15 Haziran 2008 Pazar

2008-48 DÜZEYSİZLİKLER, AHMAKLIKLAR - 15.06.2008

Bizim tartışma kültürümüz karşımızdakini ‘yok etme’ anlayışı üzerine kurulmuş. Taraflar, hangi konuda olursa olsun, tartışmaya, karşısındakinin düşüncesinin daha başında değersiz, boş, yok sayılmayı hak ettiği önyargısıyla başlıyorlar. Uzlaşma, peşinen bir zafiyet olarak anlaşıldığından hiç kimse kendi kafasındakinden farklı düşünceleri değil benimsemek, dinlemek bile istemiyor. Oysa ‘bir ben bilirim’, ‘tek doğru benim doğrumdur’ yaklaşımı insanî zaafların en zararlılarından biri olduğu kadar, aynı zamanda insanda bastırılmış aşağılık duygularının dışavurumudur.

Haftalardır siyasette olsun, medyada olsun düzeysizliğin en sefil örnekleri sergileniyor. Düzeysizliği, mahalle kabadayılığını, saldırganlığı ‘politika yapmak’ sanan siyasetçileri anlayabiliyorum, çünkü onları bulundukları yerlere ortalama okulluluk düzeyleri 3.7 yıl olan kitleler taşımışlar, fakat kimi medya gruplarının iç bulandırıcı düzeysizliklerini anlamakta zorlanıyorum.

Doğrudur, yanlıştır, fakat hiçbir uygar ülkede mahkeme kararları Türkiye’de tanık olduğumuz düzeyde tartışılmaz. Hukuka saldırmak ancak hiçbir zaman hukuka gereksinim duymayacaklarını sanan ahmakların davranışıdır.

Ve ne yazık ki uzunca bir süredir bu ülkeye ahmaklık egemendir.

Nedeni ise oldukça basittir, çünkü Türkiye’de ‘burjuva’ olarak adlandırılan ‘varsıllar sınıfı’, -bir avuç gerçek burjuva dışarıda tutulacak olursa-, devlet eliyle, ihale peşkeşçiliğiyle, hayali ihracatla, döviz kaçakçılığıyla, kaçak inşaatla, rüşvetçilikle, teşvik dolandırıcılığıyla, banka hortumculuğuyla, kıyı yağmasıyla, yerel yönetim yolsuzluklarıyla, Avrupa’da çalışan emekçileri dolandırarak oluşmuş bir zümredir. Pratik zekâlı, fakat zekâlarını kötüye kullanan insanların oluşturduğu bir kalabalıktır.

Belli bir disiplin altına alınamayan pratik zekâ hırsla üst üste binince sonunda kaçınılmaz olarak ahmaklığa dönüşür. Bu dönüşümün ülkemizde de, dünyada da sayısız örnekleri vardır.

Yaşadığımız süreçte bu düzenin karşısında ciddi bir seçeneğin oluşamaması ise bir talihsizlik olmakla birlikte anlaşılabilir bir durumdur.

Toplumda her olgunun kendi karşıtını yaratması diyalektik bir sonuç olduğuna göre yukarıda oluşumunu sıraladığımız olgunun yaratacağı karşıtı doğal olarak ‘amorf/ucube’ bir seçenek olacaktır. Bugün, ‘alternatifsizlik’ dediğimiz şey de içinde bulunduğumuz bu durumun tanımı değil midir?

Hayatın birçok alanında bize yaşatılan düzeysizlikleri, bu düzeysizliklerin taşıyıcısı ahmak politikacıları, besleme medyayı, işyerindeki işçi ölümleriyle alay eden gözü kararmış işverenleri hak edecek ölçüde büyük suçlar işlediğimizi söylersek kendimize haksızlık etmiş oluruz. Tek suçumuz duyduklarımıza, bize anlatılanlara hiç sorgulamadan kanmış olmamızdır.

Politikacılar tarafından, besleme medya tarafından, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün darbecileri tarafından, sürekli kandırıldık, kandırılıyoruz.

Benzetme belki biraz ağır kaçacak ama farkında olmadan koyunlaştırıldık, koyunlaştırılıyoruz.
Beyinlerimiz safsatalarla, hurafelerle dolduruluyor. Cumhuriyetimizin 85 yılda geldiği noktada türban takmayı özgürleşmeyle eş gören, İmam Humeyni’ye âşık genç kızlar, ‘vatanın selametini’ Ermeni asıllı gazetecilere pusu kurmak, Katolik papazları öldürmek, Hıristiyan misyonerleri boğazlamak sanan gençler yetiştiriyoruz.

1 Mayıs Emek ve Dayanışma günlerinde işçilerle dayanışan gençleri tazyikli sulara boğuyor, copluyor, saçlarından tutup yerlerde sürüklüyoruz; tazyikli sulu, biber gazlı, coplu, telekulaklı hayatı ‘demokrasi’, ortaçağ yaşamını ‘özgürleşme’, Amerikan emperyalizmine payandalığı da ‘uygarlaşma’ sanıyoruz.

Düzeysizlikler yeni düzeysizlikler, ahmaklıklar yeni ahmaklıklar üretiyor.

Bir nokta geliyor, insan ne diyeceğini bilemiyor.

Sanırım o noktadayız.

10 Haziran 2008 Salı

2008-47 İKTİDAR ZOR DURUMDA - 11.06.2008

dalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, Anayasa Mahkemesi’nin üniversitelerde türbanı serbest bırakan Anayasa değişikliğini iptal etmesini bir türlü içine sindiremiyor.

İktidarın işi gerçekten zor; adamlar genel seçimlerde oyların yüzde 47’sini alıp tek başlarına iktidar olmuşlar, yine de diledikleri bir yasayı çıkartamıyorlar. Üstelik de çıkarmak istedikleri, herhangi bir yasa değil, ‘ille de’ diyerek tabanlarına güvence verdikleri ‘türban yasası’.

Anayasa Mahkemesi tekerlerine çomak sokmasa Müslüman kızlar üniversitelerde derslere başları kapalı girerek özgürleşebilecekler. Böylece, -en azından üniversite ve yüksek okullarda özlenen ‘adalet’ ve ‘müsavat’ gerçekleşmiş olacak.

Ama olmuyor, olamıyor. Anayasa Mahkemesi geçit vermiyor.

Dinci medya bu işe çok öfkeli, kararı bir ‘sivil darbe’ olarak adlandırıyor. ‘Kuvvetler ayrılığı tamam da yargıya bu kadar söz düşmese’ yollu ‘akademik’ muhabbetlerin tadına doyum olmuyor. Kimi kalem erbabı da hızını alamayıp ‘sivil toplumu’ direnişe çağırıyor.

İktidar olup da ‘muktedir’ olamamak herkesin kolay kaldırabileceği bir ‘hâl’ değil, nitekim şu sıralar başta Başbakan, hükümet üyelerinin yüzünden düşen bin parça oluyor. Oysa dincilik bu topraklarda sonu henüz görünmeyen altın çağını yaşıyor. İslami sermaye gün be gün güçleniyor, Anadolu’da Sanayi ve Ticaret Odalarının yönetimleri artan bir hızla dinci kesimlerin ellerine geçiyor. AKP, 81 ilin sekseninden en az bir milletvekilini Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sokmayı başarmış. Ülke genelinde yerel yönetimlerin çoğunluğu AKP’li. Dinciler yeni TV kanalı ve gazete alımlarıyla medya dünyasındaki ağırlıklarını hissedilir ölçüde arttırıyorlar.

Anadolu kentlerine Suudi Arabistan, İran görüntüleri egemen oluyor. Lise öğrencileri dersten kaçıp okul çatılarında namaza duruyorlar, namaz saatlerinde okul laboratuvarları, derslikler, koridorlar mescide dönüşüyor.
Ne var ki koşullar bu değin elverişliyken siyasal iktidar tabanına verdiği sözü tutup üniversitelere türbanı sokamıyor. İktidar sahiplerinin yerinde olup da sinirlenmemek elde değil.

Ben olsam hiç bozuntuya vermeden yeni bir fırsat kollarım. Türkiye bir fırsatlar ülkesi olduğuna göre bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün yeni bir olanak mutlaka çıkar.

14 Mayıs 1950 günü Demokrat Parti’nin iktidar olmasıyla birlikte başlayan ‘büyük beyaz devrim’ süreci 58 yılda Türkiye’yi öyle bir noktaya getirdi ki dinciler için bundan iyisi Şam’da kayısı…

İki gün önce duyurdu basın, 2007 sonu itibariyle ekonomimiz dünyanın en büyük 15. ekonomisi konumuna yükselmiş. Bu arada da halkımız dünya refah sıralamasında 68’incilikten 82’nciliğe düşmüş, okulluluk ortalamamız ise hâlâ 3.4 yıl düzeyinde seyrediyor. Demek oluyor ki 58 yılda ekonomide büyük atılımlar gerçekleştirilirken, toplumun büyük çoğunluğunun ‘yoksul’, ‘okulsuz’ ve ‘mesleksiz’ bırakılması başarılmış. Dinci partilerin iktidarlarını kalıcılaştırması için yoksulluğun, okulsuzluğun ve mesleksizliğin içiçeliğinden daha elverişli bir ortam olabilir mi?


Geleceğe ilişkin umutlarını yitirmiş, can derdindeki eğitimsiz insanlar dinsel duyguları biraz kaşınınca kendisine öbür dünyada cennet vaadedenlere meylediyor. AKP’nin ‘başarısının’ temel nedeni de bu. Bir de şu Anayasa Mahkemesi olmasa, Şam’daki kayısının tadı ikiye katlanacak.

İslamcı ve islamcılıktan beslenen sermaye, varlıkları dincileşme sürecine bağlı politikacılar, din üzerinden palazlanan medya ağız birliğiyle Cumhuriyet’i Cumhuriyet yapan güçler ayrılığı ilkesine saldırıyorlar.

Oysa yasama, yürütme ve yargı güçleri arasındaki denge özgürlüğümüzün, demokrasimizin, laik düzenimizin, insanca yaşama hakkımızın güvencesi ve içinde yaşadığımız koşullarda giderek daha büyük önem kazanıyor.





7 Haziran 2008 Cumartesi

2008-46 VELEVKİ SİYASAL SİMGE... - 08.06.2008

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İspanya ziyareti sırasında türbana ilişkin olarak söylediği “Velev ki siyasal simge…” sözü, Anayasa Mahkemesi’nin üniversitelerde türban serbestisini iptal kararına gerekçe olabilecek belirleyici bir söylemdir. Bu cümlenin sonunu farklı sözcüklerle getirdiğinizde sonuç üç aşağı beş yukarı aynı kapıya çıkmaktadır; bu söylem özü itibariyle laiklik ilkesine karşı bir meydan okumadır.

Uzunca bir süredir görülmektedir ki, AKP iktidarının ‘zayıf karnı’ nesnel olarak olması gerekenin tam tersi bir biçimde 2007 genel seçimlerde aldığı yüzde 47’lik oydur. İktidar aldığı yüksek oy oranına ve TBMM’deki çoğunluğuna dayanarak her aklına eseni dilediğince uygulayabileceğini sanmak gibi tehlikeli bir kuruntuya kapılmıştır. Oysa Türkiye’nin tarihten gelen gerçekleri, iktidarın görmek istediklerinden çok farklıdır; bu gerçekler, iktidarların güç kuruntularını tersyüz edecek ölçüde serttir.

Daha güne kadar Türkiye’nin bir ‘hukuk devleti’ olduğunu, ‘hukukun üstünlüğü’nü dilerinden düşürmeyen iktidar sahipleri ve onların medyadaki yandaşları bugün ağızbirliğiyle yargıya veryansın etmektedirler. İktidar ve yandaşları, parlamento çoğunluğunun ‘meşruiyet’ için her zaman tek başına yeterli olmadığını, toplumu yakından ilgilendiren önemli kararların alınmasından önce tasarlananların muhalefet partileri ve sivil toplumu temsil eden kuruluşlarla tartışılarak bir uzlaşma zemini aranması gerektiğini kavramalıdırlar.

Aksi durumda, son örnekte olduğu gibi parlamento çoğunluğuna dayanarak çıkardıkları yasalar ‘hukuk duvarı’na çarpıp geri döndüğünde yakınmaların, bağırıp çağırmaların toplumu germenin, bölmenin ötesinde kimseye bir yararı yoktur.

Hükümet, türbanı bir Anayasa sorununa dönüştürerek önemli bir yanlış yapmıştır. Toplumda hiç kuşkusuz türbanı içtenlikle salt üniversite ve yüksek okullarda kız öğrencilerin öğrenim özgürlüğü bağlamında bir ‘giysi sorunu’ olarak görenler vardır. Bu görüşte olanların istemleri kişi temel hakları ve öğrenim özgürlüğü kapsamında desteklenebilir de, nitekim üniversite ve yüksek okullarda ‘türban’, AKP tarafından siyasallaştırılmadan çok önce bir sorun olmaktan çıkma ve çözülme sürecine girmişti. Bu açıdan bakldığında AKP’nin sorunu siyasallaştırarak en büyük kötülüğü türbanlı öğrencilere yaptığı görülmektedir.

AKP’nin, Anayasa’yı değiştirerek üniversite ve yüksek okullarda türbanın yolunu açma girişimi topluma karşı kurduğu ve Anayasaya Mahkemesi tarafından bozulan bir ‘tuzak’tır. Toplum bir genel Anayasa değişikliği beklerken AKP-MHP işbirliği tarafından tezgâhlanan emrivaki ile karşı karşıya kalmıştır.


Görülmüştür ki, bir akademisyen kurul tarafından hazırlanan ve oyalanması için kamuoyuna sızdırılan Anayasaya değişikliği tasarısı, düzenlenen gizemli özel Anayasa toplantıları ve benzer hükümet etkinlikleri söz konusu tuzağın ön hazırlıklarıdır.
Oysa toplum, 12 Eylül darbecileri tarafından dayatılan, halka silah zoruyla onaylattırılan yürürlükteki Anayasa’nın baştan sona elden geçirilmesini ve çağımızın koşullarına uygun duruma getirilmesini istemektedir. İstenen özgürlükçü, demokrat, çoğulcu, hukukun üstünlüğünü ve laikliği gözeten bir Anayasa’dır.

AKP hükümeti ise toplumun bu istemini gözardı etmesi bir yana, Anayasa’nın değiştirilemez 2. maddesini çiğneyerek, özel bir ‘türban yasası’nın çıkartılmasına öncülük etmiş, genel Anayasa değişikliğini rafa kaldırmıştır.
AKP’ye ilişkin kapatma davası nasıl sonuçlanır, bilemeyiz, fakat AKP her durumda aklını başına devşirmeli, insanlara, toplumun geneline hizmet etme kararlılığında olduğu güvencesini vermelidir. Türbanın siyasal bir simgeden yeniden salt bir ‘giysi seçimi’ konumuna getirilmesi de AKP’nin söz konusu kararlılığının bir adımı olarak değerlendirilecektir. Bu konuda Hayrünnisa, Emine ve Zeynep hanımlar ne düşünürler, sanırım bu hep bir muamma olarak kalacaktır.

3 Haziran 2008 Salı

2008-45 UMUT: SOSYALİZM - 04.06.2008

Sosyalizm, 150 yıldır olduğu gibi bugün de varsılı daha varsıl, yoksulu ise daha yoksul kılan kapitalizme-liberalizme verilen en gerçekçi yanıt, sömürü düzenine karşı en gerçekçi seçenektir.

Sosyalizm, toplumculuktur. Sosyalistler, toplumun her bireyinin, başta özgürlük ve demokrasi olmak üzere insanlığın tüm evrensel değerlerine eşit biçimde layık olduğuna inanırlar. Sosyalizm, insanların siyasette, ekonomide, kültürde, sosyal yaşamda eşit şansa sahip olacakları bir düzendir.

Şans eşitliğinin olmadığı yerde özgürlükten söz edilemez; eşit olmayan birey özgür olamaz. Kapitalist düzende, düzenin sahibi olan, varoluşu sömürüye dayanan varsıl da özgür değildir, tutsaktır, kapitalist düzenin motoru olan hırsının tutsağıdır. Kendisi tutsak olan başkasına özgürlük veremez.

Kapitalist devlet de varsılların devletidir. Temel işlevi, tüm kurumlarıyla yoksullara, emekçilere, çalışan kesimlere karşı varsılların haklarını, onların varoluş koşullarını korumaktır.

Sosyalistler bu gerçeği bilerek örgütlenmeli, bu gerçeği bilerek savaşım vermelidirler.

Kaptalist düzende çalışan kesimlere, emekçilere, yoksullara verilen her türden haklar, özünde kapitalist devletin çaresiz durumlarda vermek zorunda kaldığı ödünler, sus paylarıdır. Çalışan kesimler, emekçiler, yoksullar kendilerine tanınan bu ‘haklar’ın, verilen ödünlerin, aldıkları sus paylarının her an geriye alınabileceklerinin bilincinde olmalıdırlar.

Savaşımla alınmayan, direnerek korunmayan hiçbir hakkın kalıcılığı yoktur.

Sosyalistler, kendilerini özgürlükçü, demokratik, dayanışmacı, eşitlikçi bir düzene götürecek yolu yine kendileri açacaklar, bu savaşım sürecinde özgürleşeceklerdir. Bir bireyin özgür olduğuna inanması, bunu duyumsaması, sahip olabileceği en güzel duygudur. Salt bu duyguyu tadabilmek için bile bir yaşam boyu savaşım vermeye değer. Çağımızda insana özgürlük duygusunu tatma olanağı veren tek dünya görüşü sosyalizmdir.

Sosyalizm, tikelci bir dünya görüşü değildir, içinde farklı görüşlere yer vermelidir. Ancak kendi içinde farklı yöntemsel görüşler barındıran bir sosyalizm sağlıklı olabilir. Dolayısıyla 21. yüzyıl sosyalizmi sağlıklı ve güçlü olabilmek için kendi içinde çoğulcu olmalıdır. Çağdaş sosyalist örgütlenme aynı hedef doğrultusunda yola çıkan, fakat yöntemlerinde farklılıklar taşıyan ‘sosyalist’ akımları bünyesine almalıdır. Sosyalist örgütlenmede çoğulculuk ilkesi, sosyalist düşüncenin gelişmesinde, sosyalist düşüncelerin hayatta karşılıklarını bulmasında en önemli ve vazgeçilemez itici güçtür.

Sosyalist örgütlenme, kendisini ‘sosyalist’ olarak tanımlayan her bireyi kucaklamalıdır. Her siyasal/ideolojik düşünce gibi sosyalist düşünce de tartışarak gelişir. İdeolojiler, özgür düşünen, düşüncelerini özgürce ifade edebilen bireyler tarafından zenginleştirilir.

Dünyanın durumu da, Türkiye’nin durumu da ortadadır. Nesnel koşullar son 150 yılın hiçbir kesitinde olmadığı kadar sosyalizmin lehinedir.

Dünyanın hammadde kaynakları hızla tükenmektedir. En zengin petrol rezervlerinin tüketim ömrü en fazla 50 yıldır. Hammadde kaynaklarının tükenmesine koşut olarak savaş tehlikesi de büyümektedir. Küresel emperyalizm, varolmakla çökmek arasındaki seçimini eninde sonunda 3. Paylaşım Savaşı’ndan yana yapacaktır.

Afrika kıtası kısa erimde açlıkla karşı karşıyadır. Küresel ısınma yeryüzünde iklim değişikliklerine yol açmakta, Kuzey Kutbunda buzullar çözülmekte, insanlığı büyük tehlikeler beklemektedir.

Türkiye’nin emperyalizme karşı borç yükümlülükleri artmakta, aynı süreçte varsıl daha varsıllaşırken, halkın geniş kesimleri hızla yoksullaşmaktadır.

Gün, umutları yeşertme günüdür. Gün, umudun nerede olduğunun bilincine varma günüdür. Gün, özgürlüğe giden yolları açmaya başlama günüdür.

Umut da, özgürlük de gelen gündedir.

Umut, sosyalizmdir.

31 Mayıs 2008 Cumartesi

2008-44 SOSYALİZM VE BİREY - 01.06.2008

Sosyalizm, 1960’larda, 1970’lerde kimi kişiler ve çevrelerce algılandığı gibi geçici bir siyasal akım, bir ‘moda’ değildir. Bireyi, burjuva toplumunun benmerkezci-yarışmacı ahlakından, sosyal körlüklerinden, bencilliklerinden kurtararak özgürleştirerek ona toplumculuk, sosyal dayanışmacılık, eşitçilik, evrensel-çağdaş düşünebilme yetisi gibi değerler kazandıran, insanlığın gelecek umudunu canlı tutan bir ideoloji, bir dünya görüşüdür.

Son 200 yıl içinde bu dünya görüşünün ortaya çıkıp biçimlenmesinde Saint Simon, Charles Fourier, Auguste Blanqui, Robert Owen’dan Ferdinand Lassalle, Karl Marx, Fiedrich Engels’e; Karl Kautsky, Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg’dan Vladimir İlyiç Lenin, Lev Troçki, Mao Zedung, Josip Broz Tito, Fidel Castro’ya; Santiago Carrillo’ya, Enrico Berlinguer’e; Jean Jaurés’den, Antonio Gramsci’den Ernst Bloch’a, Georg Lukács’a, Louis Althusser’e kadar birçok düşünür ve uygulamacının katkısı vardır. Bu kişiliklere Ernest Mandel, Theodor Adorno, Jürgen Habermas, Fredric Jameson, Terry Eagleton gibi daha birçok ad eklenebilir.

Türkiye’deki sosyalist düşünce ve oluşumlarda Hüseyin ‘Sosyalist’ Hilmi’den (?-1922) başlayarak öncelikle Mustafa Suphi’nin (1883-1921), Şefik Hüsnü Değmer’in (1887-1959), Reşat Fuat Baraner’in (1900-1968), Nâzım Hikmet’in (20.11.1901-3.6.1963), Hikmet Kıvılcımlı’nın ((1902-11.10.1971), Mehmet Ali Aybar’ın (5.10.1908-10.7.1995), Behice Boran’ın (1.5.1910-7.10.1987), Sadun Aren’in (1922-8.3.2008), Mihri Belli’nin (doğ.1916) katkılarını mutlaka anmak gerekir.

Yukarıda adlarını saydığımız sosyalistlerin kuramlaştırdıkları ya da uygulamaya soktukları düşüncelerinin temel kaynağı Marksizm’dir. Ne var ki birkaçının dışında aralarında önemli düşünsel farklılıklar bulunmasının ötesinde birçoğunun yaşamı birbirleriyle kıyasıya çatışma içinde geçmiştir. Bu gerçeğe karşın sosyalistler, öneğin, Lenin’in ‘Sovyet Sosyalizmi’, Tito’nun ‘Özyönetim Sosyalizmi’, Mao’nun ‘Milli Demokratik Devrimi’ deneyimlerinden, Troçki’nin ‘Sürekli Devrim’ tezlerinden, Berlinguer’in ‘Avrupa Komünizmi’ görüşlerinden çok şey öğrenmişlerdir. Aynı şekilde siyasal/stratejik çizgileriyle birbirleriyle çatışan Türkiye sosyalistlerinin savundukları düşüncelerden de çıkaracağımız önemli dersler vardır.




1980’lerin sonunda çatırdamaya başlayan ve 1990’ların başında çöken Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa sosyalizmleri kadar Çin Halk Cumhuriyeti’nde uygulanan sosyalizm de başlıbaşına bir ders konusudur. Bu dersler iyi çalışıldığı takdirde hiçbir sosyalist uygulamanın başka bir ülke için örnek oluşturamayacağı görülmektedir.

Burada vurgulanması gereken, ‘çökenin’ sosyalizmin dünyanın belli bir bölgesindeki uygulaması olduğudur; 70 yıllık Sovyet deneyiminin başarısızlığı sosyalizmin kuram olarak çöktüğü anlamına gelmez. 70 yıl insan ömrü için uzun, insanlık içinse çok kısa bir süredir.

1980’li yıllarla birlikte hızla yükselişe geçen ABD merkezli neo-liberal küresel kapitalizm, Sovyet ve Doğu Avrupa sosyalizmleri çöküp de önünde belirleyici bir engel kalmayacınca dünyanın geniş bölgelerinde emperyalist egemenliğini kurmuştur. Ne var ki diyalektik materyalist düşünce kuramını doğrularcasına emperyalizm de kendi karşıtını yaratmış, ABD’nin arka bahçesi kabul edilen Güney Amerika’da birçok ülke ‘sol’un farklı renkleriyle emperyalizmin karşısına dikilmiştir.
12 ülkenin (Brezilya, Arjantin, Venezüella, Şili, Bolivya, Kolombiya, Ekvador, Paraguay, Uruguay, Guayana, Surinam, Peru) katılımıyla geçen ay kurulan ve başkanlığına Şili’nin sosyalist Cumhurbaşkanı Michelle Bachelet’nin getirildiği Güney Amerika Ulusları Birliği – UNASUR bu dikilişin ilk toplu adımlarından biridir. (e-posta: dkavukcuoglu@superonline.com)



(Fotoğraflar: Antonio Gramsci, Mustafa Suphi, Behice Boran, Enrico Berlinguer, J. B. Tito, Michelle Bachelet)

27 Mayıs 2008 Salı

2008-43 68 HAREKETİNİN DÜŞÜNSEL TEMELLERİ - 28.05.2008

İki haftadır bu köşede Stokely Carmichael (ABD), Angela Davis (ABD), Rudi Dutschke (Almanya), Tarık Ali (İngiltere), Daniel Cohn-Bendit (Fransa) gibi 1968 hareketinin çeşitli ülkelerdeki gençlik önderlerinin yaşam öykülerini özetlemeye çalıştım. Bu adlara hiç kuşkusuz yakın bir döneme kadar Almanya’da Şansölye olan Gerhard Schröder ile Dışişleri Bakanı olan Joschka Fischer, İtalyan düşünür Antonio Negri gibi daha birçok kişi eklenebilir.



Saydığım bu adların ortak özelliği, 1968 baharında yaşadıkları ülkelerde kitlesel gençlik hareketlerinde öne çıkmış olmalarının yanısıra daha önceki yıllardan başlayarak ve birbirlerinden habersiz olarak aynı bilgi kaynaklarından beslenmiş olmalarıydı. Görece erken yaşlarında kazandıkları siyasal/ideolojik kimliklerinin oluşmasında Ernst Bloch, Theodor Adorno, György Lucács, Martin Heideggers, Jean Paul Sartre, Herbert Marcuse gibi düşünürler önemli rol oynamışlardı. Diğer bir ortak özellikleri ise yüksek öğrenimlerini felsefe, sosyoloji, tarih gibi dallarda yapıyor olmalarıydı. Yaşadıkları ülkelerdeki toplumsal olguları ve bu olgulardan doğan sorunları kuramsal zeminlerde tartışıp irdeleyebilmelerinde, bu zeminlerden hareketle muhafazakâr yapılara seçenek oluşturan sosyal öneriler üretebilmelerinde bu niteliklerinin önemli bir payı vardı.


Batılı 68’lilerin Türkiye’deki 68’lilerden temel farkı, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel açılardan ülkemizdekinden daha ileri düzeydeki toplumlarda yetişmiş olmaları kadar kendilerini bilgiyle donatmada verdikleri özel çabalarından ileri gelmektedir. Doğal ki, Batı ülkelerinin, muhafazakâr yapılarına rağmen 1960’lı yıllarda topluma sundukları özgürlük ve demokrasi alanlarının aynı yıllardaki Türkiye ile karşılaştırılamayacak ölçüde geniş olduğunu unutmamak gerekir. Türk dilinin en büyük şairi Nâzım Hikmet’in şiirlerinin yasak olduğu, pelür kâğıtlarda çoğaltılıp elden ele dolaştırıldığı yıllarda Angela Davis’in, Marksist düşünceyle, kazandığı American Friends Service Committee bursuyla gittiği New York’taki lisede 15 yaşındayken tanıştığını yaşam öyküsünden öğreniyoruz.

Batılı 68’li gençlik önderlerinden Komünist Parti üyesi olan Angela Davis ile Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin öğrenci gençlik örgütü Sosyal Demokrat Yüksek Öğrenim Birliği Başkanı olan Gerhard Schröder dışında hiçbiri mevcut siyasal partilere yakın olmamıştır. Aynı şekilde, o yıllarda kendilerini ‘sosyalist’ olarak tanımlamalarına rağmen hiçbiri ‘Sovyet’, ‘Çin’, ‘Küba’, ‘Arnavutluk’ gibi reel sosyalist uygulamalardan birini ülkesine ‘model’ olarak seçmemiştir.

Gençlik kitlelerine önderlik eden Batılı 68’liler, 68’i de sonrasını da ‘özgür bireyler’ olarak yaşamışlar, ilerleyen süreçte Almanya Yeşiller Partisi örneği gibi ‘varolana seçenek oluşturan’ siyasal/ideolojik akımlara, oluşumlara öncülük etmişlerdir.

Siyasallaşma süreci ‘Bağımsız ve demokratik Türkiye’ sloganı ile başlayan ülkemizdeki gençlik hareketi ise başından itibaren karşısında devlet kaynaklı ya da devlet destekli şiddeti karşısında bulunca savunma güdüsüyle kendisi de bir süre sonra şiddete yönelmiş, aynı zamanda da farklı ‘reel sosyalist modeller’ bağlamında bölünerek gençlik, kendi arasında da çatışmaya girmiştir. 68 sonrası süreçte gençlik liderlerinin önemli bölümü öldürülmüş, on yıl içinde iki askeri darbe yaşayan gençlik kitlesel tutuklamalar, işkenceler, baskılar ve yasaklamalarla sindirilmiş, büyük ölçüde siyasetten uzaklaştırılmıştır.

Azımsanmayacak sayıda gençlik önderinin de daha sonra, 68’de ve izleyen yıllarda savundukları siyasal/ideolojik görüşlerinin tam karşıtı siyasetler içinde yer almaları, bu siyasetlerin sözcülüğüne savunmaları, üstelik de bu radikal dönüşü ‘özgürlük ve demokrasi’ adına gerçekleştirdiklerini iddia etmeleri, herhalde ‘eski 68’lilik’ bağlamında dünyada benzerine sık rastlanmayan ‘özel’ bir durumdur. 40 yıl önce filizlenen özgürlük ve demokrasi özlemlerini, 40 yıl sonra Adalet ve Kalkınma Partisi yandaşlığıyla giderdiğini sanmak, sanabilmek, Türkiye'ye özgü bir fenomendir.
(Fotoğraflar: Gerhard Schröder, Herbert Marcuse, Deniz Gezmiş ve 1968'in öğrenci liderlerinden Referans Gazetesi yazarı Cengiz Çandar, Zaman Gazetesi yazarı Şahin Alpay, Bugün Gazetesi yazarı Gülay Göktürk)

26 Mayıs 2008 Pazartesi

2008-42 1968 BAHARI, BİREYLEŞME VE AYDINLAR (4) – DANIEL COHN-BENDIT - 25.05.2008

Hiç kuşkusuz ‘68’ denince ilk akla gelenlerden biri de Yahudi asıllı Alman bir babayla Fransız bir annenin oğlu olan, 1945, Fransa-Montauban doğumlu Daniel Cohn-Bendit’dir.

Cohn-Bendit, liseyi Almanya’nın Hessen eyaletinde küçük bir kasaba olan Ober-Hombach’daki Odenwaldschule’de yatılı okudu; siyasal olgulara ve gelişmelere eleştirel bakmayı burada öğrendi. Kendisini etkileyen öğretmenlerinden biri 1956 Macaristan ayaklanmasına kadar Fransa Komünist Partisi üyesi olan Ernest Jouhy idi. Aynı yıllar içinde anne babasını yitiren Cohn-Bendit, 1965 yılında lise eğitimini tamamladıktan sonra Fransa’ya gitti ve Paris dışındaki, savaş tazminatı çerçevesinde Hessen eyaleti tarafından finanse edilen Nanterre Üniversitesi’nin sosyoloji bölümünde yüksek öğrenimine başladı.

O dönemde tüm dünyada olduğu gibi Fransa’da da yıllardır süregelen muhafazakâr siyasal ve toplumsal düzenden bunalan kesimler için için kaynıyordu. İngiltere, İtalya, Almanya gibi ülkelerden farklı olarak Fransa’da muhafazakâr iktidarın karşısında başta Fransız Komünist Partisi ve komünist eğimli CGT sendikası gibi güçlü muhalefet odakları vardı. Fakat bu örgütler bürokratik yapıları nedeniyle toplumsal talepler karşısında esnek davranamıyorlar, toplumun çeşitli kesimlerinde başgösteren kendiliğindenci eylemlerle dayanışma bağları kuramıyorlardı.
Nanterre Ünivesitesi’nde de ilk eylemler, öğrenci yurtlarının kapılarının gece 23.00’te kapatılmasını protesto gibi basit bir nedenle başladı. Bu eylemlerin siyasallaşması ise aynı günlerde düzenlenen bir Vietnam Savaşı’nı protesto gösterisinde çok sayıda öğrencinin tutuklanmasıyla gerçekleşti. Öğrenciler, üniversitenin felsefe bölümünde derslikleri işgal ettiler, direniş komiteleri kurup duvar gazeteleri yayımladılar.

Daniel Cohn-Bendit’in ünivesite direnişinin ‘elebaşısı’ olarak 1968 Ocak ayında rektörlüğün disiplin kurulunda alınan ifadesinde ki sözleri o günlerdeki siyasal/ideolojik görüşünü yansıtmaktadır: “Ben bir anarşist Marksistim. Karl Marks’ın kapitalizmin analizinde ortaya koyduklarının doğruluğuna inanıyorum. Fakat komünist hareketin geliştirdiği örgütlenme biçimini tümüyle reddediyorum. Bu biçim, yeni bir toplum yerine yalnızca otoriter bir egemenlik yaratıyor. Burada Marksist kuramla komünist uygulama arasında bir kırılma vardır.”

Nanterre Üniversitesi’ndeki direniş kısa zamanda ‘Fransa’da toplumsal dönüşüm’ ortak talebiyle ülkenin tüm üniversitelerine yayıldı; Mayıs ayına girildiğinde yüzbinlerce öğrenci sokaktaydı. Aynı ay içinde İşçi Sendikaları Konfederasyonu (CGT - Confédération Générale du Travail) genel greve gitti. Yaklaşık 13 milyon işçinin katıldığı ve 10 gün süren eylem, hükümetle uzlaşmaya varılması üzerine son buldu. Öğrenciler de üniversite reformuna ilişkin isteklerinin hükümetçe kabul görmesi üzerine eylemlerine son verdiler.


Komünist eğilimli sendikaların uzun boylu direniş göstermeksizin hükümetle uzlaşması Cohn-Bendit’in komünist örgütlerin bürokratik yapısı üzerine olumsuz görüşlerini pekiştirmişti. Bu arada hakkında ‘devrimci eylemcilik’ nedeniyle ‘persona non grata (istenmeyen kişi)’ kararı alınınca Almanya’ya geri dönüp Frankfurt’a yerleşti. Bu kentte, 90’lı yıllarda adını Almanya Yeşilleri’nin eşbaşkanı ve Federal Almanya Dışişleri Bakanı olarak duyulacak olan ev arkadaşı Joschka Fischer ile birlikte Hoechst, Opel gibi fabrikalarda işçilere yönelik çalışmalar yapan ‘Devrimci Savaşım’ örgütüne katıldı.


Ne var ki bu dönemi uzun sürmedi, 1970’li yıllarda Marksizm’e sırtını döndü, ‘kendiliğindenci’ eylemlerin etkin bir militanı oldu. “Artık itici gücümüz aş değil, özgürlük, sevgi ve başka yaşam biçimleridir,” tümcesi bu kendiliğindenci hareketin sloganıydı. Cohn-Bendit bu hareketin organı olan ‘Kaldırım Kıyısı’ adlı bir dergi çıkardı, bir kitapevi işletti, anti-otoriter bir anaokulunda eğitmen olarak çalıştı. Kadın hareketlerini destekledi. Çok kültürlü yaşam çerçevesinde yabancıların haklarını savundu. 1968-2004 yılları arasında 9 kitaba iki de filme imza attı.
1978 yılında Yeşiller’e katıldı. 1994 yılında Almanya’dan, 1999’da Fransa’dan, 2004 yılında yine Almanya’dan Avrupa Parlamentosu’na milletvekili seçildi.
Halen Avrupa Yeşilleri’nin parlamentoda eşbaşkanlığını yapmaktadır.