlerinde, koridorlarında, dersliklerinde 'Vay şeytan tapıcılar!' , 'Vay Kızılbaşlar!..' diye atılacak naraları şimdiden duyar gibi oluyorum.

Sivas'ta, Madımak Oteli'nden yükselen alevler belleklerimizden silinmedi henüz.

Özgürlük adına bir çatışma ortamı yaratmanın kimseye bir yararı yoktur, olmayacaktır. 'Başa türban takmakla laiklik tehlikeye girer mi?' Toplumun geniş kesimlerinin laikliği içselleştiremediğinin açık olarak görüldüğü, Başbakan'ının, 'Türban siyasal simgeyse simge, ne var bunda?' mantığından kurtulamadığı bir ülkede girer. Dolayısıyla dinsel simgelerin üniversitelerde de, kamusal alanlarda da yeri olmamalıdır.

Sahip olduğumuz kısıtlı özgürlükleri de yitirmek istemiyorsak tabii.

2008-14 'UMUT İLKESİ' - 17.02.2008

Okurlarım, on yıldır Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşe yazılarımın yanı sıra yayımlanmış kitaplarımdan da tanıyorlar beni; büyük bölümü değil, ama azımsanmayacak sayıda okurum yaşam serüvenimi de biliyor.

1963 yılında öğrenim yapmak üzere Almanya’ya, Tübingen Üniversitesi’ne gidişim, yaşam serüvenimde bir kilometre taşı, bir dönüm noktasıydı. Orada, dört sömestre döneminin yaşayan en büyük Marksist filozofu kabul edilen Ernst Bloch’un konuk öğrencisi oldum. Bu, 20 yaşında, hayatı anlamaya meraklı bir gencin başına konabilecek en büyük talih kuşuydu. 1885 doğumlu hocamız, ‘somut ütopya’nın filozofuydu. Hitler döneminde yurttaşlıktan çıkartılmış, yaşamının uzunca bir bölümü nasyonal-sosyalizme karşı mücadeleyi sürdürdüğü İsviçre’de, Avusturya’da, İtalya’da, Çekoslovakya’da sürgünde geçmişti. 9 mart 1939 günü Alman ordusu Prag’a girmek üzereyken Yahudi asıllı Polonyalı eşi ile birlikte 1948 yılına kadar kalacağı Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. 1948 yılında Alman Demokratik Cumhuriyeti (ADC) topraklarında kalan Leipzig Üniversitesi’nden öğretim üyeliği önerisi alınca sosyalizmi inşa etmek çabasında olan bu ‘yeni’ Alman Cumhuriyeti’ne yerleşti. 1955 yılında ADC Ulusal Ödülü’nü aldı, aynı zamanda Alman Bilimler Akademisi’ne kabul edildi. Bu, Bloch’un aynı zamanda ‘devlet filozofu’ olarak tanınması anlamına geliyordu.

1956 yılında Macaristan’da gerçekleşen halk ayaklanması, özgürlükçü bir sosyalizmi savunan Bloch ile iktidardaki Sosyalist Birlik Partisi’nin arasını açtı, bir yıl sonra üniversitedeki görevine son verildi. 1961 yılında Berlin Duvarı yapılırken Batı’da bir gezideydi, ADC’ye geri dönmedi. Tübingen Eberhard-Karls Üniversitesi’nin önerisini kabul ederek konuk profesör olarak göreve başladı. 1967 yılında Alman Yayıncılar Birliği’nin ‘Barış Ödülü’nü aldı, kendisine Zagrep, Sorbon, Tübingen üniversiteleri tarafından onur doktorası verildi. 4 ağustos 1977 yılında 92 yaşında yaşama veda ettiğinde binlerce öğrencisi onu ellerinde meşalelerle ebedi uykusuna uğurladı.

Ernst Bloch, yanlışlarından öğrenen, bunu da açık yüreklilikle paylaşan bir düşünürdü. Örneğin, Sovyetler Birliği’nde rejim karşıtı sosyalistlere karşı açılan 1934 Moskova Davaları’ndaki yaklaşımı Stalincilerden yana olmuştu, 1956 yılında Macaristan’da rejime karşı başlayan halk ayaklanmasında muhalefetin yanında yer alması ise bir bakıma bu ‘Ortodoks’ geçmişinin özeleştiriydi. Düşüncelerindeki bu önemli değişimi Tübingen’de bize okuttuğu ve daha sonra kitap olarak da yayımlanan ‘Tübingen Felsefesine Giriş’ (Einleitung in die Tübinger Philosophie) başlıklı ders notlarında okumak olasıdır.

Geçen yılın sonunda Ernst Bloch’un ‘Umut İlkesi’ adlı başyapıtının 1. cildinin İletişim Yayınlarından çıktığını duyunca çok heyecanlandım, hemen aldım. Kitabın Almanca orijinalini yıllar önce okumuştum; fakat felsefeyi kendi dilinde okumanın bambaşka bir tadı var. 1. cilt 840 sayfa; bu kalınlıkta, üstelik de dili ağır bir felsefe kitabını çevirmek büyük çaba isteyen bir iş, fakat Tanıl Bora bu işin üstesinden mükemmel gelmiş, kendisini yürekten kutluyorum.

‘İyimserliğin filozofu’ olarak da bilinen hocam, Türkiye’nin sürüklenmek istediği siyasal, sosyal ve kültürel karanlığın gölgelediği umutlarımı yeniden ışıklandırdı, kararan umutlarımı yeniden yeşertti. Tanıl Bora, Ernst Bloch hakkında yazdığı giriş yazısında hocamın düşüncelerini şöyle özetliyor: “Ona göre insanı belirleyen temel güdü açlıktır: maddî ve manevî açlık, yani Halihazır olanla yetinmeme, daha iyisini düşleme… Henüz mevcut olmayan (henüz bilincinde de olunmayan) ama pekâlâ reel olarak Mümkün’ü düşlemek ve o düşün peşinde harekete geçmek, bizzat maddî bir kuvvettir onun nazarında.”

Umut üzerine düşünmemi bu yaklaşım tetikledi. ‘Henüz olmayan’ın üzerinde düşünmeye başladım. Bu yaklaşım doğal ki geri dönüp ‘olan’a, ‘yaşanmış’a bakmayı da gerektiriyor. Gördüm ki beynimde öngördüğümden çok daha fazla çöpleşmiş ‘bilgi’ birikmiş; kullanım değeri içermeyen, insanın beynini daraltmaktan başka işe yaramayan, hayatta karşılığı olmayan bir sürü ‘malûmat’. ‘Umut Yazıları’ bir bakıma beynimi çöplerden arındırma çabalarımın bu köşeye yansımalarıdır. Bu süreci okurlarımla değil de kimlerle paylaşacağım?

Çöplerden arındıkça mutlu oluyorum, çünkü bu süreç düşünsel dünyamı zenginleştiriyor. Bambaşka bir geleceği hayal edebilmek güzel bir duygu.

2008-13 İSLAM, MODERNİTE VE TÜRBAN - 13.02.2008

Önemli bölümü soldan dönme liberal aydınlar nicedir türbanı savunuyorlar, bunu ‘modernite’ adına yapıyorlar. Türkiye’de kapitalizmin/sanayileşmenin gelişmesiyle birlikte genç kızlar, toplumsal anlamda özgürleşip bireyselleşmişler ve kendi özgür seçimleriyle taşralılığı çağrıştıran ‘anadan görme’ başörtüsünü atıp yerine, daha ‘modern’ görünüşlü türbanı kullanmaya başlayınca bu örtünme biçimi ‘modernitenin simgesi’ olmuş. Ne istediklerini, ne yaptıklarını bilen, attıkları her adım bir hesaba dayanan dinciler, türban savunucusu liberallere içlerinden gülüyorlar.

‘Modernite’ nedir, bakmakta yarar var. Basit tanımlamasıyla ‘modernite’, düşünsel gücünü 18. yüzyılın Aydınlanma felsefesinden alan, aklı ve insanı merkez olarak kabul eden, sosyal hayatı rasyonalize eden, dolayısıyla din olgusunu geri plana iterek laikliği/sekülerizmi öne çıkartan bir çağdaşlaşma sürecidir. Çıkış kaynağı Karl Marx’a göre kapitalizm, sosyolog Emile Durkheim’a göre sanayileşmedir. Başka bir sosyolog, Max Weber ise teknoloji ve rasyonalizasyonu öne çıkartmıştır. Kısaca söylemek gerekirse ‘modernite’, düşünsel zemin olarak Aydınlanma Çağı’na, siyasal olarak Fransız Devrimi’ne, ekonomik olarak da Sanayi Devrimi’ne dayanır.



Görüldüğü gibi burada ortak payda kapitalizmdir. Batı’da kapitalizm gelişip feodal üretim ilişkileri çözüldükçe, feodalizmin üst yapı kurumu olan Hıristiyanlık güç yitirmeye başlamış, giderek süreç içinde siyasal, toplumsal ve ekonomik yaşamdan elini ayağını çekmiştir. ‘Modernite’ bu bağlamda ‘ilâhi’ gücün ‘dünyevi’ hayat üzerindeki etkisinin kural olarak son bulmasıdır.

Türkiye de başat üretim ilişkileri açısından, -ileri bir sanayileşme düzeyine sahip olmamakla ve bölgesel feodal yapıları barındırmakla birlikte-, kapitalist bir ülkedir. Ne var ki Türkiye’de altyapı-üstyapı ilişkileri 1940’ların ikinci yarısından itibaren Batı’dakinin tam tersine bir gelişme göstermiş, kapitalizm geliştikçe ülke genelinde cami sayısı artmış, din eğitimi yaygınlaşmış, din’in siyasal, toplumsal, kültürel ve ekonomik yaşam üzerindeki etkisi güçlenmiştir. İmam Hatip Okulları/Liseleri bugüne kadar iki milyon mezun vermişlerdir. Kadın ya da erkek bu mezunların büyük bölümü toplumumuz için de ‘İslam misyoneri’ olarak çalışmaktadır. Kapitalizmin taşıyıcısı olan egemen sınıflarla onlar adına devleti ele geçiren sivil-asker iktidarlar sistematik bir biçimde din’in ve dinsel kurumların üstyapıdaki konumunu sağlamlaştırmışlardır. Sonuçta, ‘altı kebap, üstü şişhane’ bir ucube ortaya çıkmıştır; son Anayasa değişiklikleri bu ucubenin tepesine oturtulan bir külahtır.

Hayatın her alanında, yenecek et türünden alınacak eş (kadın) sayısına, faiz yasağından evlenip boşanma kurallarına, eş’e (kadına) atılacak sopadan örtünmeye kadar belirleyici/hükmedici olarak söz sahibi olan ve mutlak değişmezliği/değiştirilemezliği inananlarınca tartışmasız kabul gören bir dünya görüşünün, bir dogmanın ‘modernitesi’ olabilir mi? ‘İslam modernitesi’ kavramı, uydurmacadan başka bir şey değildir. Dolayısıyla ‘türbanın İslam modernitesinin bir simgesi olduğu’ savı da, bu uydurmacanın Türkiye versiyonudur.

‘Modernitenin’ insan açısından önemi ona tanıdığı özgürleşme olanağıdır, çünkü özgürlük, insanın bireyselleşmesinin önkoşuludur. Bireycilik ve bencillik kavramlarıyla karıştırılmaması gereken ‘bireysellik’, kişiye kendi hayatını kendi istencine göre biçimlendirip yaşama hakkı tanır. Toplum içindeki kimliğiyle toplumun bir parçası olarak gerçekleştirdiği davranış ve olgular anlamına gelen ‘bireysellik’, kişinin kendine olan öz saygısının da temelidir, bir sosyalleşme durumudur, diğer insanları da kendisi gibi değerli bularak kendini onların arasında ve onlarla birlikte kendini kendine özel olarak tanımlayabilmesidir. Böyle bir durum ise İslam toplumları, Müslüman bireyler için söz konusu değildir, olması da olanaksızdır.

Türkiye Müslümanları arasında görülen başat eğilim cemaatleşmedir; bu süreçte bireyler cemaate değil, cemaatler bireylere ortak bir kimlik kazandırmaktadır. Doğal ki cemaatleşme de, cemaatle aynileşerek ortak bir kimlik edinme de birer sosyal olgudur, fakat bu olguların ‘modernite’ ile uzak yakın bir ilintisi yoktur. Çünkü, burada kişi bireyselleşmenin tam tersi bir süreci, ‘teslimiyet sürecini’ yaşamaktadır. Erkeklerde çember sakal, cüppe, takke, haşama vb, kadınlarda türban, çarşaf, peçe vb. giysiler dine teslim oluşun simgeleridir. Din, müminin inancı ölçüsünde kabul ettiği bir dogmalar bütünüdür, dogma ise çağdaşlaşmaya kapalıdır. Kişi, din’e teslim olarak, din’in dogmalarını içselleştirerek özgürleşemez. Batı toplumları ilâhi dünya ile dünyevi hayatı birbirinden ayırarak, laikleşerek/sekülerleşerek özgürleşmiştir.

Türkiye’de ise ilâhi hayatla dünyevi hayat giderek bütünleşmektedir. ABD, Irak’ta bombayla, işgalle, ölümle gerçekleştirdiği ‘ılımlı İslam projesini’ Türkiye’deki İslamcı, milliyetçi işbirlikçileri eliyle, ‘tramvay demokrasisi’ yoluyla gerçekleştirmektedir.

Somut durum budur!

2008-12 KAVRAMLARDA ANLAŞMAK - 10.02.2008

Geçen yazıda değindiğimiz ‘çöp bilgiler’ konusunu sürdürelim. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş belgesi olan 23 temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması, aynı zamanda yeni kurulan devletin Osmanlı’nın hukuksal/siyasal açıdan ‘reddi mirası’nın da ilanıdır. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’nın kültürel mirasını da reddettiği anlamına gelir mi? Bu, kuramsal olarak da, pratik olarak da olası değildir; kültür ve sanat bu topraklarda yaşamış ve yaşayan insanların ortak emeklerinin ürünüdür.
Yurdumuzu bir ‘kavimler kapısı’ olarak görüyorsak, Trakya ve Anadolu’yu üzerinde yaşamış, yaşayan herkesin yurdu bellemişsek ve ‘özbeöz Türklük/kandaşlık’ gibi bilimdışı/akıldışı/çağdışı saplantılarımız yoksa Efes, Alacahöyük, Sümele Manastırı, Ani Kisesi, Aya Sofya gibi Bursa’nın, Edirne’nin, İstanbul’un camileri, Sinan’ın, Balyan Kardeşlerin yapıtları; Türk Dede Efendi, Ermeni Artaki Candan, Rum Yorgo Bacanos (fotoğraf), Yahudi İsak Varon, Kürt Haydar Telhunar’ın müzikleri yada Mevlâna’nın, Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın, Ahmet Hâni’nin şiirleri bize kalan miraslardır, gelenek-göreneklerimiz gibi.

Yeri gelmişken uzunca bir süredir sıkça ve çoğunlukla da yersiz kullanılan ‘ulusalcılık’ kavramı üzerinde de durmak gerekiyor, diye düşünüyorum. Latince ‘natio’ kökünden türeyen, İngilizce’de, Fransızca’da, Almanca’da ‘nation’, İtalyanca’da ‘natione’ olarak kullanılan sözcüğün dilimizdeki karşılığı ‘ulus’tur. Kabaca söyleyecek olursak, ‘ulus’a maddi ya da manevi açıdan aidiyet bağıyla bağlı olan her şey ve herkes de ‘ulusal’dır. ‘Ulusal Egemenlik’, ‘Ulusal Park’, ‘Ulusal Takım’, ‘Ulusal Gelir’, ‘Ulusal Medya’ gibi. Örneğin, müzikte Leyla Gençer (fotoğraf), Fazıl Say, şiirde Nazım Hikmet, tıpta Gazi Yaşargil ve daha birçok benzerleri ‘ulusal’ değerlerimizdir. Bu sözcük ‘Ulusal Afet’, ‘Ulusal Utanç’ vb örneklerinde görüleceği gibi mutlaka olumluluk içermez.

‘Ulusalcı’ ve ‘ulusalcılık’ sözcükleri ‘ulusal/milli’ sözcüğünden türemiştir; ‘ulusalcı/millici’ sözcüğü, yurduna, yurdunun ve insanın değerlerine sahip çıkan, onları koruyan insanları tanımlamak için kullanılır, bu insanların görüş birliğinin yarattığı akıma da ‘ulusalcılık/millicilik’ denir. Tek bir yabancı dilden, sözgelimi Almanca’dan yola çıkacak olursak, ‘nation=ulus’, ‘national=ulusal’ anlamına gelmektedir. Görüldüğü gibi ne Türkçe’de, ne de yabancı dillerde ‘ulusalcılık’ sözcüğünün milliyetçilik anlamına gelen ‘ulusçuluk’ sözü ile -her ikisinin de ‘ulus’ sözcüğünden türemiş olmalarından başka- hiçbir ilintisi yoktur. Tam tersine ‘ulusçuluk’ ile ‘ulusalcılık’ birbirlerine karşıt kavramlardır, ‘ulusçuluk’ bir milliyete aidiyeti, ‘ulusalcılık’ ise bir yurda aidiyeti öngörür. Bir örnek vermek gerekirse, Mustafa Kemal Atatürk ‘ulusalcı/millici’, Enver Paşa ise ‘ulusçu/milliyetçi’dir. Biri, sınırlarını ‘Ulusal Ant’la belirlediği yurdu kurtarmanın savaşını verirken, öbürü Turan hayalleri peşinde on binlerce Anadolu çocuğunu kara gömmüştür. Ulusun sınırları yoktur, yurdun ise bellidir.

‘Ulusçuluk/milliyetçilik’, özellikle farklı etnik kökenden insanların yaşadığı, bir arada yaşamak zorunluluğunda olduğu Türkiye gibi ülkelerde hem nesnel, hem de öznel olarak ‘bölücü’ işlevler üstlenir. Böyle ülkelerde bir etnik grupta baş gösteren ulusçuluk/milliyetçilik öbür etnik gruplardaki ulusçu/milliyetçi potansiyeli tetikler; Kürt sorununun güncel görünümü bu görüşü açıkça doğrulamaktadır. Daha önce de vurgulamıştık: Ulusçuluk/milliyetçilik, kapitalizm üretim ilişkileriyle birlikte ortaya çıkan ideolojik/siyasal bir akımdır, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da kapitalist üretim ilişkileri yaygınlaştıkça bu akımın ortaya çıkması çok doğaldı, ne var ki devlet bu akımı doğru/gerçekçi algılayamamış, Kürtlerin kabul edilebilir istemlerine bağnaz bir karşı ulusçuluk/milliyetçilikle yanıt verme yoluna gitmiş, böylece bir kısır döngüye, açmaza girilmiştir. Bu açmazdan yararlanan tek güç ise söz konusu açmazı tüm olanaklarıyla keskinleştiren Amerikan emperyalizmi olmuştur.

Ulusalcılık, yurtseverliğin, yurtseverlik de solculuğun olmazsa olmazıdır. Ben, Türkiye’nin geleceğini üzerinde yaşayan her dilden, her dinden, her etnik kökenden insanların yurt sevgisinde görüyorum. Bir düşünelim: Birbirine ters iki kavram olan ‘ulusalcılık/millicilik’ ile ‘ulusçuluk/milliyetçilik’ sözcükleri ne zamandan beri özdeş olarak kullanılır oldu ve bu özdeşlik kimler tarafından dilimize dayatıldı? Kimler bu yapay özdeşlikten kendilerine ideolojik ve siyasal çıkarlar sağladılar? Ne var ki bu sözcük giderek daha sıkça kullanılıyor, ulusçuluk/milliyetçilikle uzak yakın bir ilgisi olmayan ulusalcılar/milliciler bile bu yoğun dayatmaya karşı seslerini yükseltmiyorlar.
Milliyetçilik postuna bürünmüş egemenler, nutuk atarak, parmak sallayarak bu ülkenin düşünmek isteyen insanlarını ‘bölücülük’, ‘hainlik’ tehditleriyle korkutup sindirecekler, bize kendi yanlışlarını, kendi kavramlarını dayatacaklar. Biz de sesimizi kesip boyun eğeceğiz!

Olacak şey mi?

2008-11 ÇÖP BİLGİLER - 06.02.2008

Beyinlerimiz doğumumuzla birlikte dolmaya başlıyor ve bu ölümümüze kadar sürüyor. Bazen, bilim insanları bir aygıt bulsalar, beyinlerimizi ‘işe yaramaz’, ‘yanlış’, ‘hayatta karşılığı olmayan’ bilgilerden arındırabilseler, kim bilir belleklerimizdeki bilgilerden ne kadarı çöpe giderdi, diye düşünüyorum. Herhalde çok ama çok büyük bölümü! Beyinlerimizde kurtulamadığımız öyle çok işe yaramaz bilgi var ki, bunlar yeni bilgiler edinmemizi, hayattaki değişimleri algılamamızı engelliyorlar. Ama ne yazık ki bizi o eskimiş, kokuşmuş, çöpleşmiş bilgilerden kurtaracak bir aygıt henüz ortada yok; iş başa düşüyor!

Beyinlerimizdeki çöp bilgiler bizim kendimizle yüzleşmemizin de önünde engel oluşturuyorlar, bu nedenledir ki kendimizi gerektiğince sorgulayamıyoruz, böyle olunca belleklerimizdeki ‘eskileri’ yenileriyle değiştiremediğimizden kendimizi de yenileyemiyoruz; bir başka deyişle çağcıllaşamıyoruz. Yaşım elverse, bugüne kadar okuduğum tüm tarih kitaplarını yeniden okur, beynime yerleşmiş her türlü bilgiyi gözden geçirirdim. Sanırım, bu gereksinimi birçoğumuz duyuyoruz, ama nereden başlayacağımızı bilemediğimizden daha başında pes ediyoruz, kolay değil çünkü.



Şu sıralar insana ilk bakışta yanıtı çok kolaymış gibi gelen birtakım sorular uğraştırıyor beni: Bize okutulan, anlatılan, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurma koşullarının emperyalist işgalcileri süngü zoruyla defetmemizle oluştuğu, yeni devletin, emperyalist işgalcilerle işbirliği içindeki ve ülkenin kurtarıcıları hakkında ölüm fermanı çıkartan Osmanlı’ya rağmen kurulduğu gerçeği değil miydi? Öyle ya yoksa Padişah da, Sadrazam da bir İngiliz savaş gemisine sığınıp kaçarlar mıydı? Peki, o zaman Osmanlı ile övünmelerimiz ne anlama geliyor? Nesiyle övünüyoruz Osmanlı’nın, üç kıtada at koşturmasıyla mı? Yoksa halkını cahil bırakması, matbaayı bulunuşundan 250 yıl sonra topraklarına sokması, tebaasının ‘asli unsuru’ dediği Müslüman Türkleri ‘etrakı biidrak’ (anlayışsız Türk) olarak görmesiyle mi? Batı’daki ekonomik, siyasal, sosyal gelişmelere seyirci kalıp topraklarını gelişmiş ülkelere sömürge olarak açmasına, tebaasının tutsaklaştırılmasına rıza göstermesiyle mi? Ya da milletinin bireylerinin kulluktan yurttaşlığa dönüşümü yolunda parmağını bile oynatmayışıyla mı? Bunlarla mı?

Toplumların tarihsel gelişiminde uluslaşma da, modern ulus devlet de kapitalist üretim ilişkileri zemininde ortaya çıkmıştır. Avrupa’nın güçlü imparatorlukları, egemenlikleri altında bulunan topraklarda gelişen uluslaşma süreçlerinin düzeyleri ölçüsünde çözülmüşlerdir. Bu, Osmanlı İmparatorluğu için de geçerlidir. Söz konusu sürece bağlı olarak önce Sırbistan, sonra Yunanistan, daha sonra Romanya, en sonunda da Bulgaristan ayaklanmalar, isyanlar ya da yabancı güçlerle –örneğin, Çarlık Rusya’sıyla- işbirliği yaparak (1829-1908) bağımsızlıklarını kazandılar ve Osmanlı’dan koptular. Anadolu’daki ilk uluslaşma hareketi ise Ermeni toplumundaki kapitalistleşme sürecine bağlı olarak ortaya çıktı ve Bağdat Demiryolu yapımının getirdiği koşullarda hızlandı. 1890’lı yıllarda başlayan bağımsızlığa yönelik Çarlık Rusya’sı destekli Ermeni isyanları İttihat ve Terakki Hükümetinin 1915 Tehcir Kararı ile son buldu.








Biz, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları ne yapacağız? Ülkemizin kurtarıcısı, yurttaşı olmaktan gurur duyduğumuz Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk hakkında ölüm fermanı çıkartan, İngiliz uşaklığını bağımsızlık ve özgürlüğe yeğleyen Osmanlı’ya karşı bağımsızlık savaşı verdiler diye bu ulusları aşağılayacak, onlardan ‘makable şamil’ nefret mi edeceğiz? Gerçekçi olalım; ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur!’ yanlışının temel nedeni bir zamanlar Osmanlı’nın eyaleti, sömürgesi, tebaası olan halkların ona karşı ayaklanarak bağımsızlıklarına kavuşmalarını içimize sindiremeyişimiz değil midir? Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu uluslararası hukukta güvence altına Lozan Antlaşması aynı zamanda bizim Osmanlı’ya ilişkin ‘reddi miras’ belgemizdir. Ne var ki bu gerçeği içselleştirmemekte direnç gösteriyoruz, yine bu nedenledir ki Osmanlı ile herhangi bir ihtilafı, çatışması olan, onunla savaşmış her ulusa karşı önyargılıyız ve gizli/açık bir düşmanlık besliyoruz. Yarı belimize kadar milliyetçilik batağına batışımız da aynı dirençten kaynaklanıyor. Bunlar yüksek sesli düşüncelerden başka bir şey değil; ama belirttiğim gibi bir yerden başlamak gerekiyor.



Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak doğal ki yurdumuza göz dikenlere, toprak bütünlüğümüzü parçalamayı amaçlayanlara, toplumumuzu düşman kamplara bölmeyi hedefleyenlere kaya gibi karşı duracağız, fakat direniş gücümüzü besleyecek kaynak Ulusal Ant’la sınırları belirlenmiş topraklarımız üzerinde yükselen Cumhuriyetimize olan bağlılığımız olacaktır, yoksa Cumhuriyetimizin kurucularının mirasını reddettikleri Osmanlı’ya olan ‘sadakatimiz’, onun adına duyduğumuz hınçlar, öfkeler değil.

(Fotoğraflar: Osmanlı İmparatorluğu; İstanbul'un İşgali 1918; Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal Atatürk)

2008-10 UMUT, HAYAL KURMAKLA BAŞLAR - 03.02.2008

Babamın babası, Söke Ziraat Bankası Müdürü Nuri Bey, Osmanlı’nın çöküş döneminde dünyaya gelmiş ve doğup büyüdüğü kent olan İzmir’in kurtuluşunu göremeden ölmüş. Babaannem Ülker Hanım, dedemin içine dönük, daima karamsar bir insan olduğunu anlatırdı. 1911 doğumlu babam Ferit Kavukçuoğlu ise babasının tersine neşeli, hayata bağlı, umut dolu bir insandı. Babasıyla babamın aralarındaki hayata bakış farkının nedenini gençlik yıllarımda anlamaya başladım. Çökmüş, toprakları işgal, insanları tutsak edilmiş bir devletin yurttaşı ile bağımsızlığını ve özgürlüğünü düşmandan söke söke almış, ordusunun ve halkının kazandığı zafer üzerinde yükselen yeni bir devletin yurttaşı olmanın gururunu taşıyan bir insan arasında önemli farklar olması çok doğaldı.

Umutsuz insan karamsar olur; karamsarlık, kişinin hayal dünyasının yoksullaşmasıyla göstermeye başlar kendini. Hayallerinin yoksulluğu da, zenginliği de kişinin yaşadığı ortamın sunduğu koşullara bağlıdır. Ne var ki her şeyin bittiği, son’un geldiği, kurtuluşun olanaksız göründüğü koşullarda dahi hayal kurabilen, kurduğu hayallerin bir gün mutlaka gerçekleşeceği umudunu taşıyan insanlar da vardır. Mustafa Kemal Atatürk, işte o ender insanlardan biriydi, geleceğe ilişkin hayallerini, umutlarını tek bir cümleye sığdıracak ölçüde akılcı ve o tek cümlede ne söylemişse birer birer gerçekleştirecek kararlılıkta bir insandı. 1919 mayısında Samsun’a çıkmadan iki ay önce hayallerini dillendirdiği o ünlü cümlesini anımsayalım: “Alınacak tek bir karar vardı; hakimiyeti milliyeye müstenit, müstakil, yeni bir Türk devleti kurmak!”



Babam, Kurtuluş Ordusu İzmir’e girerken, elinde kâğıttan bir bayrakla Kordon Boyun’a koşmuş, askerlerimizi selamlamış bir çocukmuş, lise ve üniversite yıllarında da o coşkulu zafer sahneleri gözlerinin önünden hiç gitmeyen bir Cumhuriyet genci. Ben onu çalışkan, erdemli, yüreği yurt sevgisiyle dolu, ömrünü devlet hizmetinde geçirmiş, bundan da onur duyan bir teknokrat olarak tanıdım. 1963 yılında yaşama veda edene kadar ülkesinin ve insanının aydınlık geleceğinden bir an bile kuşku duymadı, içinde hep yeni umutlar yeşertti. Gençlik yıllarında tanık olduğu sanayileşme atılımlarını, döşenen yeni demiryolu ağlarını, büyüyen deniz ticaret filosunu, ülke yüzeyindeki ulusal eğitim seferberliğini anlatırken gözleri ışıldardı. Her şey iyi olacaktı, sanayileşmeyle birlikte Türkiye gelişecek, köyler elektriklenecek, tarım makineleşecek, Köy Enstitüleri yeni mezunlar verdikçe Anadolu’nun karanlığı aydınlığa dönüşecek, kentteki ve kırdaki dürüst, çalışkan, eğitimli insanlarıyla ülkemiz çağdaş uygarlık düzeyine erişecekti. 1950-1960 arasındaki dönemde yaşanan gerilemeler, Cumhuriyet devrimlerinden verilen ödünler içini burksa da umutlarını hiç yitirmedi.





Bizler, böyle anne babaların çocuklarıydık. Onların umutlarını devraldık, 1968 gençlik hareketi de Türkiye’ye özgü nitelikleriyle bir ‘umut eylemi’ idi. Ne var ki egemen güçler umutlarımızdan ürktüler, hayallerimizi kırmak, geleceğimizi karartmak için ellerinden geleni artlarına koymadılar. Umuda yürürken yitirdiğimiz ilk canımız, Vedat Demircioğlu arkadaşımızdı.







17 temmuz 1968 günü Dolmabahçe’de Amerikan 6. filosuna karşı düzenlenen protesto gösterisi sonrasında İstanbul Teknik Üniversitesi toplum polisi tarafından basıldı; Vedat’ı pencereden fırlatıp ölüme attı polisler. Yaralı arkadaşımız bir hafta sonra can verdi. Polisin işlediği bu cinayet, ABD emperyalizminin işbirlikçilerinin hanesine bir ‘başarı notu’ olarak düşüldü. Kanlı olaylar bu cinayetin sonrasında başladı; başlatanlar, Amerikancı siyasal iktidarın emrindeki güvenlik güçleriydi. Çok geçmeden milliyetçiler/ülkücüler güvenlik güçlerinin safında ‘yedek güç’ olarak savaşa katıldılar. Başta bir umut eylemi olan gençlik hareketi egemen güçler tarafından şiddete yönlendirildi. Sonrasını biliyoruz, önce 12 mart 1971, dokuz yıl sonra da 12 eylül 1980 darbesi geldi. Birçok canla birlikte umutlar da kırıldı. Kimi arkadaşlarımız da işbirlikçi saflara devşirilerek egemenlerin hizmetine girdiler.




Onursuzluklar, başarı öyküleri olarak sunuldu topluma.

İstenen de buydu; umutsuz, hayalsiz, ütopyasız, dolayısıyla sorumsuz, siyasetten kendini soyutlamış bir gençlik yaratmaktı. Parasal çıkarlarını, dayanışmanın, paylaşımcılığın, erdemin, onurun üzerinde gören, dengesi şaşmış, tüketici bir gençlik. Bunu, eğitim sistemini değiştirerek, toplumdaki ahlak ölçülerini altüst ederek çok büyük ölçüde başardılar.
Devlet üniversiteleri şeriata doğru gidişe “Dur!” demek için günlerdir ayakta; buna karşın onca vakıf/özel üniversiteden tek bir ses yükseliyor mu?

Ne var ki her gücün, her olgunun kendi karşıtını yaratması bir diyalektik yasadır. Her şeye rağmen bu ülkede geleceğe ilişkin hayaller kuranların, farklı bir hayata dair yeni umutlar yeşertenlerin kökü kurutulamamıştır. Yaşlısıyla, genciyle, kadınıyla, erkeğiyle bu insanlar hâlâ vardır ve sayıları hiç de azımsanacak kadar az değildir.

2008-09 MİLLİYETÇİLİK UMUT DEĞİLDİR - 30.01.2008

Bu köşede on yıldır yazıyorum, bu süre içinde okurlarımdan en çok tepkiyi milliyetçiliğe aykırı düşen, milliyetçiliği eleştirdiğim yazılarım aldı. Görüşlerimi bugün de koruyorum. Yineleyeyim: çağımızda milliyetçilik emperyalizmin en güçlü payandalarından biridir. Emperyalizmin Avrupa’daki yükselme çağında faşizm, nasyonal-sosyalizm, falanjizm adları altında 50 milyon cana mal olurken başta Fransızlar olmak üzere Norveç’ten Balkanlara kadar onlarca ülkenin milliyetçileri topraklarını bu barbarlara açmak için birbirleriyle yarışmışlardır.

Amerikan emperyalizmi ise yükseliş ve olgunluk çağında Latin Amerika ve Asya’da milliyetçi akımları güçlendirerek, ayaklanmalar ve askeri darbeler yoluyla onlarca ülkeyi kendine bağlamıştır. Bugün Avrupa gibi Latin Amerika, Asya ve Afrika’daki tüm demokratik devletler, o ülkelerin yurtseverlerinin emperyalizmin payandası milliyetçi iktidarlara karşı kazandığı zaferler sonucunda kurulmuştur.


Bir milliyetin üstünlüğü görüşü temelinde hareket eden ve bu nedenle çok etnisiteli toplumlarda gizilgüç olarak bölücü olan milliyetçilik ile sınırları belli bir yurdu ve etnik farklılıklarına bakmaksızın o yurt üzerinde yaşayan tüm yurttaşları ve o yurdun sahip olduğu tüm değerleri esas alan yurtseverlik arasındaki fark buz ile ateş gibi derindir.

Amerikan emperyalizminin Orta-Doğu ve Türkiye için öngördüğü güncel işbirlikçi modelin ‘ılımlı İslam’ olduğunu biliyoruz. Bugün toplum ve ülke olarak sıkıntısını çektiğimiz, emperyalizmin dayattığı bu modele geçişin sancılarıdır. Modelin tasarımcısı Amerika Birleşik Devletleri, uygulayıcısı ise onun koltuğunun altında semirmiş askeri ve sivil iktidarlardır. Örneğin, din derslerinin okullarda zorunlu kılınması da, o zamanlar yurtdışında görev yapan 260 Türk imamının maaşlarının Rabıta-ül İslam adlı Suudi Arabistan kökenli şeriat örgütüne ödetilmesi de milliyetçiliği ve Atatürkçülüğü dilinden düşürmeyen, ama aynı zamanda Halkevlerini, Türk Dil Kurumu’nu, Türk Tarih Kurumu’nu kapatan, Amerikalı generallerin ‘bizim oğlan’ dediği Kenan Evren’in askeri-hiyerarşik diktatörlük döneminde gerçekleştirilmiştir. Yurtdışında kurulan sözde İslam Devleti’nin kurucusu Cemalettin Kaplan’ın, 12 Eylül’ün darbe liderini şu sözlerle övdüğünü anımsayalım: “Evren geldi, Evren'in bir iyiliği oldu. Partilerin balonlarına bir iğne dürttü, hepsi söndü. Bir-iki sene partisiz yaşadık. O kadar rahat ki, cemaat de çoğalıyordu, cemaat de ruhen bu particilikten tedirgindi.”

Yakın tarihimizin son çeyrek yüzyılı laiklik, demokrasi, özgürlük ve insan hakları adına utanılacak bir dönemdir. Cumhuriyet tarihimizin hiçbir döneminde laik-demokratik yapının temelleri bu dönemki kadar derinden oyulmamıştır, bu açıdan bakıldığında da bu zaman dilimi içinde hiçbir iktidar ‘temiz’ değildir. Sivas’ta şeriatçılar tarafından diri diri yakılan aydınlarımızın acıları yüreklerimizde, en umulmadık ağızlarca Fettullah Gülen cemaati okullarına düzülen övgüler hâlâ kulaklarımızdadır.

Şeriatçılıkla milliyetçilik birbiriyle bağdaşır mı? Kuramsal olarak bu soruyu olumsuz yanıtlamak gerekir, çünkü şeriatçılık feodal altyapının, milliyetçilik ise diyalektik olarak onun karşıtı/onun yerini alacak olan kapitalizmin ürünüdür. Fakat emperyalizm çağında İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi çoğu İslam ülkesinde kapitalizm, feodal üstyapı korunarak geliştirilmiştir. Dolayısıyla her iki dünya görüşü de kapitalizm temelinde buluştuğundan belirleyici bir bağdaşmazlık da söz konusu olmaktan çıkmıştır. Günümüzde şeriatçılık ve milliyetçilik, emperyalizmin işbirlikçiliği temelinde birbirini tamamlayan iki akımdır. Öbür İslam ülkelerine kıyasla kapitalizmin daha fazla yol aldığı Türkiye’de bu süreç daha hızlı ve daha belirgin olarak işlemektedir.

Böyle bakıldığında Türk milliyetçiliğinin en güçlü ve en yaygın örgütü olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin, dinsel/bireysel nedenlerden ötürü kullanılan bir giysi parçası olmak yerine dinci-siyasal güçler tarafından şeriatçılığın simgesi durumuna getirilmiş ‘türban’ konusunda Adalet ve Kalkınma Partisi’ne destek vermesinin hayret edilecek bir yanı yoktur. Dünyadaki tüm milliyetçi partiler gibi MHP de varlığını popülizm üzerinden sürdüren bir partidir, bundan böyle de tercihi her zaman toplumun dinsel duygularını kaşıyan politikalardan yana olacaktır.

Öte yandan unutmayalım, milliyetçilik ucu açık, freni olmayan bir ideolojidir, ne zaman faşizme, ne zaman ırkçılığa, ne zaman cinayet şebekelerine evrileceği belli olmaz. Hrant Dink’in katili yakalandığında eline Türk bayrağı verilip bir posterde ölümsüzleştirilmesi de rastlantısal değildir.

Yaşanabilir bir geleceği tasarlayan kişi, üzerine bir sakız gibi yapışmış/yapıştırılmış milliyetçiliğin her türünden kendini arındırmalıdır. Tümü kapitalizmin ürünü, başlıca işlevi de kendisini yaratan kapitalizmin bekçiliği olan milliyetçilik, hangi türden, hangi renkten olursa olsun, aydınlığa açılacak yolun umut kapısı olamaz.

(Fotoğraflar: II. Dünya Savaşı'nda Fransa topraklarını Nazi işgal ordularına açan 1. Dünya Savaşı'nın Ulusal Kahramanı milliyetçi Mareşal Petain (solda) Hitler'le el sıkışırken; Şili eski diktatörü General Pinochet; Cemalettin Kaplan; Sıvas'taki Madımak Oteli içindeki 33 aydınla yanarken; Bir MHP afişi; Hrant Dink'in katili Ogün Samast polislerin verdiği Türk bayrağı ile)

2008-08 İŞÇİLER VE İŞSİZLER - 27.01.2008

Bu köşede epeyce bir süredir saydam bir Türkiye fotoğrafı çıkartmaya çalışıyorum. ‘Umut’ başlıklı yazılarımda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 22 temmuz genel seçimlerinde elde ettiği başarının nedenlerinden yola çıkarak İmam Hatip Okulları, dincileşme eğilimleri karşısında siyasal partiler, dinci sermaye ve Nakşibendilik, Anadolu’da AKP kadrolaşması, dincileşme ve aydınlar, ekonominin ve eğitimin durumu, otoriter yapılanmalar, bireyselleşme ve demokrasi, yurttaşlık bilinci, devrim yasaları, cumhuriyet devrimleri karşısında muhalefet, Türkiye’de ilk partileşmeler, Demokrat Parti serüveni, ordu ve siyaset, köylülük ve milli burjuvazi konularının üzerinde durdum. ‘İnsan belleği unutkanlıkla sakattır’ saptaması, içinde bulunduğumuz bu sıkışık dönemde bizler için de geçerli olmasın, istiyorum.

Türkiye’de hava gün be gün kararıyor. Bir ayağı dışarıda olan işbirlikçi burjuvazinin ve ondan beslenen dar bir kesimin umursamazlığını anlayabiliyorum; onlar toplumumuzun çok büyük bir bölümünün, ezici çoğunluğun yabancısı olduğu şatafatlı, renkli, debdebeli hayatlar yaşıyorlar. Toplum ise yoksul evlerine dağıtılan kömürle, erzakla, ianeyle sadakaya muhtaç dilenci derekesine düşürülüyor. Siyasal iktidara yaranmak isteyen büyük medya, gazeteleriyle, televizyonlarıyla bir yandan yaşanan o debdebeli hayatlara ‘magazin’ adı altında sayfalar, saatler ayırırken, iktidarın sadaka operasyonlarını da övgüler düzerek kamuoyuna sunuyor.

Nicedir yalanlarla yatıyor, yalanlarla kalkıyoruz. İşsizlik istatistikleri açıklanıyor. Resmi sayılara göre ülkemizdeki genel işsizlik oranı 2007 yılında yüzde 9.2. Aynı yılda Almanya’daki genel işsizlik oranı ise yüzde 9.9, yani Avrupa’nın en gelişmiş ekonomisindeki işsizlik oranı Türkiye’dekinden yüzde 0.7 daha fazla! Bizi salak yerine koyuyorlar, elmalarla armutları karşılaştırıp ortaya çıkan sayıyı önümüze sürüyorlar. Oysa biz, 70 milyon olan nüfusumuzun çalışabilir durumda olan 15 yaş üzeri bölümünün 52.5 milyon kişi yaptığını biliyoruz. Fakat istatistiklerde bu 52.5 milyon kişinin yalnızca 25 milyonu ‘çalışabilir nüfus’ olarak, yarıdan fazlası ise (27.5 milyon kişi) yaşlıdır, emeklidir, ev kadınıdır, engellidir, öğrencidir denerek değerlendirmeye sokulmuyor. Dolayısıyla işsiz sayısı 2 milyon 300 bin düzeyine indirilerek bizimle birlikte Avrupa Birliği’nin de gözü boyanmaya çalışılıyor. Oysa ülkemizdeki ‘gerçek’ işsizlik oranı yaklaşık yüzde 20’yi buluyor.

Gören gözlere, iş günlerinde ve mesai saatleri içinde yalnızca İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in, Bursa’nın, Eskişehir’in ya da Diyarbakır’ın sokaklarında değil irili ufaklı kasabalarda da bir süre dolaşmak ülkemizde yaşanan işsizlik felaketinin gerçek boyutları hakkında bir izlenim edinebilmek için yeterli oluyor.

Biliyorum, bu sayılar insanın geleceğe ilişkin umutlarını kırıyor. Öyle koşullarda yaşıyoruz ki umudu korumak kolay değil. Yineleyelim: nüfusumuz 70 milyon 500 bin, çalışır durumdaki kesim 21 milyon 200 bin. Çalışan bu kesim toplam nüfus içindeki çocuk, genç, yaşlı, emekli, engelli, öğrenci 49 milyon 300 bin kişiyi besleyecek! Doğal ki besleyemiyor, toplumda açlık ve yoksulluk sınırı altında yaşayanlar milyonlarla ifade ediliyor. İnsanlarımız çöplerden yiyecek ayıklıyor.

Resmi verilere göre toplam sendikalı sayısı 3 milyon 274 bin, bu sayı toplam çalışabilir nüfusun ancak yüzde 13’ünü oluşturuyor. Yüzde 87’ye karşı yüzde 13! İşçilerimizin örgütlenme bilinci ne yazık ki 2008 yılında bu düzeyde, köylülüğün gelişmişlik düzeyi ise henüz yarı-kölelikten ücretli işçiliğe geçiş aşamasında.

Metropol burjuvazimiz de, Anadolu burjuvazimiz de emperyalizme bağımlı, her ikisi de küresel sermayenin işbirlikçisi; biri ‘sözde laik’, öbürü ‘özde dinci’ ama her ikisi de siyasal iktidardan hoşnut. Dış ticaret dengemiz bozulmuş, dışalımımız dışsatımımıza fark atıyor. Küreselleşme adına Batı’dan çikolata fabrikası satın alıyor, karşılığında sanayi tesisi veriyoruz. Borsamızın yüzde 70’i, bankalarımızın yüzde 45’i yabancıların elinde. Devlet, elinde nesi var nesi yoksa yabancılara devretmek için can atıyor. Madenlerimizi, enerji kaynaklarımızı, iletişim ağlarımızı çoktan beri yabancılar denetliyor. Rakımızdan deterjanımıza kadar her şeyi yabancılardan alıyoruz. Limanlarımızı, büyük alışveriş merkezlerimizi yabancılar işletiyor. Kendi ülkemizde bize düşen yalnızca yabancıların taşeronluğu. Medyamız tekelleşiyor, haber alma özgürlüğümüz kısıtlanıyor.


Siyasal İslam hızla kadrolaşıyor, bir süre sonra Cumhuriyet’i Cumhuriyet yapan güçler ayrılığının sözünü etmek bile gülünç kaçacak. Eğitim sistemimiz çökmüş, okulluk ortalamamız dört yılın altında, 115 üniversitemizden hiçbiri dünya sıralamasında ilk 400’ün arasına giremiyor.

Tüm bunlara rağmen ‘umut’tan söz edeceğiz, söz etmeye, sözünü ettiğimize de yürekten inanmaya zorunluyuz. Yoksa nasıl onurlu bireyler olabiliriz ki?

2008-07 TÜRKİYE GERÇEKLERİ - 23.01.2008

Türkiye Cumhuriyeti, yürürlükteki Anayasaya göre ‘laik, demokratik, sosyal hukuk devletidir’. Bu çağdaş tanım demokratik cumhuriyetlerde ‘yasama’, ‘yürütme’ ve ‘yargı’ güçlerinin ayrılığını/bağımsızlığını önkoşul kılar. Şimdi soralım: Bu önkoşul Türkiye’de mevcut mudur, yargı yürütmeden bağımsız mıdır? Bu sorunun yanıtı bellidir: Türkiye’de yargının bağımsızlığı kısıtlıdır. Baştaki siyasal iktidarın, TBMM’deki sandalye çoğunluğunu fırsat bilerek çıkardığı/çıkaracağı kadrolaşma hareketi hızlanarak sürdükçe bir süre sonra yargının bağımsızlığından söz etmek tümüyle olanaksız olacaktır. Güvenilen dağlara kar serpişirmeye başlamıştır. Gelişmeler, orta erimde Yargıtay’ın da, Danıştay’ın da, Anayasa Mahkemesi’nin de siyasal iktidarın buyruk alanına gireceğini göstermektedir.

1960’larda, 1970’lerde solun bir kesimi, o zamanlar yeni palazlanmakta olan kapitalistlere ‘milli/ulusal’ tanımını yakıştırıp bu sınıfı ülkenin demokratikleştirilmesinde olumlu rol oynayacak bir güç olarak değerlendirdiğinde Türkiye’deki demokratik sosyalist hareketin unutulmaz önderi Mehmet Ali Aybar, buna şu sözlerle karşı çıkmıştı:



“Milli burjuvazimiz, ufuksuz, kültürsüz, kısa görüşlü yakın çıkarlarına yönelmiş bir kurnazlıktan başka hiçbir hasleti olmayan bir sınıftır. Bu tarihsel gelişmesini tam yapamamış ithalatçı, tüccar merhalesinde kalmış olmasının sonucudur. Ne dünya, ne yurdumuz gerçeklerini, hatta kendi öz çıkarı açısından bile, gereği gibi değerlendirecek durumda değildir.”

Aradan kırk yıl geçmiştir, bu süre içinde burjuvazi ithal ikameci yapısını önemli ölçüde koruyarak büyümüş, büyüdükçe de ‘milli/ulusal’ niteliğini aynı ölçüde yitirmiştir. Bugün Türkiye burjuvazisinin metropol kesimi ağırlıklı olarak laik, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin payandası olan Anadolu kesimi ise ağırlıklı olarak dincidir, her iki kesim de emperyalizme bağımlı, dolayısıyla ‘gayri milli’dir. İşbirlikçi burjuvazi, çok küçük bir bölümü dışında ufuksuzlukta, kültürsüzlükte, kısa görüşlülükte, dünya ve Türkiye gerçeklerini değerlendirecek durumda olmamakta Mehmet Ali Aybar’ın 40 yıl önceki sözlerini yanlış çıkartacak hiç yol almamış, yalnızca zenginleşmiştir. Metropol burjuvazisinin, demokrasinin olmazsa olmazı olan laiklik anlayışının ise bağımlı oldukları emperyalist odakların icazetleriyle sınırlı olduğunu buraya bir not olarak düşelim.


Burjuvazinin demokratlığının ölçütü, istihdam ettiği emekçilerin sendikalaşmalarına gösterdiği yaklaşımdır. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kapitalist üretim biçiminin yarattığı bir sosyal sınıf olan burjuvazinin de, bu burjuvazinin egemenliğindeki devletin de sendikal örgütlenmelere yaklaşımı olumsuzdur. Özellikle emperyalist ABD’nin ‘bizim oğlanlar’ diye adlandırdığı, işbirlikçi 12 Eylül darbecilerinin hazırladıkları, bugün de yürürlükteki Anayasanın süngü zoruyla topluma dayatılmasından sonra sendikalaşma hareketinde önemli gerilemeler gerçekleşmiştir. Anayasanın, ‘bireylere ve sivil örgütlenmelere karşı devleti koruyan’ maddelerini ve sendika içi demokrasi yerine otoriter, profesyonel-merkezi sendikacılığı gözeten yasaları fırsat bilen işverenler, işyerlerindeki sendikaları çeşitli yöntemlerle büyük ölçüde budamışlar ya da ‘sarılaştırmışlardır’.

Türkiye-Avrupa Birliği Karma İstişare Komitesi’nin 25.01.2006 sayılarına göre Türk-İş 33 sendika ve 2.092.694 üyeye, DİSK 18 sendika ve 403.152 üyeye, Hak-İş 8 sendika ve 378.095 üyeye, KAMUSEN de 11 sendika ve 400.000 üyeye sahiptir. 3 milyon 273 bin 941 sendikalı sayısı, ‘dünyanın 18. büyük ekonomisi’ olduğu söylenen ve devlet verilerinde Eylül 2007 itibariyle istihdam edilen çalışan sayısının 23 milyon 361 olduğu bir ülkede gerek burjuvazi, gerek onun temsil ettiği kapitalizm, gerekse demokrasi adına utanç verici bir durumdur. Bu durumdan önemli bir pay da hiç kuşku yok ki kendi çıkarlarına aykırı davranmakta direnen emekçi kesimlere düşmektedir.

Medyanın tekelleşmesi de burjuvazinin antidemokratik yaklaşımlarından biridir. 1990’lardan bu yana görsel ve yazılı basın, burjuvazinin ‘laik’ ve ‘dinci’ olmak üzere ‘sözde karşıt’ kanatlarında yer alan büyük sermaye gruplarının elinde tekelleşmektedir. Bankacılıktan petrolcülüğe, müteahhitlikten iletişim operatörlüğüne kadar ekonominin en fazla kâr getiren alanlarında at koşturan dev holdingler ellerindeki gazete, televizyon, radyo ve internet sitelerini yerine göre ya iktidara karşı ‘şantaj aracı’ ya da iktidardan yana ‘alkış efekti’ olarak kullanmaktadırlar. 2000’li yıllarla birlikte Türkiye medyası birbirleriyle rekabet durumundaki dev holdinglerin elinde araçlaşmıştır.

Tüm bunlar Türkiye gerçekleridir.

Özetle söylemek gerekirse Türkiye’de Devlet, devlet kurumları, yarı-köle köylülük gibi burjuvazi de evrensel kabul gören anlamıyla ‘demokrat’ değildir.

Umudu gerçeklerimizle yüzleşerek, içinde yaşadığımız koşulları bilerek arayacağız.

2008-06 SİVİL SİYASET - 20.01.2008

Anımsamakta yarar vardır: tek parti dönemindeki CHP iktidarının en büyük basiretsizliklerinden biri Türkiye’yi yarı-feodal üretim ilişkilerinden kurtaracak bir toprak reformunu gerçekleştirememesidir. Böyle bir reformu öngören 4753 sayılı ‘Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’ 11 haziran 1945 günü TBMM’de kabul edilip Resmi Gazete’de yayımlanmış olmasına karşın CHP içinde başını Adnan Menderes’in çektiği toprak ağaları/mütegalibe koalisyonunun direnci karşısında uygulamaya sokulamamış, aynı çıkar koalisyonunun kurduğu ve 14 mayıs 1950 seçimleriyle işbaşına gelen DP iktidarının ilk işlerinden biri de bu yasayı kaldırmak olmuştur.


Bugün büyük kentlerimizi her türden sosyal patlamalara hazır, gerek yerleşik kentliler, gerekse göçerler açısından yaşanamaz duruma getiren iç göçler gibi Güneydoğu’da 30 yıldır süren kanlı terör hareketlerinin de başlıca nedenlerinden biri özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki toprak mülkiyetinin adaletsiz dağılımıdır. Güçlerini toprak mülkiyetinden alan büyük toprak sahiplerine, ağalara, aşiret reislerine bağımlı yoksul, yarı-köle durumundaki köylülük ekonomik açıdan özgür olmadığı gibi siyasal açıdan da özgür değildir, hayatın hiçbir alanında kendi özgür iradesini oluşturup kullanamamaktadır. Dolayısıyla Anadolu köylüsünün geniş kesimlerinin, uygulamaları açısından kendi ekonomik ve sosyal çıkarlarına ters düşen siyasal partilere oy vermesinin şaşılacak bir yanı yoktur. Yukarıda belirtilen bölgelerde, toprak üzerindeki üretim ilişkileri ile belirleyici bir üst yapı kurumu olan Sünni İslam birbiriyle örtüşmektedir. Bugünkü konumuyla (yarı-feodal) köylülük Türkiye’nin yakın geleceği açısından umut olmaktan uzaktır, diyebiliriz.

80’li yılların sonuna kadar 20. yüzyıl tarihi, kıta Avrupa’sı için faşist ya da ‘reel sosyalist’ diktatörlükler, dünyanın geri kalmış bölgeleri için de askeri darbelerin tarihidir. Bu dönemde Asya’nın, Afrika’nın ve Latin Amerika’nın birçok ülkesi amaçları farklı her renkten askeri darbeye tanık olmuştur. Avrupa’daki diktatörlükler, mevcut düzeni geliştirip güçlendirmek (Örn.: Portekiz), sol’a karşı korumak (Örn.: Almanya, İtalya) yada kökünden değiştirmek (Örn.: II. Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa’da/Sovyet İşgal Bölgesinde kurulan ‘reel sosyalist’ rejimler) amacıyla gelişme düzeyleri farklılıklar gösterse de tümü kapitalist olan ülkelerde işbaşına gelirken, Avrupa dışındaki ülkelerde iç savaşlar, bağımsızlık savaşları ya da askeri darbeler sonucu kurulan diktatörlükler kapitalistleşme sürecinin henüz başında bulunan, feodal ve yarı-feodal üretim ilişkilerinin egemen olduğu ya sömürge durumunda (Örn.: Mozambik, Angola) ya da emperyalizme bağımlı (Örn.: Latin Amerika ülkeleri) veya Sovyetler Birliği (Örn.: Suriye) ile Çin Halk Cumhuriyeti (Örn.: Kamboçya) destekli geri kalmış ülkelerde gerçekleşmiştir.

1940’ların ikinci yarısından itibaren Amerikan emperyalizminin güdümüne giren Türkiye, 1980’lere kadar nüfusunun büyük çoğunluğu toprağa bağlı, sanayileşme sürecinin oldukça yavaş işlediği yarı-feodal bir ülke görünümündedir. 27 Mayıs 1960 Darbesi/Devrimi özü itibariyle ‘burjuva-demokratik’ amaçlı Jakoben bir müdahaleyken, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri ülkenin emperyalizmle bağlarını pekiştiren, ‘sol’u tüm kurum, kuruluş ve kişileriyle ezerek işbirlikçi kapitalizmin önünü açmayı amaçlayan faşizan/faşist müdahalelerdir.

Türkiye, 1980’lerle birlikte hızlı bir kapitalistleşme dönemine girmiştir, işbaşına gelen iktidarlar bir yandan IMF, Dünya Bankası gibi dış güçlerin zorlamaları, bir yandan da özel sektörün istemleri doğrultusunda verdikleri teşvikler, özelleştirmeler vb. önlemlerle bu süreci daha da hızlandırmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti alt yapısında belli bölgesel yarı-feodal ilişkiler barındırmasına rağmen emperyalizme bağımlı kapitalist bir devlettir. Kapitalistleşme süreci hızlandıkça devletin kurumları da kapitalist düzenin parçaları durumuna gelmektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde dış tehditlere karşı ulusumuzun en büyük güvencesi olan Türk Silahlı Kuvvetleri de başta laiklik olmak üzere Cumhuriyet’in kuruluş devrimleri konusunda siyasal iktidardan farklı düşünse bile ‘nesnel açıdan’ kurulu düzenin bir parçasıdır. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri TSK’nın bu konumunu açık olarak ortaya koymuştur. Dolayısıyla geleceği kapitalizmde değil de emekten yana bir düzende düşleyenlerin TSK’nın işlevini değerlendirirken bu gerçeği mutlaka görmeleri gerekmektedir.

Umut insandadır. Demokrasiyi kendi benliğinde özümsemiş, özgürlüğü ekmek kadar, su kadar yaşamsal ve vazgeçilemez gören, sahip olduğu hakları gözünün bebeği gibi koruyan, kişilik haklarından hangi koşul altında olursa olsun ödün vermeyi aklına bile getirmeyen, insanı ve insanın emeğini en yüce değer olarak değerlendiren, kendinde olanı başkasında da hak gören, dayanışmacı, paylaşımcı, yurttaşlık bilincine sahip bireylerde, bu bireylerin oluşturacakları savaşımcı, ortak iradededir.






2008-05 ORDU VE SİYASET - 16.01.2008






Demokrat Parti yöneticileri iktidarlarının sonuna doğru Türk Silahlı Kuvvetlerini kışkırtmak için ellerinden geleni artlarına koymamışlardır. “Ben bu orduyu teğmenlerle de yönetirim!” sözleri Başbakan Adnan Menderes’e aittir. 1960 mayısında Harp Okulu öğrencilerinin Ankara’da hükümeti protesto yürüyüşü yapmaları üzerine Cumhurbaşkanı Celal Bayar da ölçüyü kaçıracak, genç teğmenleri kastederek, “Tenkit zamanı çoktan geçti, şimdi tahrikçileri tenkil zamanıdır,” diyecekti. Tenkil sözcüğü bilindiği gibi şiddet kullanarak yok etme anlamına gelmektedir.

27 Mayıs 1960 Darbesi/Devrimi, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1981 darbelerinden farklı olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinin siyasal yaşama emir-komuta zinciri içinde yaptığı bir müdahale değildir. Tam tersine genç subaylar tarafından gerçekleştirilen bu müdahale siyasal ordu hiyerarşisine rağmen gerçekleştirilmiş, Demokrat Parti’nin yöneticileri ve milletvekilleri ile birlikte zamanın Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun da tutuklanmıştır.


Doğal ki demokrasiyle yönetilen ülkelerde siyasal hayata askeri müdahalelerin yeri olmamalıdır. DP iktidarının tüm aymazlıklarına, basiretsizliğine, muhalefeti bastırmak için başvurduğu birçok antidemokratik uygulamaya rağmen demokratik yolların tümüyle tıkandığını, askeri bir müdahalenin kaçınılmaz olduğunu söylemek zordur, dönemin muhalefet lideri İsmet İnönü, “Koşullar oluştuğunda darbe kaçınılmaz olur,” demiş olsa dahi. Darbe sonrası faaliyete geçen ve verdiği kararların temyizi olmayan Yüksek Adalet Divanı’nın kuruluşunun, bir başbakanla iki bakanı darağacına göndermesinin evrensel hukukla da, demokrasiyle de bağdaşır bir yanı yoktur.



27 Mayıs Darbesi topluma ilerici, reformcu bir Anayasa kazandırmışsa da daha sonra gelen darbelere yol göstermiş, toplumun parlamenter sisteme yeni yeni duymaya başladığı güveni temelinden sarsmıştır. Bunun dışında Cumhuriyet Halk Partisi’nin toplumdaki yeniden artmaya başlayan saygınlığını bir daha tek başına iktidara gelemeyecek ölçüde olumsuz etkilemiştir.

Darbecilerin ağızlarından Atatürkçülüğü düşürmemeleri, Mustafa Kemal Atatürk’ün koyduğu ilkeleri savunmak adına bu darbeleri gerçekleştirdiklerini söylemeleri kendi uydurdukları bir söylencedir. Atatürk’ün, ordunun siyasete müdahalesine ilişkin, ordunun ‘tek amacı’nın ne olduğunu somut olarak tanımlayan görüşleri çok açıktır ve ömrünün sonuna kadar değişmemiştir. Anımsayalım:

“Bugünkü insanlık âlemi içinde mevki sahibi olabilmek için elbette sadece silah kuvvetine sahip olmak yeterli değildir. Benim düşünceme göre, kuvvetli bir ordu dendiği zaman anlaşılması gereken manâ, her ferdi, özellikle subayı ve kumandanı, fen ilmi ve medeni âlemin gereklerine göre yetişmiş ve bunlara göre düşünce ve hareketlerini uygulayan ordudur. Yüksek ahlâkta bir heyettir. Şüphesiz ki tek amacı, vazifesi, düşüncesi ve hazırlığı vatanı savunmak olan bu heyet, memleketin siyasetini idare edenlerin verecekleri karara göre faaliyete geçer.” (19 kasım 1918’de Minber Gazetesi’ne verdiği ve Yeni Aktüel Dergisi tarafından Türkçeleştirilen röportajından).

Dünyanın her yanında darbeciler, toplumun demokrasi bağlamında ‘rüştünü ispat etmemiş’ bireylerden oluşan bir ‘güruh’ olduğu inancından hareket ederek müdahalelerini gerçekleştirirler ve toplumu vesayetleri altına alırlar. Darbeler, toplumun bütünün aşağılanması anlamına gelir ve bireylerde derin psiko-sosyal sarsıntılara, ruhsal çöküntülere neden olur.

Özellikle 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri bireylerde kalıcı kişilik bozulmalarına, toplumda yozlaşıp çürümelere yol açmıştır. Bu duruma düşürülmüş bir toplumun bireyleri ne demokrasi ne de yurttaşlık bilincine sahip olabilirler. Örneğin, koca bir toplumu süngü zoruyla sandık başına götüreceksin ve kendi hazırladığın, aleyhinde propaganda yapmayı yasakladığın bir Anayasa’ya oy vermeye zorlayacaksın! Bu Anayasa yüzde 92 kabul oyu alacak ve o ülke tam çeyrek yüzyıldır bu Anayasa ile yaşamak durumunda kalacak! Sonra Anayasa Mahkemesi’nin yüce yargıçları TBMM’nin çıkardığı yasaların, toplumun sırtına geçirilmiş bir deli gömleğinden farksız olan bu darbe Anayasa’sına uygun olup olmadığına karar verecekler! Yasalar, Amerikalıların “Bizim oğlanlar!” dediği işbirlikçi darbecilerin hazırladığı Anayasa’ya göre hazırlanacak, devletin adı da ‘hukuk devleti’ olacak! Bir toplum için, o toplumun hukuku için bundan daha büyük bir aşağılanma olabilir mi?



Askeri müdahaleler neye son vermeyi öngörmüşler, neye müdahale etmişlerse seçmen çoğunluğu tersine bir refleksle onların yıkmak yada değiştirmek istediklerini daha güçlü bir konuma getirmiştir. Bir yanıyla Adalet Partisi 27 Mayıs’ın, Anavatan Partisi 12 Eylül’ün, Milliyetçi Cephe 12 Mart’ın, Adalet ve Kalkınma Partisi 28 Şubat’ın eseridir.

Gerçekler kimi zaman içimizi acıtır, ama umudu yakalamak istiyorsak bu acı gerçeklerle yüzleşmemiz gerekiyor. Burada yapmak istediğimiz de budur.

2008-04 BEYAZ DEVRİM Mİ, KARŞI DEVRİM Mİ? - 13.01.2008

27 Mayıs 1960 Darbesi/Devrimi, Demokrat Parti’nin düşüşe geçişinin hızlandığı bir dönemde gerçekleştirildi. 1961 yılında yapılacak olağan genel seçimlerde büyük olasılıkla iktidar Cumhuriyet Halk Partisi’ne geçecekti.

1950 genel seçimlerine ‘Yeter! Söz milletindir!’ sloganıyla giren DP’nin on yıllık iktidar serüvenine baktığımızda bu partinin, CHP ile karşılaştırılmasından bağımsız olarak, Türkiye için bir talihsizlik olduğunu söyleyebiliriz. Her şeyden önce çok partili sisteme geçilmesinden sonra iktidarı alan ilk muhalefet partisi olarak yalan yanlış vaatlerle parlamenter demokrasiyi yozlaştırdı, karşıtlarına uyguladığı zorbalıklarla toplumun parlamentarizmi bir ‘çoğunluk diktası’ olarak algılamasına neden oldu. Böylelikle 15 yıl süren siyasal ömründe bireylerin demokrasiyi içselleştirmelerine, toplumun demokratikleşmesine hiçbir katkı sağlayamadı.

Demokrat Parti kuruluşundan itibaren programı ve söylemleriyle dinci çevrelere yaranma çabası gütmüş, İslam’ı siyasal bir araç olarak kullanmış, iktidara geldikten sonra da ilk uygulamalarından biri ezanı yeniden Arapça’ya çevirmek olmuştur. Okullarda din dersi zorunlu dersler kapsamına alınmış, başta Nurculuk olmak üzere tarikatların faaliyetleri serbest bırakılmıştır. Verilen ödünlerin boyutu öyle büyüktür ki 1958 yılında yapılan bir DP grup toplantısında Adnan Menderes DP’li milletvekillerine, “Eğer isterseniz siz Hilafet’i bile geri getirisiniz!” diyecektir. Yine Adnan Menderes, Nurcuların lideri Said Nursi’yi ziyarete gittiğinde Nurcular, kendisini Hilafet’i ve saltanatı temsil eden iki tuğralı yeşil bayrakla karşılamışlardır.

Said Nursi, 1960 yılı başında Doğu illeri valilerine yolladığı bir mektubunda yalnızca Doğu bölgesinde 60 bin ‘Nur talebesi’ bulunduğunu belirttikten sonra şu bilgileri veriyordu: “Nasıl ki Arapça ezan okutturduk ve bu sayede Müslümanlar DP’de topladık. Şimdi de Komünizm ve Masonlukla mücadele edeceğiz. Bu maksatla Ankara'ya gittim. Müslüman vekillerle görüştüm. Bilhassa Sayın Adnan Menderes Bey, Tevfik İleri ve Namik Gedik’ten bu sonucu çıkardım.”

DP’nin, siyasetinin omurgasını köylülük ve eşraf temeline oturtan bir parti olarak din’i araçlaştırması doğaldı. Bilindiği gibi DP’nin ilk tohumları 11 haziran 1945 günü TBMM’de kabul edilen 4738 sayılı ‘Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’na muhalefet eden CHP içindeki bir grup tarafından atılmıştı. Kanunun 17. maddesi toprağın dağıtımında, onu işleyenlere verilmesi esasını ve büyük mülklerin sınırlandırılmasını öngörüyordu. Fakat Demokrat Parti iktidarının ilk işlerinden biri ‘Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun bu maddesini 5618 sayılı kanunla toprak ağalarının çıkarlarına uygun olarak kaldırmak olmuş, böylece kanun ‘toprak reformu’ niteliğini kaybetmiştir.

DP, 10 yıllık iktidarı boyunca toprak ağalığını ve zengin köylülüğü kredilerle, taban fiyatlarıyla destekleyerek ve her türlü popülist yönteme başvurarak bu kesimleri ‘arka bahçe’ olarak güvence altına almış, bu kesimler günümüze kadar DP çizgisini sürdüren partilere oy deposu işlevi görmüştür.

Demokrat Parti’yi eleştirirken Cumhuriyet Halk Partisi’nin de ‘sütten çıkmış ak kaşık’ olmadığını söylemeliyiz. Demokrat Parti’nin kurulmasıyla iktidarı kaybetme korkusuna düşen İsmet İnönü, 1946 ve 1947 yıllarında CHP komisyonlarına; din derslerinin okutulması, imam hatip ve vaiz okullarının kurulması, üniversitelerde İslam İlahiyat Fakültelerinin açılması gibi konularda çalışmalar yaptırmıştır. Aynı dönemde ülkenin çeşitli bölgelerinde ‘ticani’ eylemleri görülmektedir. Buna rağmen, İnönü söz konusu komisyon çalışmalarının sonucunda dinci gericiliğe bir çok ödünler vermiştir. Örneğin, 1948 yılında hacca gideceklere ‘döviz hakkı’ tanınmış, 1949 yılının başında İmam Hatip Kursları açılmış, 1 şubat 1949'da ilkokul ders programlarına isteğe bağlı din dersleri konulmuştur. Bunlarla da yetinilmemiş, 1926 yılında 677 sayılı yasa ile kapatılmış olan tekke ve zaviyelerin bir kısmı yeniden açılmıştır. “Bugün cehalet sebebiyle yer yer bazı batıl itikatlara rast gelinse bile bunlar artık halkın yolunu şaşırtacak bir tesire malik değillerdir” gerekçesiyle 30 mart 1950’de 19 türbenin ziyarete açılmasına izin verilmiştir.

14 mayıs 1950 – 27 mayıs 1960 arası Türkiye, Demokrat Parti ile Cumhuriyet Halk Partisi arasında süre giden ve çoğu zaman kayıkçı kavgalarından farksız çatışmalara tanık olmuştur. İşçilere özgür sendikacılık hakkı tanınmamış, kırsal kesimde yoksulların toprağa bağlı yarı-köle konumları değişmemiştir. Amerikancılığını gizleme kaygısı taşımayan DP, CHP’den devraldığı ‘antikomünizm’ bayrağını daha da yükseltmiş, iktidarının ilk yılında sosyalistlere karşı kitlesel tutuklamalara girişmiştir. Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ‘beyaz devrim’ mi, yoksa ‘karşı devrim’ midir, bu sorunun yanıtını şimdilik açık bırakalım. Fakat bu dönemin, ülkemizin emekçilerine ve emekten yana güçlerine hiçbir kazanım sağlamadığı kesindir.

2008-03 DEMOKRAT PARTİ SERÜVENİ - 09.01.2008

II. Dünya Savaşı’nın bitiminde Türkiye’de çok partili sisteme geçilmesi ile ilgili tartışmalar başladı. Cumhurbaşkanı ve CHP Genel Başkanı İsmet İnönü bu tartışmalarda çok partili sistemden yana tavır koymuştu. 1945 yılının 11 haziranında TBMM’de kabul edilen ‘Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’ CHP içinde Adnan Menderes, Feridun Fikri Düşünsel, Yusuf Hikmet Bayur, Emin Sazak gibi milletvekillerinin çektiği bir muhalif grubun oluşmasına yol açtı. Yasa önerisinin TBMM’de görüşüldüğü sırada Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan, parti Meclis Grubu’na kamuoyunda ‘Dörtlü Takrir olarak bilinen bir önerge verdiler. Ülke ve parti yönetiminde ‘liberal’ düzenlemeler yapılmasını isteyen bu önerge, 12 haziranda reddedildi. Bu gelişmelerden sonra Menderes, Köprülü ve Koraltan partiden çıkarıldı. Bayar ise önce vekillikten sonra partiden istifa etti.

7 aralık 1945 günü ‘Dörtlü Takrir’in sahipleri tarafından kurulan Demokrat Parti, 21 temmuz 1946'da yapılan genel seçimlere hile karıştırıldığını ileri sürerek ülke genelinde miting ve gösteriler düzenledi. Fakat bu tür etkinlikler ilan edilen sıkıyönetim tarafından yasaklandı. Partinin 7 ocak 1947 günü gerçekleşen 1.Büyük Kongre'sinde kabul edilen ve ‘Özgürlük Andı’ olarak adlandırılan raporunda demokratik olmayan ve anayasaya aykırı yasaların kaldırılması, seçimlerin yargı tarafından denetlemesi, cumhurbaşkanlığı makamının parti liderliğinden ayrılması gibi isteklere yer veriliyordu. Aynı dönemde DP içinde de anlaşmazlıklar çıkmaya başladı. Parti içindeki tartışmalar sonucunda Fevzi Çakmak, Yusuf Hikmet Bayur, Kenan Öner, Osman Bölükbaşı, Sadık Aldoğan ve Yusuf Kemal Tengişerk partiden ayrılarak, 20 temmuz 1948 günü Millet Partisi'ni (MP) kurdular.

DP ve MP, 17 Ekim 1948 günü yapılan ara seçimlere iktidara olan güvensizlikleri nedeniyle katılmadı, 16 ekim 1949 ara seçimlerinde de aynı tavrı sürdürdüler. 16 şubat 1950 tarihinde gizli oy, açık tasnif ve yargı denetimini kabul eden, Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşan bir Yüksek Seçim Kurulu’nu öngören seçim yasasının kabul edilmesinden sonra, 14 Mayıs 1950'de yapılan genel seçimlerde DP büyük bir zafer kazandı. Bu seçimlerde 487 milletvekilliğinden 408’ini DP, 76’sını CHP, 1’ini MP kazanırken 2 milletvekilliğini de bağımsız adaylar aldı. 22 mayıs 1950 günü Adnan Menderes başkanlığında ilk DP hükümeti kuruldu ve Celal Bayar cumhurbaşkanı seçilerek genel başkanlıktan ayrıldı.

Demokrat Parti, iktidar olduğu ilk yasama döneminde (1950-54) yabancı yatırımları destekledi, Türk-Yabancı ticari ve sanayi ortaklıklarının önünü açarak kendisini destekleyen sermaye sahiplerinin önünü açtı. Ezanın Arapça okunması ve radyoda dini program yapılması yasağı kaldırıldı, okullara din dersi koydu, böylece sözcülüğünü yaptığı muhafazakâr kesimlere ilk ödünleri vermiş oldu. 1950 yılında Kore’ye asker gönderilerek iki yıl sonra gerçekleşecek NATO üyeliğine doğru ilk adım atıldı. Bizzat Celal Bayar’ın ağzından ülkenin ‘Küçük Amerika’ yapılacağı ilan edildi. Ne var ki DP, kuruluş sürecinde liberalizmin ve demokrasinin savunuculuğunu yapmasına rağmen iktidara geldikten sonra özgürlükleri kısıtladı, hükümeti eleştiren gazetelere ağır cezalar ve sansür uyguladı. Sosyalistlere, solculara ve barıştan yana güçlere karşı bir sürek avı başlatıldı.

DP, 2 Mayıs 1954 genel seçimlerinde 541 milletvekilliğinin 503'ünü kazandı. 1957 yılına kadar sürecek olan bu yasama döneminde iktidar ile muhalefetin arası gerginleşti. Ekonomide olumsuz gelişmeler görüldükçe iktidarın baskıları daha da arttı. Olumsuz gelişmeler parti içinde huzursuzluklara, giderek partinin bölünmesine yol açtı. 20 aralık 1955’te DP’den ayrılan bir grup Hürriyet Partisi’ni kurdu.

27 ekim 1957 genel seçimlerinde DP oyların yüzde 47.70’ini alarak 610 milletvekilliğinden 424’ünü kazandı. Bu seçimde muhalefetin oylarının toplamı iktidarınkinin üzerine çıkmıştı.

DP'nin üçüncü ve son iktidar dönemi (1957-60), iktidar ile muhalefetin yer yer sokağa taşan sert çatışmaları ile sürdü. DP iktidarı çeşitli baskı önlemleri aldı. Muhalefetin etkinliklerinin soruşturulması için TBMM içinde Tahkikat Komisyonu kuruldu. Komisyon, CHP lideri İnönü'nün TBMM'deki konuşmasını yasakladı. Güvenlik güçleri bazı kentlere CHP yöneticilerinin girmelerini engellediler. İktidarın sonu görünmüştü. 1960 nisanında Ankara ve İstanbul’da polis tarafından silahla bastırılan öğrenci gösterileri düzenlendi. 27 mayıs 1960 günü Türk Silahlı Kuvvetleri’nden bir grup subay bir darbeyle iktidara el koydu. Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu idam edildiler, İçişleri Bakanı Namık Gedik intihar etti. Böylece 15 yıl süren ilk çok partili siyasal rejim ölümlerle son bulmuş oldu.
(Fotoğraflar: Celal Bayar. Adnan Menderes, Adnan Menderes)

2008-02 TÜRKİYE'DE İLK PARTİLEŞMELER - 06.01.2008

23 nisan 1920’den 14 mayıs 1950’ye, Demokrat Parti’nin iktidara geldiği güne kadar TBMM’ne Cumhuriyet Halk Fırkası/Partisi ve onun öncülü olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti egemen olmuştur.



23 nisan 1920 toplanan ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin gönderdiği delegelerden oluşmuş, iki yıl sonra I. ve II. Grup olmak üzere delegeler ikiye ayrılmıştır. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki I. Grup 8 nisan 1923 günü yapılan ilk genel seçimlere tek liste olarak girmiş, biri dışında tüm milletvekilliklerini elde etmişti. I. Grup’un önde gelenleri, yine Atatürk’ün başkanlığında 9 eylül 1923 günü Halk Fırkası’nı oluşturmuşlardır.

Anımsamakta yarar vardır: 1922 yılında kızışan ‘hizipçilik-particilik’ tartışmaları sırasında Atatürk şu görüşü savunmuştu: “Bu milletin siyasi fırkalardan çok canı yanmıştır. Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içinde bir kısım değil, bütün millet dahildir.”


Bu görüş, ‘tek parti rejimi’nin gerekçesidir. CHP bu gerekçeyi 1945 yılına, Demokrat Parti kurulana kadar kullanacak, her türlü siyasal muhalefet girişimini bastıracaktır. Bu dönemde daha önce sözünü ettiğimiz devrim yasaları yürürlüğe sokulduğu gibi sanayileşme ile ulaşım, enerji gibi altyapı alanlarında ve okul eğitiminde önemli adımlar atılmıştır. Karşılarında örgütlü bir muhalefetin bulunmayışı CHP iktidarının işini kolaylaştırmıştır. Bu açıdan bakıldığında Türkiye, 1932-1974 yılları arasında Portekiz’de uygulanan tek parti rejimiyle büyük benzerlikler göstermektedir.

1920’ler, 1930’lar dünyada demokrasinin inişe geçtiği yıllardır, dolayısıyla Türkiye’deki tek parti uygulaması da evrensel konjonktür göz önüne alındığında olağandışı bir durum değildir. Belli zaman kaymalarıyla bu dönemde Portekiz, İspanya, İtalya, Almanya’da diktatörlükler kurulmuş, Çekoslovakya, İskandinav ülkeleri, Fransa, İngiltere ve İsviçre dışındaki ülkeler farklı renklerdeki baskıcı rejimlere kaymışlardır.

CHP bir devlet partisidir. 1936 haziranında yayınlanan bir genelgeyle bütün illerde parti il başkanlığı valilikle birleştirilmiş, içişleri bakanı resen parti genel sekreterliği sıfatını üstlenmiştir. 1937 şubatında yapılan anayasa değişikliğiyle ise, CHP'nin ‘altı oku’ (Cumhuriyetçilik, İnkılapçılık, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Milliyetçilik) Anayasa’ya dahil edilerek partinin devletle özdeşleşmesi yolunda önemli bir adım atılmış, meclis egemenliği ilkesi yerini parti egemenliğine bırakmıştır.



Bu koşullarda, hele Türkiye gibi daha önce demokrasi deneyiminden geçmemiş, demokrasiyi hiç tanımamış bir ülkede toplumun, genel anlamıyla demokrasiyi arzulaması, özlemesi, eksikliğini duyumsaması düşünülemez. Bu dönemdeki Terakkiperver Cumhuriyet Fırka ve Serbest Fırka girişimleri tarihin tekerleklerini geriye çevirmek olarak anlaşılmıştır. Bugüne kadar gelen ‘çok partili sisteme geçişin zamanlaması doğru mudur (-ydu), yanlış mıdır (-ydı)’ tartışması da buradan kaynaklanmaktadır. ’Daha fazla serbestlik, daha fazla hürriyet’ belgisiyle kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka’nın siyasal önermeleri toplumun bir kesiminin ‘geriye dönüş’ bağlamında bastırılmış istemlerini gün yüzüne çıkarmıştır.

II. Meşrutiyet’ten bu yana Türkiye tarihi bir yanıyla İttihat ve Terakki Fırkası ile 1911/1919 yıllarında kurulan ve içinde Damat Ferit Paşa, Miralay Sadık Bey, Ahmet Reşit Rey, Mustafa Sabri Efendi, Ali Kemal, ‘Filozof’ Rıza Tevfik (Bölükbaşı), Refik Halit (Karay), Ref’i Cevat (Ulunay) gibi kişiliklerin yer aldığı Hürriyet ve İtilaf Partisi arasındaki çatışmaların tarihidir. İlk kuruluşunda amacı, ‘en felsefi manasıyla hürriyete vasıl olmak’ biçiminde açıklanmıştı; liderlerine göre, ‘memleket şimdiye kadar ne çekmişse hep cebirden, tazyikten çekmişti’. Hürriyet ve İtilaf çizgisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Fırka deneyimlerinden, daha sonra da Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi duraklarından geçerek günümüzün Adalet ve Kalkınma Partisi’ne kadar gelmiştir. İttihat ve Terakki çizgisini ise Cumhuriyet Halk Partisi’nin sürdürdüğünü söylemek yanlış olmaz.

Özellikle köylülük ve kasaba eşrafında İslam, geri dönüş eğilimini diri tutan başlıca etkendir. Uzun askerlik yıllarının kırsal kesimde yol açtığı yıkımlar, zorla askere almalar, Cumhuriyet döneminde köylünün üzerine bindirilen ağır vergi yükü, jandarma baskısı yoluyla vergi tahsilatı, yol yapımlarında zorunlu çalışma vb uygulamalar geri dönüş eğilimlerini tetiklemiştir. 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren tek parti rejiminin toplum üzerindeki baskısı daha da yoğunlaşmış, ‘azınlıklar’, ‘sol’ ve ‘solcular’ da CHP’nin hedefi durumuna gelmişlerdir. Demokrat Parti’nin 14 mayıs 1950 seçimlerinde kazandığı zafer bu baskılara karşı toplumun ortak tepkisinin sonucudur.

2008-01 DEVRİM ÇOCUKLARINI YER - 02.01.2008

TBMM’deki ilk muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasıdır. Anımsayalım: Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Hüseyin Rauf (Orbay) Bey, Cumhuriyet’in ilanını ‘Atatürk’ün gittikçe artan iktidarının daha da güçlenmesine yönelik bir hareket’ olarak değerlendirmişti. Onunla birlikte Adnan Adıvar ve Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir ile Cafer Tayyar paşalar Hilafet’in kaldırılmasına tepki duymuşlardı. Bu tepkiler 17 kasım 1924 günü yeni bir partinin, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasına yol açtı. Partinin başkanlığına Kazım Karabekir Paşa getirildi, Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan 29 milletvekili yeni partiye katıldı.
Kazım Karabekir

Ne var ki bu partinin ömrü uzun olmadı, 13 şubat 1925 günü Bingöl’ün Ergani ilçesine bağlı Piran köyünde başlayan ve hızla Doğu, Güneydoğu illerine yayılan Şeyh Sait İsyanı’nın bastırılmasından sonra kurulan ‘Şark İstiklal Mahkemesi’nin, partinin Urfa başta olmak üzere bölgedeki şube ve yöneticilerinin isyanın genişlemesinde rol oynadıkları yönünde karar vermesi üzerine Hükümet, 3 haziran 1925 günü Takriri Sükun Kanunu’na dayanarak Terakkiperver Cumhuriyet Fıkrası’nı kapattı. Partiyi kuran paşaların ve diğer milletvekillerinin, önce 1925 İzmir Suikastı Davası, daha sonra da 1926 Ankara yargılamaları ile değişik şekillerde cezalandırıldıklarını, böylece siyasal hayattan uzaklaştırıldıklarını buraya not olarak düşelim.

“Devrim, çocuklarını yer”. Bu, kulağa hiç hoş gelmese, istenen, arzu edilen bir durum olmasa da 1789’dan bu yana gerçekleştirilmiş tüm toplumsal devrimlerin şaşmaz kuralıdır. Devrim tarihi bu bağlamda devrimlere önderlik eden kadroların bölünüp parçalanmalarının, düşünce olarak merkezin uzağına düşenlerin tasfiyelerinin de tarihidir. Bugün belli bir aydın kesimi Cumhuriyet Devrimi’nin ‘demokrat olup olmadığını’ tartışıyor. Eylemin/olgunun adı üstündedir: devrim. Yeryüzünde hangi devrim demokrat olmuştur ki? Fransız Devrimi mi? 1848 Devrimi mi? Sovyet, Çin ya da Küba devrimleri mi?

Ya 27 Mayıs 1960 Darbesi/Devrimi? Bunu gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi’nden uzaklaştırılarak yurtdışına gönderilen 14’leri anımsayalım. Cumhuriyet Devrimi de ‘demokrat’ değildir, zaten önderlerinin de böyle iddiaları yoktur.

TBMM’de yer alan ikinci muhalefet partisi ise Serbest Cumhuriyet Fırkası’dır. Bu parti, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına göre gerek kuruluş ve gerekse sona eriş biçimine göre oldukça farklı özellikler gösterir. Her iki parti de Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan doğmuş olmasına rağmen, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, ‘doğal’ bir muhalefet hareketinin partiden ayrılmasıyla oluşmuştur. Serbest Cumhuriyet Fırkası ise Atatürk tarafından arkadaşı, eski başbakanlardan ve o sırada Paris Büyükelçiliği görevinde bulunan Ali Fethi (Okyar) Bey’e ‘kurdurulmuştur’. Resmi kuruluş işlemi 12 ağustos 1930’da tamamlanan partinin adını koyan da Atatürk’tür. Bu partinin hayata geçirilmesinin amacı, TBMM’deki bir muhalefet partisinin varlığıyla Türkiye’yi, Batı’da oluşan ‘tek parti diktatörlüğüyle yönetilen bir ülke’ imajından kurtarmaktır.
Fethi Okyar

Yeni partiye Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan 15 milletvekili geçmiş, Başkanlığa Ali Fethi Bey, Genel Sekreterliğe ise Nuri (Conker) Bey getirilmiştir. Kars milletvekili Ağaoğlu Ahmet Bey, Niğde milletvekili Dr. Reşit Galip Bey, Şebinkarahisar milletvekili Mehmet Emin (Yurdakul) Bey gibi önemli isimler bu partiye geçenler arasındadır. Programı açısından CHF’den daha liberal görünen yeni parti toplumda umulduğundan da fazla ilgi görmüş, kuruluşundan iki ay sonra yapılan yerel seçimlerde 502 belediyeden 22’sinin başkanlığını kazanmıştır. Serbest Fırka’nın bu seçimlerden önce özellikle İzmir ve Ege’de coşkuyla karşılanması, İzmir’de, miting alanında Ali Fethi Bey’i dinlemek üzere toplanan kalabalığın taşkınlıkları, CHF binasının taşlanması, polislerin dövülmesi, polisin açtığı ateşte bir çocuğun vurulup ölmesi vb olaylar CHF kadrolarını huzursuz etmiş, yakın çevresinin yaptığı baskılar üzerine Atatürk, Ali Fethi Bey’den partisini kapatmasını istemiştir. Serbest Fırka’nın fesih kararı 17 kasım 1930 günü kamuoyuna açıklanmıştır.

Serbest Fırka olayı gerek iktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası kadrolarının gerekse bir ‘muhalif hareket’ olarak Serbest Fırka’ya umut bağlayan kasaba eşrafı ve köylü kitlelerinin ‘şeklen de olsa’ parlamenter demokrasiyi içselleştiremediklerini göstermiştir. Bu deneyimden sonra çok partili siyasal yaşama geçmek için 15 yıl beklenecektir.