<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856</id><updated>2012-02-16T02:03:36.161-08:00</updated><title type='text'>Deniz Kavukçuoğlu Yazıları</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>55</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-8017020455423268786</id><published>2008-07-04T08:49:00.000-07:00</published><updated>2008-07-04T08:54:56.231-07:00</updated><title type='text'>2008-55 VERİLMİŞ SADAKAMIZ VARMIŞ</title><content type='html'>Sizleri bilmem ama, sevgili okurlarım, ben çok rahatladım. Az buz değil, ulusça büyük bir felaketin eşiğinden dönmüşüz. Eğer her şey yolunda gitmeyip de güvenlik güçleri gerekli önlemleri almamış olsalardı, bugün, bu yaşanası dünyada soluk alıp verebildiğim son günüm olacaktı belki. Gerçekten de büyük bir badire atlatmışız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağ olsunlar Sabah, Star ve Yeni Şafak yalnızca ağız değil, nokta-virgül birliği de yaparak müjdeyi aynı yerden, manşetten duyurdular: ‘Adım Adım Kaos Planı’, ‘Kaosa Dört Gün Kalmıştı’, ‘Ergenekon’un Dehşet Planı’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Jandarma Genel Komutanı Em Orgeneral Şener Eruygur’un liderliğindeki ‘Milli Egemenlik Hareketi’ne mensup çeteciler harekâta başlayacaklardı. 3 temmuz 2008 tarihli Star Gazetesi’nden aynen aktarıyorum. “1. AŞAMA: Ülkede ses getirecek bir eylem yapılacak. Ancak bu eylem 6 Temmuz tarihine kadar yapılacak. 2. AŞAMA: Bu eylem bahane edilerek 7 Temmuz’dan itibaren 40 büyük ilde izinsiz mitinler yapılacak. 3. AŞAMA: Şener Eruygur’un katılacağı Gaziantep’teki miting sonrası yaşanacak olaylar ülke gündemini belirleyecek. ‘Ordu göreve’ çağrısı yapılacak. 4. AŞAMA: Darbenin ardından yeni hükümet kurulacak (-tı). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey mükemmel planlanmıştı. “Ergenekon kapsamında Ankara’da askeri lojmanda gözaltına alınan eski Jandarma Genel Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur'un Fenerbahçe Orduevi’nde basılan gizli ofisinden, Türkiye'yi sarsacak belgeler çıktı. Polisin ele geçirdiği belgelere göre, Eruygur'un Jandarma Genel Komutanı olduğu dönemde birlikte çalıştığı istihbarat subayları ve 'İkinci Yeşil' olarak adlandırılan suç makinesi Osman Gürbüz, bir hafta içinde, ses getirecek provokatif eylemler yapacaklardı. Bu hafta içinde 3 - 4 yargı mensubuna düzenlenecek suikastların ardından 6 Temmuz Pazar günü de 40 ilde 'Yargıya sahip çık' mitingleri düzenlenerek çıkarılacak kaos sonucu Ordu'nun darbe yapması sağlanacaktı.”  (Star)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30 tetikçiden oluşan vurucu/öldürücü “timin başında onlarca suç kaydı bulunan, kardeşini bile gözünü kırpmadan öldüren, 'ikinci Yeşil' olarak da adlandırılan 'Küçük Hacı' lakaplı Osman Gürbüz bulunacaktı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne korkunç değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Protesto gösterilerinin startını, Gaziantep'ten, eski 1. Ordu Komutanı, emekli Orgeneral Hurşit Tolon’la, Kanaltürk’ün eski sahibi Tuncay Özkan birlikte vereceklerdi.” (Star)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanlığa AKP’li eski Bakanı Abdüllatif Şener, Başbakanlığa da Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün getirilecekti. (Star) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Star Gazetesi’nin acar habercileri Em. Orgeneral Eruygur’un kaleminden çıkma bir ‘darbe kılavuzunu’ ele geçirmişlerdi. Üslubundan, darbeciliğe yeni başlayanlar için hazırlandığını tahmin ettiğim bu kılavuza göre yandaşlar aracılığıyla “buhran ve bunalım yayınları pompalanacak”, yönetmen Halis Yavuz (Işıklar) da “örgütün politikasına uygun film, dizi ve klipler yapacaktı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nokta da herhalde sizler de benim gibi Mustafa Balbay arkadaşımızın bu harekâtta üstleneceği rolü merak ediyorsunuzdur; o zaman Sabah Gazetesi’ne bir göz atıp merakımızı giderelim. “Orduevi'nde ele geçirilen planlara göre; Tercüman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ufuk Büyükçelebi ile Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay'ın liderliğindeki medya oluşumu, yapacakları yayınlarla toplum üzerinde buhran ortamı yaratacak (-lardı).”&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Dedim ya, verilmiş sadakamız varmış, ama yine de merak etmeden duramıyorum, bu derin kuyudan o taşı kaç akıllı çıkarabilecek diye.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-8017020455423268786?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/8017020455423268786/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=8017020455423268786' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8017020455423268786'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8017020455423268786'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/07/2008-55-verilmi-sadakamiz-varmi_04.html' title='2008-55 VERİLMİŞ SADAKAMIZ VARMIŞ'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-2532779898549217514</id><published>2008-07-03T12:47:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:39.050-08:00</updated><title type='text'>2008-54 ERGENEKON</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Devlet içinde çeteler, çeteleşmeler olduğu çok uzun yıllardan beri en yetkili ağızlar t&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SG0xCj0RU3I/AAAAAAAAAic/V_UJq9sSVTU/s1600-h/Ergenekon.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218881463236252530" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SG0xCj0RU3I/AAAAAAAAAic/V_UJq9sSVTU/s400/Ergenekon.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;arafından söylendi, söyleniyor. Susurluk da bir çeteleşme olayının adıydı, ve lüks bir otomobille bir kamyonun çarpışması sonucunda ortaya çıktı. Ne var ki kamuoyunu tatmin edecek ölçüde aydınlatılmadı, unutturuldu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;‘Ergenekon’ adı verilen soruşturmanın da hedefinin devletin içinde yuvalanmış bir çeteleşmeyi açığa çıkarmak, çete üyelerini yargı önüne çıkarmak olduğu söyleniyor. Buna demokrasi, özgürlük ve insan haklarından yana hiç kimsenin karşı çıkması olası değil, nitekim çıkılmıyor da. Karşı çıkılan, yargının darbeci bir çeteyi ortaya çıkarmaya yönelik girişimi değil, fakat darbeci/çeteci olmak suçlamasıyla gözaltına alınanların, tutuklananların aralarındaki siyasal/ideolojik ki&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SG0xgCsazBI/AAAAAAAAAik/3EcPTJ0umxo/s1600-h/ergenekon+2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218881969741024274" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SG0xgCsazBI/AAAAAAAAAik/3EcPTJ0umxo/s400/ergenekon+2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;mlik bağdaşmazlıkları kafalarda kuşku yaratıyor. Tutuklananlar arasında öyle kişiler var ki, değil birlikte darbe yapmak, birbirlerine sokakta rastladıklarında selamlaşmaları bile olanaksızdır. &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SG0z9ZbVizI/AAAAAAAAAjU/9mlc1kP2UMw/s1600-h/Mustafa+Balbay.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218884673082854194" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SG0z9ZbVizI/AAAAAAAAAjU/9mlc1kP2UMw/s400/Mustafa+Balbay.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Adamlar, ülkede karışıklık çıksın, bir darbe ortamı oluşsun diye Cumhuriyet Gazetesi’ne bomba attıracaklar, aynı zamanda da Cumhuriyet Gazetesi’nin imtiyaz sahibi ve başyazarı &lt;strong&gt;İlhan Selçuk&lt;/strong&gt; ile Ankara temsilcisi &lt;strong&gt;Mustafa Balbay&lt;/strong&gt; o adamlarla aynı darbeci/çeteci yapılanmanın içinde yer alacaklar!&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ya da 35 kişilik Türk-Ortodoks cemaati sözcüsü &lt;strong&gt;Sevgi Erenerol&lt;/strong&gt; ile eski Jandarma Genel Komutanı Em. Orgeneral Şener Eruygur bir terör örgütlenmesinde bir araya gelecekler!&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu türden biraradalıkları ‘talihin cilvesi’ diye görmek bile mantığın kabul edebileceği bir durum değildir. Savcılar da bu konuda zorlanıyor olmalılar ki, bir yılı aşkın zamandır iddianameyi tamamlayamıyorlar. Çok sayıda insan, darbeci/çeteci suçlamasıyla iddianame&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SG0yn2sVGoI/AAAAAAAAAi0/PzfwFw5nHT4/s1600-h/ergenekon+%C5%9Fener.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218883203470006914" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SG0yn2sVGoI/AAAAAAAAAi0/PzfwFw5nHT4/s400/ergenekon+%C5%9Fener.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;si olmayan suçlar aylardır demir parmaklıklar ardında tutuluyor, bu durum hukuka olan inancını yitirmemiş demokrat kamuoyunun vicdanını rahatsız ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki, uzunca bir süredir yazılı ve görsel medyada bir grup yazar ve yorumcu gözle görülür bir kimlik bunalımı yaşıyor; asal işlevlerini bir yana bırakıp iktidar tetikçiliğine soyunuyorlar. Saklandıkları ‘demokrasi’ ve ‘özgürlük’ kavramlarının arkasından yalan üretip muhbirlik, kışkırtıcılık yapıyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SG0yX9etgpI/AAAAAAAAAis/4o7r2TjKw5M/s1600-h/ergenekon+sevgi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218882930414027410" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SG0yX9etgpI/AAAAAAAAAis/4o7r2TjKw5M/s400/ergenekon+sevgi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Oysa demokrat olmanın da, özgür olmanın da önkoşulu kişinin bağımsızlığıdır. Kendini bir çıkar grubuna teslim etmiş, önüne sürülen nimetleri bağımsızlığına yeğlemiş bir ‘gazeteci’ ne demokrat ne de özgür olabilir. Kendileri de bunu biliyorlar, kimi zaman hezeyana varan bunalımlarının temel nedeni budur. En çok da Cumhuriyet gazetesine saldırıyorlar. Çünkü Cumhuriyet, onlar gibi olmayanların en sağlam kalesidir, bu kaleyi yıkmak istiyorlar. Bu kaleyi ‘bizdenleştirememek’ onları çıldırtıyor. Ne var ki yalan kusmaktan başka bir şey g&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SG0y8JFQNRI/AAAAAAAAAi8/ei043fQt27g/s1600-h/Ergenekon+star.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218883552003765522" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SG0y8JFQNRI/AAAAAAAAAi8/ei043fQt27g/s400/Ergenekon+star.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;elmiyor ellerinden, kusuyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sayıları fazla değil, 15’i, 20’yi geçmiyor. Televizyon ekranlarında sürekli boy gösterenler de onlar ve hep aynı şeyleri söylüyorlar, ‘sahibinin sesi’ rolünü doğrusu hakkını vererek oynuyorlar. Ortak özellikleri, soldan çark etmiş olmalarının yanı sıra kurtuluş ve kuruluş tarihimizi, Cumh&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SG0zSKNWS0I/AAAAAAAAAjE/1Xv_0G4Rm0A/s1600-h/ergenekon+ali+bayramo%C4%9Flu.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218883930263276354" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SG0zSKNWS0I/AAAAAAAAAjE/1Xv_0G4Rm0A/s400/ergenekon+ali+bayramo%C4%9Flu.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;uriyet devrimlerini yadsımaları, eleştirmeleri. İçlerinde öyleleri var ki bir zamanlar insana, ‘bu kadarı da olmaz’ dedirten koyulukta Kemalist söylemlerin altına imzalarını atmışlar. Şimdi, bir uçtan tam ters uca savrulmuş insanların o dayanılmaz bunalımlarını yaşıyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Her biri ayrı bir trajedi, elimizden ‘Tanrı yardımcıları olsun’ demekten başka bir şey gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Cumhuriyet yazarlarına ‘darbeci’ iftirası atmak yalancılığın ötesinde dangalaklıktır da. Gazetemizin çok sayıda yazarı 12 Mart ve 12 Eylül’ün gözaltı, tutuklanma, işkence, mahkûmiyet, sürgün gibi her türden acısını yaşamıştır, darbenin sonunun nereye varacağını da en iyi onlar bilir. Dolayısıyla Cumhuriyet yazarlarını satır aralarında darbe özlemcisi olarak göstermek dangalaklığın daniskasıdır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;‘Âlemi kendi gibi bilmek’ özdeyişi boş yere yerleşmemiş ki dilimize. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-2532779898549217514?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/2532779898549217514/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=2532779898549217514' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/2532779898549217514'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/2532779898549217514'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/07/2008-54-ergenekon.html' title='2008-54 ERGENEKON'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SG0xCj0RU3I/AAAAAAAAAic/V_UJq9sSVTU/s72-c/Ergenekon.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-6442175442167259961</id><published>2008-07-02T07:41:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:39.136-08:00</updated><title type='text'>2008-53 YÜZÜNÜZ KIZARIYOR, YÜREĞİNİZ DARALIYOR MU? - 02.07.2008</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGuUg68p46I/AAAAAAAAAgU/zK4KK2JL0gg/s1600-h/mad%C4%B1mak.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218427886539236258" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGuUg68p46I/AAAAAAAAAgU/zK4KK2JL0gg/s400/mad%C4%B1mak.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Dilekçe:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sivas Katliamı veya Sivas Madımak Olayı, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin kuşatılıp yakılması ve dolaysıyla şehirde bulunan 33 Alevi yazar, ozan ve aydının yakılarak katledilmesi ve oteli ateşe verenlerden de ikisinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olaylar zinciridir. (…) &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ankara 1 No.lu DGM tarafından 28 Kasım 1997’de açıklanan kararla, 33 sanık Türk Ceza Yasası’nın 146/1. maddesine göre idama ve 14 sanık 15 yıla kadar değişen hapis cezasına mahkum edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998’de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usul noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999’da usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2000’de 33 sanık Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce yeniden idam cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrildi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Cumhuriyeti tarihinin gelmiş geçmiş en korkunç olaylarından birisi olan Madımak Oteli katliamının 15. yılında, bu ülkeyi seven bir yurttaş sıfatıyla, çok üzülüyorum ve içim yanıyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Olay, yargıya intikal etmiş ve karar verilmiştir. Ancak, bu utanç verici olayın organizatörleri ve gö&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGuX6QCH1cI/AAAAAAAAAhk/vhc3e2qViSU/s1600-h/Mad%C4%B1mak+Kebap%C3%A7%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218431620230927810" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGuX6QCH1cI/AAAAAAAAAhk/vhc3e2qViSU/s400/Mad%C4%B1mak+Kebap%C3%A7%C4%B1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;z yuman devlet yetkilileri maalesef hesap vermemişlerdir. Toplumun vicdanında mahkûm edilmişlerdir. Ama, katliamın meydana geldiği Madımak Oteli; öldürülenlerin ve olayın anısını yaşatan bir müze, kütüphane, kültür merkezi ve benzeri bir sosyal amaçla kullanılması gerekirken hâlâ kebapçı dükkânı olarak işletilmektedir.&lt;br /&gt;Bu utanç verici durum karşısında her gün yeniden yakılıyor, yeniden öldürülüyoruz.&lt;br /&gt;Bu durum karşısında boynum bükülüyor, yüzüm kızarıyor, yüreğim kanıyor ve ülkemin geleceğine ilişkin tüm umutlarımı yitiriyorum. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGuYrdUNyMI/AAAAAAAAAhs/sX-Tmfbd5yI/s1600-h/Mad%C4%B1mk.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218432465610066114" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGuYrdUNyMI/AAAAAAAAAhs/sX-Tmfbd5yI/s400/Mad%C4%B1mk.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Siz, sayın yetkililer; tüm bu olup bitenler ve ‘kebapçı dükkânı’ karşısında ne hissediyorsunuz?&lt;br /&gt;Yüzünüz kızarıyor, yüreğiniz daralıyor mu?&lt;br /&gt;Madımak Oteli daha ne kadar süreyle kebapçı dükkânı olarak işletilecek?&lt;br /&gt;T.C. Devletinin, katliama uğrayanların aileleri ve yakınlarına karşı olan özür borcu, nasıl ve ne zaman yerine getirilecek. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Dilekçeme &lt;strong&gt;cevap&lt;/strong&gt; bekliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30 Haziran 2008 tarihini taşıyan bu dilekçeyi İzmir Barosu avukatlarından &lt;strong&gt;Noyan Özkan&lt;/strong&gt; kaleme alarak Cumhurbaşkanı Sayın &lt;strong&gt;Abdullah Gül&lt;/strong&gt;’e, TBMM Başkanı Sayın &lt;strong&gt;Köksal Toptan&lt;/strong&gt;’a, Başbakan Sayın &lt;strong&gt;Tayyip Erdoğan&lt;/strong&gt;’a, Kültür ve Turizm Bakanı Sayın &lt;strong&gt;Ertuğrul Günay&lt;/strong&gt;’a, Sivas Valisi Sayın &lt;strong&gt;Veysel Dalmaz&lt;/strong&gt;’a ve Sivas Belediye Başkanı Sayın &lt;strong&gt;Sami Aydın&lt;/strong&gt;’a göndermiş. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu sayın zevattan bir yanıt bekliyor.&lt;br /&gt;Onunla birlikte biz de bekliyoruz, çünkü alacağı yanıtı bu köşede yayımlayacağız.&lt;br /&gt;Umarız bir yanıt verirler.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGuZYPBDf-I/AAAAAAAAAh8/7THQyTGLqaM/s1600-h/Sivas+k%C3%B6pr%C3%BC.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218433234865717218" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGuZYPBDf-I/AAAAAAAAAh8/7THQyTGLqaM/s400/Sivas+k%C3%B6pr%C3%BC.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Umuyoruz, çünkü yurdumuzun bu güzel kentini eskiden olduğu gibi Sivas Kongresi, Âşık Veysel, Pir Sultan Abdal, yakın bir gelecekte Süper Lig şampiyonu olacağına inandığımız Sivasspor, b&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGuZwPUMghI/AAAAAAAAAiM/uo3rBXP5ehQ/s1600-h/Sivasll.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218433647262859794" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGuZwPUMghI/AAAAAAAAAiM/uo3rBXP5ehQ/s400/Sivasll.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;enzersiz Kangal köpekleri ile İlhanlılardan, Mengücek Oğullarından, Selçuklulardan, Osmanlılardan kalan kültür mirası camileri, türbeleri, kervansarayları, hanları, köprüleri ve yiğit insanlarıyla anmak istiyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İnternetteki arama motoru google’dan ‘Sivas+katliam’ sözcükleri birlikte çağrıldığında yaklaşık 411.000 bilgiye ulaşılıyor. &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGubTr5OheI/AAAAAAAAAiU/BPfDHwovc6U/s1600-h/Sivas+veysel.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5218435355741423074" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGubTr5OheI/AAAAAAAAAiU/BPfDHwovc6U/s400/Sivas+veysel.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Eğer niyet ederse, devlet için bir otel binasını satın alıp bir kültür merkezine dönüştürerek toplumu bir utançtan kurtarmak mesele değildir; mesele olmamalıdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Katliamla anılmaya Sivas da, Sivaslı da layık değildir. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-6442175442167259961?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/6442175442167259961/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=6442175442167259961' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/6442175442167259961'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/6442175442167259961'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/07/2008-53-yznz-kizariyor-yreiniz.html' title='2008-53 YÜZÜNÜZ KIZARIYOR, YÜREĞİNİZ DARALIYOR MU? - 02.07.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGuUg68p46I/AAAAAAAAAgU/zK4KK2JL0gg/s72-c/mad%C4%B1mak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-511735261748700034</id><published>2008-06-28T22:05:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:39.190-08:00</updated><title type='text'>2008-52 2 TEMMUZ UTANÇ GÜNÜ - 29.06.2008</title><content type='html'>Üç gün sonra takvimler 2 temmuz 2008’i gösterecek. &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGcaiUK_5ZI/AAAAAAAAAfs/6GM4X1glBjE/s1600-h/mad%C4%B1mak.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5217167870164723090" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGcaiUK_5ZI/AAAAAAAAAfs/6GM4X1glBjE/s400/mad%C4%B1mak.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;15 yıl önce o gün Sivas’ta, Madımak Oteli’nde 33 aydın insanımız, gözü dönmüş bir cani güruhu tarafından Müslümanlık adına ateşe verildi. Ülkemizin yüz akı ozanlarımız, yazarlarımız güvenlik güçlerinin, hükümetin &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGcbwjaJK-I/AAAAAAAAAf0/lbvK0utvFW0/s1600-h/Sivasta+%C3%B6lenler.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5217169214284573666" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGcbwjaJK-I/AAAAAAAAAf0/lbvK0utvFW0/s400/Sivasta+%C3%B6lenler.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;gözleri önünde cayır cayır yakıldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 Temmuz,yakın tarihimizde bir utanç günüdür. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu utancı;&lt;br /&gt;ulus olarak, alnımıza kocaman bir kara leke çalan bu kıyımla yüzleşmediğimiz, yüzleşmekten korktuğumuz için;&lt;br /&gt;bu kıyımın Alevi yurttaşlarımıza karşı önceden planlanarak, ayrıntıları düşünülerek düzenlenmiş bir toplu cinayet olduğu gerçeğini kabul etmekte zorlandığımız, kendimizi aldatarak üzerimizdeki yükten kurtulmanın yollarını aradığımız için;&lt;br /&gt;bu toplu cinayeti yalnızca polisiye bir olay gibi göstermek isteyen güçlere karşı sesimizi yeterince yükseltmediğimiz, yükseltemediğimiz için;&lt;br /&gt;sanıkların birçoğunun hâlâ yakalanıp yargı önüne çıkarılmadığını bilmemize rağmen suskun kaldığımız, kalabildiğimiz için; &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGccbh2CcsI/AAAAAAAAAf8/7iWfJU9iD0o/s1600-h/Hz.+Ali.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5217169952599077570" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGccbh2CcsI/AAAAAAAAAf8/7iWfJU9iD0o/s400/Hz.+Ali.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;33 canımızın diri diri yakıldığı otelde acımızla alay edercesine açılan ‘kebap’ lokantasının varlığına tahammül etiğimiz, edebildiğimiz için;&lt;br /&gt;Sivas’ta, yakılan insanlarımızın anısını canlı tutacak görkemli bir anıtın yapımı için bir sivil girişim oluşturacak gücü kendimizde görmediğimiz, göremediğimiz için;&lt;br /&gt;duyuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler, duyduğumuz bu ve benzer utançlarla yaşamaya razı olduğumuz sürece geçmiş hükümetler gibi AKP hükümeti de, -hatta geçmiştekilerden çok daha kararlı olarak-, Alevi yurttaşlarımızın inanç ve ibadet haklarıyla, özgürlükleriyle ilgili olarak parmağını dahi oynatmayacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kamuoyunu ‘Alevi açılımı’ gibi içi boş sözlerle oyalayacak, ağızlara çalınan ‘bal’ çok geçmeden acıyacak, biberleşecektir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, yardımcısı Nazım Ekrem tarafından geçen hafta medyaya yansıyan görüşleri ibret vericidir: “Bütün Müslümanların ortak ib&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGcc3U0NMuI/AAAAAAAAAgE/SduHEcPS_ZY/s1600-h/cem+evi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5217170430138069730" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGcc3U0NMuI/AAAAAAAAAgE/SduHEcPS_ZY/s400/cem+evi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;adet yeri camidir. İslam tarihinin hiçbir döneminde kendisini İslam içinde görüp de camiye alternatif başka bir ibadethane kuran mezhep ve tarikat olmamıştır. Buna ilişkin düzenleme uygun görülmemiştir.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Söylenenleri doğru anlayacak olursak, ‘eğer Aleviler kendilerini Müslümanlık içinde görüyorlarsa, Sünniler gibi ibadetlerini camide yapacaklardır’, ama ille de ‘biz ibadetimizi cemevinde yapacağız diyorlarsa, Müslümanlık dışı bir inanca sahip olduklarını ortaya koymuş olacaklardır’. Bu durumda, yani sürüden ayrılma durumunda insanın başına neler gelebileceğini tarihimiz sayısız örnekle göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin din ve ibadete ilişkin özgürlük anlayışı da, laiklik anlayışı da budur! Neresinde ve ne uzaklıkta olursan ol, eğer ‘Müslümanım’ diyorsan, Sünni egemenliğinin koyduğu, uyguladığı kurallara uyacaksın! Yoksa vay hâline! &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGceE20xK4I/AAAAAAAAAgM/XXHrGl7CA7w/s1600-h/%C4%B0ran.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5217171762117159810" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGceE20xK4I/AAAAAAAAAgM/XXHrGl7CA7w/s400/%C4%B0ran.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İran’da da durum benzer değil midir? Şii şeriat devletinde dinsel azınlıklar, Katolikler, Protestanlar, Museviler ibadetlerini kiliselerde, sinagoglarda özgürce yerine getirirlerken, üzerlerinde her türlü baskı uygulananlar kendilerine ‘Müslümanım’ diyenlerdir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;‘İranlaşma’ denilen olgu da özünde bundan başka bir şey değildir. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi milletvekillerinin andavallıklarının da, bizim sonradan görme liberallerimizin de göremedikleri, çoğu kez de görmek istemedikleri gerçek budur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;2 temmuz günü Sivas’ta yitirdiğimiz 33 canı anarken laikliğin Türkiye için önemini yüksek sesle vurgulayalım. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Omuzlarımıza yeni utançlar yüklememek için.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-511735261748700034?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/511735261748700034/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=511735261748700034' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/511735261748700034'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/511735261748700034'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/06/2008-52-2-temmuz-utan-gn-29062008.html' title='2008-52 2 TEMMUZ UTANÇ GÜNÜ - 29.06.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGcaiUK_5ZI/AAAAAAAAAfs/6GM4X1glBjE/s72-c/mad%C4%B1mak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-4981233042267747279</id><published>2008-06-24T16:04:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:39.300-08:00</updated><title type='text'>2008-51 CUMHURİYET YAZARI OLMANIN AYRICALIĞI - 25.06.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Cumhuriyet’te yayımlanan ilk yazım, ‘Susma, Sustukça Sıra Sana Gelecek!’ başlığını taş&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGGDS8SJhHI/AAAAAAAAAfE/7R3sJFX1I0s/s1600-h/Cumhuriyet+1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5215594204914877554" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGGDS8SJhHI/AAAAAAAAAfE/7R3sJFX1I0s/s400/Cumhuriyet+1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;ıyordu. Çocukluğumdan beri gün sektirmeden okuduğum, ailemizin vazgeçilmezi olan bir gazetede yazımı basılmış görmek hayatımın en büyük mutluluklarından biri oldu. Ne daha önce iki yıl kadar Milliyet’in Avrupa baskılarındaki köşe yazarlığım, ne de günlük Aydınlık Gazetesi’nde yayımlanan haftalık yazılarım beni Cumhuriyet yazarlığım kadar gönendirmedi. Gazetemizde bir yıl kadar sayfalar arasında dolanan yazılarım bir süre sonra ‘Görüş’ üst başlığıyla bulmaca sayfasına yerleşti, sonunda da ‘PANO’ adıyla düzenli köşe yazılarına dönüştü. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGGDtAGAVyI/AAAAAAAAAfM/1yyhuqa8qy8/s1600-h/%C4%B0lhan+sel%C3%A7uk.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5215594652614285090" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGGDtAGAVyI/AAAAAAAAAfM/1yyhuqa8qy8/s400/%C4%B0lhan+sel%C3%A7uk.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bir gazete yazarının en temel gereksinimi hiç kuşkusuz ki düşüncelerini dilediğince açıklayabilme, yazıya dökebilme özgürlüğüdür. Sürekli elden ele geçen, belli ekonomik çıkar gruplarının medyadaki sesi olan gazetelerde çalışan meslektaşlarımın tersine, köşemde, kimi zaman okur tepkilerine de yol açan, çoğunluğun düşüncelerine aykırı düşen birçok yazımın yer almış olmasına rağmen bugüne kadar gazete yönetiminin hiçbir müdahalesiyle karşılaşmadım.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir yazar dünyada olan biten her şeyin sırrına ermiş, her şeyi bilen, her soruna doğru çözüm önerileri sunan bir ‘allâme-i cihan’ değildir. Ne kadar özen gösterirse göstersin yanılgılar, yanlışlar her insan gibi bir yazar için de kaçınılmazdır. Fakat belirleyici olan, yazarın, düştüğü yanılgılarından, yaptığı yanlışlarından çok, onun bunlardan öğrenerek ‘doğru’yu bulma yolunda verdiği çabalardır. Cumhuriyet yazarı olmanın bir ayrıcalığı da, gazetesinin sağladığı özgürlük &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5215596919161525250" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGGFw7o-lAI/AAAAAAAAAfk/7iGSjVFmEtw/s400/cumhuriyet+okurlar%C4%B1.jpg" border="0" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;ortamının yanı sıra okurları tarafından sürekli olarak araştırmaya, sorgulamaya, düşüncelerini gözden geçirmeye, yeniden üretmeye teşvik edilmesidir. Okuru, onun ‘doğru’yu bulmada en önemli destekçisidir.&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;12 yıl içinde okurlarımdan, -tümünü sakladığım-, büyük bölümü olumlu tepkilerden oluşan 1.957 mektup, e-posta iletisi, kısa mesaj aldım. Okurlarımın olumlu ya da olumsuz tepkileri yeni bilgiler edinmemde, düşüncelerimi pekiştirmem veya revize etmemde bana katkı sağladığı gibi yanlışlarımı düzeltmemde yardımcı oldu. Okurlarıma büyük teşekkür borçluyum. &lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Son aldığım okur mektubu 22 haziran 2008 tarihli; Sayın Ersan Uysal aynı tari&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGGEQgcmDYI/AAAAAAAAAfU/3-5wDLTxuCI/s1600-h/Naz%C4%B1m.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5215595262594387330" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGGEQgcmDYI/AAAAAAAAAfU/3-5wDLTxuCI/s400/Naz%C4%B1m.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;hli ‘Yurtseverlik Üzerine’ başlıklı yazıma ilişkin olarak Nâzım Hikmet’in ‘Şeyh Bedrettin Destanı’na ek olarak yazdığı ‘Milli Gurur’ (1936) adlı kitapçıktaki sözlerini aktarmış.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;“-Evet, biraz da MİLLÎ BİR GURUR duyuyorum. Tarihinde Bedrettin hareketi gibi bir destan söyleyebilmiş her milletin şuurlu proleteri bundan MİLLÎ BİR GURUR duyar. Evet, Bedrettin hareketi aynı zamanda benim millî gururumdur. MİLLÎ GURUR! Sözlerden ürkme! İki kelimenin yan yana gelmesi seni korkutmasın. Lenin’i hatırla. HANGİMİZ LENİN KADAR BEYNELMİLEL OLDUĞUMUZU İDDİA EDEBİLİRİZ? Lenin, yirminci asırda beynelmilel prol&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGGEly9iuRI/AAAAAAAAAfc/K6Qn_6gDpdU/s1600-h/Lenin.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5215595628341672210" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGGEly9iuRI/AAAAAAAAAfc/K6Qn_6gDpdU/s400/Lenin.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;eteryanın, dünya emekçi kitlelerinin, beynelmilel proleter demokrasisinin en büyük rehberi, 1914 senesinde ‘Sosyal Demokrat’ın 35’nci numarasında ne yazmıştı? (...) ‘…Biz şuurlu Rus proleterleri millî şuur duygusuna yabancı mıyız? Elbette hayır! Biz dilimizi ve yurdumuzu severiz, onun emekçi kitlelerini (yani nüfusunun 9/10'unu) şuurlu bir demokrat ve sosyalist yaşayışına yükseltebilmek için herkesten çok çalışan biziz. (...) ‘...Biz millî gurur duygusuyla meşbuuz (ağzına kadar dolu). Çünkü Rus milleti de beşeriyete yalnız büyük katliamların, sıra sıra darağaçlarının, sürgünlerin, büyük açlıkların, çarlara, pomesçiklere, kapitalistlere zilletle (alçakça) boyun eğişlerin numunelerini göstermekle kalmadı; hürriyet ve sosyalizm uğrunda büyük kavgalara girişebilmek istidadında olduğunu da ispat etti.’ “&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bir de düzeltisi var değerli okurumun; söz konusu yazımda iki ayrı kaynağa dayanarak Bernard Shaw’a mal ettiğim “Yurtseverlik alçakların son sığınağıdır!” sözü İngiliz düşünür ve oyun yazarı Samuel Johnson’a (1709-1784) aitmiş. Sayın Uysal, buna ilişkin olarak kendisinin dublaj yönetmenliğini yaptığı ‘Zafer Yolları’ adlı filmden orijinal diyalogları da göndermiş:&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;“Gen. Mireau: Now, who was this man?&lt;br /&gt;Col. Dax: Samuel Johnson, sir. &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGGAlc_xhaI/AAAAAAAAAe8/MTRcP1my53s/s1600-h/sAMUEL+jOHNSON.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5215591224398939554" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGGAlc_xhaI/AAAAAAAAAe8/MTRcP1my53s/s400/sAMUEL+jOHNSON.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Gen. Mireau: All right, now what did have to say about patriotism?&lt;br /&gt;Gen. Dax: He said it was the last refuge of a scoundrel, sir. I am sorry, I meant nothing personal.”&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Cumhuriyet yazarı olmanın ayrıcalığına bundan daha somut bir örnek olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-4981233042267747279?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/4981233042267747279/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=4981233042267747279' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/4981233042267747279'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/4981233042267747279'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/06/2008-51-cumhuriyet-yazari-olmanin.html' title='2008-51 CUMHURİYET YAZARI OLMANIN AYRICALIĞI - 25.06.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SGGDS8SJhHI/AAAAAAAAAfE/7R3sJFX1I0s/s72-c/Cumhuriyet+1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-3607664079076160140</id><published>2008-06-21T07:56:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:39.361-08:00</updated><title type='text'>2008-50 YURTSEVERLİK ÜZERİNE - 22.06.2008</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt; Murat Belge, Türkiye’de Marksizm’i de, sosyalizmi de, sosyalizm tarihini de derinliğine bilen az sayıda insandan biridir; 14 Haziran 2008 tarihli Taraf’ta yayımlanan ‘Sosyalizm: Milli? Ulusal? Nasyonal?’ başlıklı, milliyetçiliği eleştirdiği yazısında şöyle bir cümle kullanmış:“Jaurés’den laf eğip bükerek enternasyonalizmin yolunun milliyetçilikten geçtiğini anlatan ‘ağabey’ler, &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SF0Xx7un4zI/AAAAAAAAAek/oCu2TBy63Bk/s1600-h/murat+belge.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5214350090179175218" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SF0Xx7un4zI/AAAAAAAAAek/oCu2TBy63Bk/s400/murat+belge.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;‘deneyimli devrimciler’ çıktı.”&lt;br /&gt;Jean Jaurés (1859-1914) yaşamını sosyalizme vakfetmiş, enternasyonalizmi savunduğu kadar yurtseverliği/yurtçuluğu da (patriotisme) savunmuş bir aydındır. Yaşamının, özellikle son dönemi milliyetçiliğe karşı savaşımla geçmiş, 31 Temmuz 1914 günü, milliyetçilerin tahrikine kapılan Raove Villain adında bir serseri tarafından öldürülmüştür. Şu sözler Jaurés’ye aittir: “Yurtseverliğin azı enternasyonalizmi zayıflatır, yurtseverliğin çoğu &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SF0YndgSurI/AAAAAAAAAes/ewebrrKLO2k/s1600-h/Jean_Jaures.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5214351009778940594" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SF0YndgSurI/AAAAAAAAAes/ewebrrKLO2k/s400/Jean_Jaures.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;enternasyonalizmi güçlendirir. Enternasyonalizmin azı yurtseverliği zayıflatır, enternasyonalizmin çoğu yurtseverliği güçlendirir.” Bu sözler ‘eğilip bükülemeyecek’ kadar açık değil midir? Velev ki birileri milliyetçilik adına Jaurés’nin sözlerini eğip bükmüş olsunlar, bunun sosyalistler açısından bir değeri olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki son zamanlarda yurtseverliğe vurmak moda olmuştur, Söylenen sözler çarpıtılmakta, zaman-mekân kavramı göz ardı edilmektedir. Aynen Karl Marx’ın “Proleteryanın vatanı yoktur”, Fabiancı İrlandalı sosyalist Bernard Shaw’un “Yurtseverlik alçakların son sığınağıdır” sözlerine yerli yersiz başvurulduğu gibi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Karl Marx o sözü 1848 yılında yayımlanan Komünist Manifesto’da kullanmıştır, ‘vatan’ kavramının bugün içerdiği anlamla 160 yıl önceki anlamının ‘aynı’ olduğu düşünülebilir mi? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bernard Shaw ise 1914 yılında, milliyetçi rüzgârların fırtınaya dönüştüğü I. Dünya Savaşı koşullarında İngiltere ve Almanya’yı barış masasına oturtmak amacıyla yazdığı uzun bir makalesinde savaş şahinlerinin ‘kör’ yurtseverliğini eleştirmiştir. Kendisinin yurtseverlik tanımı şöyledir: Yurtseverlik, kişinin salt orada doğduğu için ülkesinin başka ülkelerden daha üstün olduğuna dair inancıdır. Günümüze kadar hem Nobel, hem de Oscar ödülünü almayı başaran tek edebiyatçı olma özelliğini koruyan Shaw, konusu 1885 yılında, Bulgaristan’ın küçük bir kasabasında geçen ‚Arms and the Man’ oyununda olduğu gibi çeşitli yapıtlarında ‘kendi anladığı anlamdaki’ yurtseverliği eleştirmiştir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Jean Jaurés’nin yukarıda alıntıladığımız sözleri bugün bize ‘abartılı’ da gelebilir, fakat bu sözlerin yine I. Dünya Savaşı öncesi koşullarında Fransa’ya Alman saldırısının beklendiği günlerde söylendiği unutulmamalıdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;1914 yılında Alman parlamentosunda (Reichstag) iktidardaki Merkez Partisi tarafından talep edilen savaş ödeneklerine ilişkin karara Almanya Sosyaldemokrat Partisi (SPD) milletvekillerinin çoğunluğunun milliyetçi kaygılarla ‘evet’ oyu verdiklerini, böylece I. Dünya Savaşı’nın patlamasında katkısının olduğunu da anımsayalım. Tabii bu karara katılmayan kimi SPD milletvekillerinin partilerinden ayrılarak Almanya Komünist Partis&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SF0Y2PjUzpI/AAAAAAAAAe0/hQbfbJ9WMWk/s1600-h/Bernard+shaw.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5214351263731601042" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SF0Y2PjUzpI/AAAAAAAAAe0/hQbfbJ9WMWk/s400/Bernard+shaw.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;i’nin kurulmasına öncülük ettiklerini de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer kendi tezlerimizi güçlendirmek için önemli gördüğümüz kişiliklerin sözlerini kullanacaksak önce bu sözlerin ne zaman ve ne tür koşullarda söylendiklerine dikkat etmemiz gerekir. Koşullar değiştiğinde, o koşullara ilişkin söylenmiş sözlerin çoğu zaman içleri boşalır, zamanında ve belli koşullarda doğru olan sözler değişimlere bağlı olarak yanlışa dönüşürler. Yanlışa dönüşmüş sözleri kullanarak, o sözlere sarılarak sürdürülen güncel tartışmaların kafa karıştırmaktan başka hiçbir öğretici, aydınlatıcı yanı yoktur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;21. yüzyıldan sekiz yıl almışız, hâlâ ‘yurtseverlik’ nedir, ‘milliyetçilik’ nedir, ‘laiklik’ nedir, ‘Kemalizm’ nedir, bunları tartışıyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Enerjimizi, birbirimize laf anlatmakla tüketiyoruz. Bizler lafa boğulurken bu arada atı alan birileri de Üsküdar’ı geçiyor. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-3607664079076160140?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/3607664079076160140/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=3607664079076160140' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/3607664079076160140'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/3607664079076160140'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/06/2008-50-yurtseverlik-zerine-22062008.html' title='2008-50 YURTSEVERLİK ÜZERİNE - 22.06.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SF0Xx7un4zI/AAAAAAAAAek/oCu2TBy63Bk/s72-c/murat+belge.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-2260792347662518009</id><published>2008-06-16T11:25:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:39.372-08:00</updated><title type='text'>2008-49 'MÜHİM ŞAHSİYET' OLMAK - 18.06.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SFawsRLTzyI/AAAAAAAAAec/Nsx9chdft3k/s1600-h/img002.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5212547893299498786" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SFawsRLTzyI/AAAAAAAAAec/Nsx9chdft3k/s400/img002.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;14 haziran 2008 tarihli Hürriyet’te o fotoğrafı görmeseydim Zonguldak’ın, Devrek ilçesine bağlı Çaydeğirmeni adlı bir beldesi olduğunu bilemeyecektim. Şimdi biliyorum. 2004 yerel seçimlerinden bu yana AKP tarafından yönetilen, yaklaşık 3.800 nüfuslu bir yer. Yerel seçimlerdeki oy dağılımı bana oldukça ilginç geldi. Kullanılan toplam 2.392 oyun 1.317’si AKP’ye, 1.004’ü de Doğru Yol Partisi’ne giderken CHP yalnızca 34 oy alabilmiş. Sol’a kapalı bu beldenin başkanı Satılmış Gebeş 43 yaşında, yüksekokul mezunu bir yerel politikacı; internet sitesinden aldığım bilgilere göre çalışkan biri olmalı. Beldedeki son etkinliklerinden biri de Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Sayın Köksal Toptan’ın adının verildiği parkın açılışı; yazımıza konu olan da bu etkinlikte çekilmiş o fotoğraf. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Göre göre, tanık ola ola artık iyice biliyoruz ki ülkemizde ‘yüksek’ bir makama seçilen ya da atanan herkes o andan itibaren ‘mühim şahsiyet’ konumuna geçiyor, dolayısıyla ‘mühim şahsiyetler kategorisinden’ protokol adı verilen özel bir muamele görüyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Türkiye koşullarının yerel ve genelinde protokol düzenleyicilerinin dikkat ettikleri en önemli husus mühim şahsiyetlere oturma düzenlerinde ‘normal’ insanlardan farklı bir muamele uygulanması; bu muamele bize mühim şahsiyetlerin altlarına sürülen koltuklarla yansıyor. Açılışlarda, temel atma törenlerinde, konserlerde sabit sıralarda, sandalyelerde oturan ‘normal’ insanların ön-ortasına yerleştirilmiş rahat koltuklarda oturanları görünce “İşte bunlar mühim şahsiyetler!” diyoruz.  Kimi protokol düzenleyicileri bununla da yetinmeyerek koltukların önüne, üzerinde içme suyu, su bardağı, küçük bir vazo içinde taze çiçek bulunan sehpalar koyuyorlar. Bu da o önemli şahsiyetin önemini biraz daha arttırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrusu, eskiden ‘önemli’ diye insanların kendilerine ‘sakat kalçalı’ muamelesi yapılmasına itiraz etmemelerine şaşar, aynı etkinliği paylaştığı insanlardan altlarına sürülen özel koltuklar aracılığıyla ‘iyot gibi’ soyutlanmalarına nasıl razı olduklarını anlayamazdım. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Artık şaşmıyorum, bu mühim şahsiyetlerin davranışlarını anlamaya çalışıyorum. Öyle ya, kim bilir bulundukları makamlara gelene kadar hangi zor yollardan geçmişler, nelere katlanmışlar, neler yaşamışlar? Çocukluk yıllarında yaşanan düş kırıklıkları, üstesinden kolay gelinememiş ergenlik sorunları, bastırılmış duygularla tükenmiş bir gençlik, geçim zorlukları, itilip kakılmalar, inanmadan boyun eğmeler, ve daha birçok talihsiz yaşanmışlık… Bilemeyiz ki?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Fakat insan öyle durumlara tanık oluyor ki, şaşmak değil de üzülmeden edemiyor. Arka sıralarda Türkiye’nin yüz akı bir fizik profesörü, uluslararası bir bilim adamı, önden üçüncü sıranın sol ucuna ilişmiş dünyaca ünlü bir keman virtüözü, sağ uçta bir heykeltıraş, tümü de sahip oldukları önemi kendi emekleriyle elde etmiş çok değerli kişilikler… En önde, ortada, rahat koltuklarda oturan siyasi seçilmişlerle atanmış bürokratlar! İnsan ister istemez, “Bu ne biçim protokol?” diye sormadan edemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim o park açılışında Doğan Haber Ajansı’ndan Ersin Ercan’ın çektiği fotoğrafa… Ortada yine iki rahat, geniş dirseklikli iki koltuk; birinde Sayın Köksal Toptan, öbüründe de Zonguldak Valisi Sayın Erdal Ata oturuyor. “Yaz ortasında bir park açılışı nasıl bir mantıkla oturma düzeninde yapılır?” sorusu bir yana buraya kadar olan alışılageldik bir görüntü. Fakat Sayın Toptan’ın koltuğunun yanına çekilmiş bir sandalyede eşi Sayın Saime Toptan oturuyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bayan Toptan, avukatlık, Cumhuriyet Savcı Yardımcılığı, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü, Yargıtay Hukuk Dairesi Yargıçlığı görevlerinde bulunmuş saygın bir hukukçu. Engelliler ve kadın eğitimi konularında faaliyet gösteren çeşitli vakıfların, derneklerin kurucuları ya da üyeleri arasında yer alan, bilimsel toplantılarda bildiriler sunan, dergilerde makaleleri yayımlanan bir sivil toplum gönüllüsü. Bayan Toptan’ın bir de ‘Şiirde Yaşamak’ adlı yayımlanmış bir kitabı var. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sayın TBMM Başkanı farklı bir refleksle kalkıp yerini eşine verse, kadının toplumumuzda ikincileştirilmesine karşı çıktığını gösteren bir davranış sergileyecek. Böylece yalnızca Çaydeğirmeni halkına değil Türkiye kamuoyuna da önemli bir mesaj vermiş olacak. Bunu yapmıyor.  Belki de yapamıyor, bilemiyorum. Keşke yapabilseydi.&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-2260792347662518009?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/2260792347662518009/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=2260792347662518009' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/2260792347662518009'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/2260792347662518009'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/06/2008-49-mhim-ahsiyet-olmak-18062008.html' title='2008-49 &apos;MÜHİM ŞAHSİYET&apos; OLMAK - 18.06.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SFawsRLTzyI/AAAAAAAAAec/Nsx9chdft3k/s72-c/img002.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-8512042078146222103</id><published>2008-06-15T02:37:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:39.388-08:00</updated><title type='text'>2008-48 DÜZEYSİZLİKLER, AHMAKLIKLAR - 15.06.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Bizim tartışma kültürümüz karşımızdakini ‘yok etme’ anlayışı üzerine kurulmuş. Taraflar, hangi konuda olursa olsun, tartışmaya, karşısındakinin düşüncesinin daha başında değersiz, boş, yok sayılmayı hak ettiği önyargısıyla başlıyorlar. Uzlaşma, peşinen bir zafiyet olarak anlaşıldığından hiç kimse kendi kafasındakinden farklı düşünceleri değil benimsemek, dinlemek bile istemiyor. Oysa ‘bir ben bilirim’, ‘tek doğru benim doğrumdur’ yaklaşımı insanî zaafların en zararlılarından biri olduğu kadar, aynı zamanda insanda bastırılmış aşağılık duygularının dışavurumudur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Haftalardır siyasette olsun, medyada olsun düzeysizliğin en sefil örnekleri sergileniyor. Düzeysizliği, mahalle kabadayılığını, saldırganlığı ‘politika yapmak’ sanan siyasetçileri anlayabiliyorum, çünkü onları bulundukları yerlere ortalama okulluluk düzeyleri 3.7 yıl olan kitleler taşımışlar, fakat kimi medya gruplarının iç bulandırıcı düzeysizliklerini anlamakta zorlanıyorum. &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SFTjv1GdHKI/AAAAAAAAAeE/KuxK9sg0gdw/s1600-h/Yarg%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5212041079622016162" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SFTjv1GdHKI/AAAAAAAAAeE/KuxK9sg0gdw/s400/Yarg%C4%B1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrudur, yanlıştır, fakat hiçbir uygar ülkede mahkeme kararları Türkiye’de tanık olduğumuz düzeyde tartışılmaz. Hukuka saldırmak ancak hiçbir zaman hukuka gereksinim duymayacaklarını sanan ahmakların davranışıdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ve ne yazık ki uzunca bir süredir bu ülkeye ahmaklık egemendir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Nedeni ise oldukça basittir, çünkü Türkiye’de ‘burjuva’ olarak adlandırılan ‘varsıllar sınıfı’, -bir avuç gerçek burjuva dışarıda tutulacak olursa-, devlet eliyle, ihale peşkeşçiliğiyle, hayali ihracatla, döviz kaçakçılığıyla, kaçak inşaatla, rüşvetçilikle, teşvik dolandırıcılığıyla, banka hortumculuğuyla, kıyı yağmasıyla, yerel yönetim yolsuzluklarıyla, Avrupa’da çalışan emekçileri dolandırarak oluşmuş bir zümredir. Pratik zekâlı, fakat zekâlarını &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SFTkp6_Q7pI/AAAAAAAAAeM/3jxZIJ6kYDg/s1600-h/para.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5212042077634883218" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SFTkp6_Q7pI/AAAAAAAAAeM/3jxZIJ6kYDg/s400/para.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;kötüye kullanan insanların oluşturduğu bir kalabalıktır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Belli bir disiplin altına alınamayan pratik zekâ hırsla üst üste binince sonunda kaçınılmaz olarak ahmaklığa dönüşür. Bu dönüşümün ülkemizde de, dünyada da sayısız örnekleri vardır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığımız süreçte bu düzenin karşısında ciddi bir seçeneğin oluşamaması ise bir talihsizlik olmakla birlikte anlaşılabilir bir durumdur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Toplumda her olgunun kendi karşıtını yaratması diyalektik bir sonuç olduğuna göre yukarıda oluşumunu sıraladığımız olgunun yaratacağı karşıtı doğal olarak ‘amorf/ucube’ bir seçenek olacaktır. Bugün, ‘alternatifsizlik’ dediğimiz şey de içinde bulunduğumuz bu durumun tanımı değil midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatın birçok alanında bize yaşatılan düzeysizlikleri, bu düzeysizliklerin taşıyıcısı ahmak politikacıları, besleme medyayı, işyerindeki işçi ölümleriyle alay eden gözü kararmış işverenleri hak edecek ölçüde büyük suçlar işlediğimizi söylersek kendimize haksızlık etmiş oluruz. Tek suçumuz duyduklarımıza, bize anlatılanlara hiç sorgulamadan kanmış olmamızdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Politikacılar tarafından, besleme medya tarafından, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün darbecileri tarafından, sürekli kandırıldık, kandırılıyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Benzetme belki biraz ağır kaçacak ama farkında olmadan koyunlaştırıldık, koyunlaştırılıyoruz. &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SFTlRqkJ1WI/AAAAAAAAAeU/ywXkp1Y92G0/s1600-h/koyun.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5212042760420971874" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SFTlRqkJ1WI/AAAAAAAAAeU/ywXkp1Y92G0/s400/koyun.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Beyinlerimiz safsatalarla, hurafelerle dolduruluyor. Cumhuriyetimizin 85 yılda geldiği noktada türban takmayı özgürleşmeyle eş gören, İmam Humeyni’ye âşık genç kızlar, ‘vatanın selametini’ Ermeni asıllı gazetecilere pusu kurmak, Katolik papazları öldürmek, Hıristiyan misyonerleri boğazlamak sanan gençler yetiştiriyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;1 Mayıs Emek ve Dayanışma günlerinde işçilerle dayanışan gençleri tazyikli sulara boğuyor, copluyor, saçlarından tutup yerlerde sürüklüyoruz; tazyikli sulu, biber gazlı, coplu, telekulaklı hayatı ‘demokrasi’, ortaçağ yaşamını ‘özgürleşme’, Amerikan emperyalizmine payandalığı da ‘uygarlaşma’ sanıyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Düzeysizlikler yeni düzeysizlikler, ahmaklıklar yeni ahmaklıklar üretiyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bir nokta geliyor, insan ne diyeceğini bilemiyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sanırım o noktadayız.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-8512042078146222103?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/8512042078146222103/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=8512042078146222103' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8512042078146222103'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8512042078146222103'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/06/2008-48-dzeysizlikler-ahmakliklar.html' title='2008-48 DÜZEYSİZLİKLER, AHMAKLIKLAR - 15.06.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SFTjv1GdHKI/AAAAAAAAAeE/KuxK9sg0gdw/s72-c/Yarg%C4%B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-4730242229506751050</id><published>2008-06-10T19:40:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:39.404-08:00</updated><title type='text'>2008-47 İKTİDAR ZOR DURUMDA - 11.06.2008</title><content type='html'>dalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, Anayasa Mahkemesi’nin üniversitelerde türbanı serbest bırakan Anayasa değişikliğini iptal etmesini bir türlü içine sindiremiyor.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İktidarın işi gerçekten zor; adamlar genel seçimlerde oyların yüzde 47’sini alıp tek başlarına iktidar olmuşlar, yine de diledikleri bir yasayı çıkartamıyorlar. Üstelik de çıkarmak istedikleri, herhangi bir yasa değil, ‘ille de’ diyerek tabanlarına güvence verdikleri ‘türban yasası’. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Anayasa Mahkemesi tekerlerine çomak sokmasa Müslüman kızlar üniversitelerde derslere başları kapalı girerek özgürleşebilecekler. Böylece, -en azından üniversite ve yüksek okullarda özlenen ‘adalet’ ve ‘müsavat’ gerçekleşmiş olacak.&lt;/div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SFO3Q7EsjlI/AAAAAAAAAds/avuhiSwjyBs/s1600-h/okulda+namaz.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5211710695160974930" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SFO3Q7EsjlI/AAAAAAAAAds/avuhiSwjyBs/s400/okulda+namaz.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ama olmuyor, olamıyor. Anayasa Mahkemesi geçit vermiyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Dinci medya bu işe çok öfkeli, kararı bir ‘sivil darbe’ olarak adlandırıyor. ‘Kuvvetler ayrılığı tamam da yargıya bu kadar söz düşmese’ yollu ‘akademik’ muhabbetlerin tadına doyum olmuyor. Kimi kalem erbabı da hızını alamayıp ‘sivil toplumu’ direnişe çağırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidar olup da ‘muktedir’ olamamak herkesin kolay kaldırabileceği bir ‘hâl’ değil, nitekim şu sıralar başta Başbakan, hükümet üyelerinin yüzünden düşen bin parça oluyor. Oysa dincilik bu topraklarda sonu henüz görünmeyen altın çağını yaşıyor. İslami sermaye gün be gün güçleniyor, Anadolu’da Sanayi ve Ticaret Odalarının yönetimleri artan bir hızla dinci kesimlerin ellerine geçiyor. AKP, 81 ilin sekseninden en az bir milletvekilini Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sokmayı başarmış. Ülke genelinde yerel yönetimlerin çoğunluğu AKP’li. Dinciler yeni TV kanalı ve gazete alımlarıyla medya dünyasındaki ağırlıklarını hissedilir ölçüde arttırıyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Anadolu kentlerine Suudi Arabistan, İran görüntüleri egemen oluyor. Lise öğrencileri dersten k&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SFO3h_5GIBI/AAAAAAAAAd0/UFcvgGNVgdc/s1600-h/okulda+namaz+2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5211710988512272402" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SFO3h_5GIBI/AAAAAAAAAd0/UFcvgGNVgdc/s400/okulda+namaz+2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;açıp okul çatılarında namaza duruyorlar, namaz saatlerinde okul laboratuvarları, derslikler, koridorlar mescide dönüşüyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ne var ki koşullar bu değin elverişliyken siyasal iktidar tabanına verdiği sözü tutup üniversitelere türbanı sokamıyor. İktidar sahiplerinin yerinde olup da sinirlenmemek elde değil.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ben olsam hiç bozuntuya vermeden yeni bir fırsat kollarım. Türkiye bir fırsatlar ülkesi olduğuna göre bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün yeni bir olanak mutlaka çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14 Mayıs 1950 günü Demokrat Parti’nin iktidar olmasıyla birlikte başlayan ‘büyük beyaz devrim’ süreci 58 yılda Türkiye’yi öyle bir noktaya getirdi ki dinciler için bundan iyisi Şam’da kayısı… &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İki gün önce duyurdu basın, 2007 sonu itibariyle ekonomimiz dünyanın en büyük 15. ekonomisi konumuna yükselmiş. Bu arada da halkımız dünya refah sıralamasında 68’incilikten 82’nciliğe düşmüş, okulluluk ortalamamız ise hâlâ 3.4 yıl düzeyinde seyrediyor. Demek oluyor ki 58 yılda ekonomide büyük atılımlar gerçekleştirilirken, toplumun büyük çoğunluğunun ‘yoksul’, ‘okulsuz’ ve ‘mesleksiz’ bırakılması başarılmış. Dinci partilerin iktidarlarını kalıcılaştırması için yoksulluğun, okulsuzluğun ve mesleksizliğin içiçeliğinden daha elverişli bir ortam olabilir mi?&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5211711525231128402" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SFO4BPU171I/AAAAAAAAAd8/QOi0zIPICA8/s400/Burkal%C4%B1lar.jpg" border="0" /&gt; &lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Geleceğe ilişkin umutlarını yitirmiş, can derdindeki eğitimsiz insanlar dinsel duyguları biraz kaşınınca kendisine öbür dünyada cennet vaadedenlere meylediyor. AKP’nin ‘başarısının’ temel nedeni de bu. Bir de şu Anayasa Mahkemesi olmasa, Şam’daki kayısının tadı ikiye katlanacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslamcı ve islamcılıktan beslenen sermaye, varlıkları dincileşme sürecine bağlı politikacılar, din üzerinden palazlanan medya ağız birliğiyle Cumhuriyet’i Cumhuriyet yapan güçler ayrılığı ilkesine saldırıyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Oysa yasama, yürütme ve yargı güçleri arasındaki denge özgürlüğümüzün, demokrasimizin, laik düzenimizin, insanca yaşama hakkımızın güvencesi ve içinde yaşadığımız koşullarda giderek daha büyük önem kazanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-4730242229506751050?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/4730242229506751050/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=4730242229506751050' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/4730242229506751050'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/4730242229506751050'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/06/2008-47-iktidar-zor-durumda-11062008.html' title='2008-47 İKTİDAR ZOR DURUMDA - 11.06.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SFO3Q7EsjlI/AAAAAAAAAds/avuhiSwjyBs/s72-c/okulda+namaz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-3434584004159563710</id><published>2008-06-07T17:30:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:39.436-08:00</updated><title type='text'>2008-46 VELEVKİ SİYASAL SİMGE... - 08.06.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İspanya ziyareti sırasında türbana ilişkin olarak söylediği “Velev ki siyasal simge…” sözü, Anayasa Mahkemesi’nin üniversitelerde türban serbestisini iptal k&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEss3AfQm8I/AAAAAAAAAdk/IjHHTKDHCoo/s1600-h/tAYY%C4%B0P+E.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5209306717519649730" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEss3AfQm8I/AAAAAAAAAdk/IjHHTKDHCoo/s400/tAYY%C4%B0P+E.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;ararına gerekçe olabilecek belirleyici bir söylemdir. Bu cümlenin sonunu farklı sözcüklerle getirdiğinizde sonuç üç aşağı beş yukarı aynı kapıya çıkmaktadır; bu söylem özü itibariyle laiklik ilkesine karşı bir meydan okumadır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Uzunca bir süredir görülmektedir ki, AKP iktidarının ‘zayıf karnı’ nesnel olarak olması gerekenin tam tersi bir biçimde 2007 genel seçimlerde aldığı yüzde 47’lik oydur. İktidar aldığı yüksek oy oranına ve TBMM’deki çoğunluğuna dayanarak her aklına eseni dilediğince uygulayabileceğini sanmak gibi tehlikeli bir kuruntuya kapılmıştır. Oysa Türkiye’nin tarihten gelen &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEssmDL-IDI/AAAAAAAAAdc/8Ht1-H4IRDE/s1600-h/T%C3%BCrban+1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5209306426186276914" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEssmDL-IDI/AAAAAAAAAdc/8Ht1-H4IRDE/s400/T%C3%BCrban+1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;gerçekleri, iktidarın görmek istediklerinden çok farklıdır; bu gerçekler, iktidarların güç kuruntularını tersyüz edecek ölçüde serttir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha güne kadar Türkiye’nin bir ‘hukuk devleti’ olduğunu, ‘hukukun üstünlüğü’nü dilerinden düşürmeyen iktidar sahipleri ve onların medyadaki yandaşları bugün ağızbirliğiyle yargıya veryansın etmektedirler. İktidar ve yandaşları, parlamento çoğunluğunun ‘meşruiyet’ için her zaman tek başına yeterli olmadığını, toplumu yakından ilgilendiren önemli kararların alınmasından önce tasarlananların muhalefet partileri ve sivil toplumu temsil eden kuruluşlarla tartışılarak bir uzlaşma zemini aranması gerektiğini kavramalıdırlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Aksi durumda, son örnekte olduğu gibi parlamento çoğunluğuna dayanarak çıkardıkları yasalar ‘hukuk duvarı’na çarpıp geri döndüğünde yakınmaların, bağırıp çağırmaların toplumu germenin, bölmenin ötesinde kimseye bir yararı yoktur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5209305941967468578" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEssJ3VNeCI/AAAAAAAAAdU/PBx8hTGBKO8/s400/%C3%A7ar%C5%9Faf.jpg" border="0" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;Hükümet, türbanı bir Anayasa sorununa dönüştürerek önemli bir yanlış yapmıştır. Toplumda hiç kuşkusuz türbanı içtenlikle salt üniversite ve yüksek okullarda kız öğrencilerin öğrenim özgürlüğü bağlamında bir ‘giysi sorunu’ olarak görenler vardır. Bu görüşte olanların istemleri kişi temel hakları ve öğrenim özgürlüğü kapsamında desteklenebilir de, nitekim üniversite ve yüksek okullarda ‘türban’, AKP tarafından siyasallaştırılmadan çok önce bir sorun olma&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEsq0T-MC7I/AAAAAAAAAc8/ClmLWPBK5qk/s1600-h/emine.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5209304472186784690" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEsq0T-MC7I/AAAAAAAAAc8/ClmLWPBK5qk/s400/emine.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;ktan çıkma ve çözülme sürecine girmişti. Bu açıdan bakldığında AKP’nin sorunu siyasallaştırarak en büyük kötülüğü türbanlı öğrencilere yaptığı görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin, Anayasa’yı değiştirerek üniversite ve yüksek okullarda türbanın yolunu açma girişimi topluma karşı kurduğu ve Anayasaya Mahkemesi tarafından bozulan bir ‘tuzak’tır. Toplum bir genel Anayasa değişikliği beklerken AKP-MHP işbirliği tarafından tezgâhlanan emrivaki ile karşı karşıya kalmıştır. &lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEsrq512vKI/AAAAAAAAAdM/36cXxuNF6q4/s1600-h/hayr%C3%BCnnisa.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5209305410065317026" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEsrq512vKI/AAAAAAAAAdM/36cXxuNF6q4/s400/hayr%C3%BCnnisa.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Görülmüştür ki, bir akademisyen kurul tarafından hazırlanan ve oyalanması için kamuoyuna sızdırılan Anayasaya değişikliği tasarısı, düzenlenen gizemli özel Anayasa toplantıları ve benzer hükümet etkinlikleri söz konusu tuzağın ön hazırlıklarıdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Oysa toplum, 12 Eylül darbecileri tarafından dayatılan, halka silah zoruyla onaylattırılan yürürlükteki Anayasa’nın baştan sona elden geçirilmesini ve çağımızın koşullarına uygun duruma getirilmesini istemektedir. İstenen özgürlükçü, demokrat, çoğulcu, hukukun üstünlüğünü ve laikliği gözeten bir Anayasa’dır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;AKP hükümeti ise toplumun bu istemini gözardı etmesi bir yana, Anayasa’nın değiştirilemez 2. maddesini çiğneyerek, özel bir ‘türban yasası’nın çıkartılmasına öncülük etmiş, genel Anayasa değişikliğini rafa kaldırmıştır. &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEsrZ6ZwX4I/AAAAAAAAAdE/PPUlFprZMHE/s1600-h/zeynep+babacan.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5209305118158118786" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEsrZ6ZwX4I/AAAAAAAAAdE/PPUlFprZMHE/s400/zeynep+babacan.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;AKP’ye ilişkin kapatma davası nasıl sonuçlanır, bilemeyiz, fakat AKP her durumda aklını başına devşirmeli, insanlara, toplumun geneline hizmet etme kararlılığında olduğu güvencesini vermelidir. Türbanın siyasal bir simgeden yeniden salt bir ‘giysi seçimi’ konumuna getirilmesi de AKP’nin söz konusu kararlılığının bir adımı olarak değerlendirilecektir. Bu konuda Hayrünnisa, Emine ve Zeynep hanımlar ne düşünürler, sanırım bu hep bir muamma olarak kalacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-3434584004159563710?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/3434584004159563710/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=3434584004159563710' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/3434584004159563710'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/3434584004159563710'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/06/2008-46-velevki-siyasal-simge-08062008.html' title='2008-46 VELEVKİ SİYASAL SİMGE... - 08.06.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEss3AfQm8I/AAAAAAAAAdk/IjHHTKDHCoo/s72-c/tAYY%C4%B0P+E.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-3833109624147414735</id><published>2008-06-03T22:00:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:39.447-08:00</updated><title type='text'>2008-45 UMUT: SOSYALİZM - 04.06.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Sosyalizm, 150 yıldır olduğu gibi bugün de varsılı daha varsıl, yoksulu ise daha yoksul kılan kapitalizme-liberalizme verilen en gerçekçi yanıt, sömürü düzenine karşı en gerçekçi seçenektir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sosyalizm, toplumculuktur. Sosyalistler, toplumun her bireyinin, başta özgürlük ve demokrasi olmak üzere insanlığın tüm evrensel değerlerine eşit biçimde layık olduğuna inanırlar. Sosyalizm, insanların siyasette, ekonomide, kültürde, sosyal &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEYkEDkGU3I/AAAAAAAAAZU/pGfAJhNz-5A/s1600-h/SOS3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5207889671195349874" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEYkEDkGU3I/AAAAAAAAAZU/pGfAJhNz-5A/s400/SOS3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;yaşamda eşit şansa sahip olacakları bir düzendir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Şans eşitliğinin olmadığı yerde özgürlükten söz edilemez; eşit olmayan birey özgür olamaz. Kapitalist düzende, düzenin sahibi olan, varoluşu sömürüye dayanan varsıl da özgür değildir, tutsaktır, kapitalist düzenin motoru olan hırsının tutsağıdır. Kendisi tutsak olan başkasına özgürlük veremez. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist devlet de varsılların devletidir. Temel işlevi, tüm kurumlarıyla yoksullara, emekçilere, çalışan kesimlere karşı varsılların haklarını, onların varoluş koşullarını korumaktır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sosyalistler bu gerçeği bilerek örgütlenmeli, bu gerçeği bilerek savaşım vermelidirler. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kaptalist düzende çalışan kesimlere, emekçilere, yoksullara verilen her türden haklar, özünde kapitalist devletin çaresiz durumlarda vermek zorunda kaldığı ödünler, sus paylarıdır. Çalışan kesimler, emekçiler, yoksullar kendilerine tanınan bu ‘haklar’ın, verilen ödünlerin, aldıkları sus paylarının her an geriye alınabileceklerinin bilincinde olmalıdırlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Savaşımla alınmayan, direnerek korunmayan hiçbir hakkın kalıcılığı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalistler, kendilerini özgürlükçü, demokratik, dayanışmacı, eşitlikçi bir düzene götürecek yolu yine kendileri açacaklar, bu savaşım sürecinde özgürleşeceklerdir. Bir bireyin özgür olduğuna inanması, bunu duyumsaması, sahip olabileceği en güzel duygudur. Salt bu duyguyu tadabilmek için bile bir yaşam boyu savaşım vermeye değer. Çağımızda insana özgürlük duygusunu tatma olanağı veren tek dünya görüşü sosyalizmdir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sosyalizm, tikelci bir dünya görüşü değildir, içinde farklı görüşlere yer vermelidir. Ancak kendi içinde farklı yöntemsel görüşler barındıran bir sosyalizm sağlıklı olabilir. Dolayısıyla 21. yüzyıl sosyalizmi sağlıklı ve güçlü olabilmek için kendi içinde çoğulcu olmalıdır. Çağdaş sosyalist örgütlenme aynı hedef doğrultusunda yola çıkan, fakat yöntemlerinde farklılıklar taşıyan ‘sosyalist’ akımları bünyesine almalıdır. Sosyalist örgütlenmede çoğulculuk ilkesi, sosyalist düşüncenin gelişmesinde, sosyalist düşüncelerin hayatta karşılıklarını bulmasında en önemli ve vazgeçilemez itici güçtür. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sosyalist örgütlenme, kendisini ‘sosyalist’ olarak tanımlayan her bireyi kucaklamalıdır. Her siyasal/ideolojik düşünce gibi sosyalist düşünce de tartışarak gelişir. İdeolojiler, özgür düşünen, düşüncelerini özgürce ifade edebilen bireyler tarafından zenginleştirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın durumu da, Türkiye’nin durumu da ortadadır. Nesnel koşullar son 150 yılın hiçbir kesitinde olmadığı kadar sosyalizmin lehinedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın hammadde kaynakları hızla tükenmektedir. En zengin petrol rezervlerinin tüketim ömrü en fazla 50 yıldır. Hammadde kaynaklarının tükenmesine koşut olarak savaş tehlikesi de büyümektedir. Küresel emperyalizm, varolmakla çökmek arasındaki seçimini eninde sonunda 3. Paylaşım Savaşı’ndan yana yapacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Afrika kıtası kısa erimde açlıkla karşı karşıyadır.  Küresel ısınma yeryüzünde iklim değişikliklerine yol açmakta, Kuzey Kutbunda buzullar çözülmekte, insanlığı büyük tehlikeler beklemektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin emperyalizme karşı borç yükümlülükleri artmakta, aynı süreçte varsıl daha varsıllaşırken, halkın geniş kesimleri hızla yoksullaşmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Gün, umutları yeşertme günüdür. Gün, umudun nerede olduğunun bilincine varma günüdür. Gün, özgürlüğe giden yolları açmaya başlama günüdür. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Umut da, özgürlük de gelen gündedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Umut, sosyalizmdir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-3833109624147414735?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/3833109624147414735/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=3833109624147414735' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/3833109624147414735'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/3833109624147414735'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/06/2008-45-umut-sosyalizm-04062008.html' title='2008-45 UMUT: SOSYALİZM - 04.06.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEYkEDkGU3I/AAAAAAAAAZU/pGfAJhNz-5A/s72-c/SOS3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-4010026026698568608</id><published>2008-05-31T09:31:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:39.666-08:00</updated><title type='text'>2008-44 SOSYALİZM VE BİREY - 01.06.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Sosyalizm, 1960’larda, 1970’lerde kimi kişiler ve çevrelerce algılandığı gibi geçici bir siyasal akım, bir ‘moda’ değildir. Bireyi, burjuva toplumunun benmerkezci-yarışmacı ahlakından, sosyal körlüklerinden, bencilliklerinden kurtararak özgürleştirerek ona toplumculuk, sosyal dayanışmacılık, eşitçilik, evrensel-çağdaş düşünebilme yetisi gibi değerler kazandıran, insanlığın gelecek umudunu canlı tutan bir ideoloji, bir dünya görüşüdür.&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEGDh3U05_I/AAAAAAAAAY8/GaDz1voYnC8/s1600-h/gramsci+1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206587262027229170" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEGDh3U05_I/AAAAAAAAAY8/GaDz1voYnC8/s400/gramsci+1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Son 200 yıl içinde bu dünya görüşünün ortaya çıkıp biçimlenmesinde Saint Simon, Charles Fourier, Auguste Blanqui, Robert Owen’dan Ferdinand Lassalle, Karl Marx, Fiedrich Engels’e; Karl Kautsky, Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg’dan Vladimir İlyiç Lenin, Lev Troçki, Mao Zedung, Josip Broz Tito, Fidel Castro’ya; Santiago Carrillo’ya, Enrico Berlinguer’e; Jean Jaurés’den, &lt;a title="Antonio Gramsci" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Antonio_Gramsci"&gt;Antonio Gramsci&lt;/a&gt;’den Ernst Bloch’a, &lt;a title="Georg Lukács" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Georg_Luk%C3%A1cs"&gt;Georg Lukács&lt;/a&gt;’a, &lt;a title="Louis Althusser" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Louis_Althusser"&gt;Louis Althusser&lt;/a&gt;’e kadar birçok düşünür ve uygulamacının katkısı vardır. Bu kişiliklere Ernest Mandel, Theodor Adorno, Jürgen Habermas, Fredric Jameson, Terry Eagleton gibi daha birçok ad eklenebilir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;T&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEGBiv79EYI/AAAAAAAAAYs/VbZkwiEro2k/s1600-h/Mustafa+Suphi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206585078200471938" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEGBiv79EYI/AAAAAAAAAYs/VbZkwiEro2k/s400/Mustafa+Suphi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;ürkiye’deki sosyalist düşünce ve oluşumlarda Hüseyin ‘Sosyalist’ Hilmi’den (?-1922) başlayarak öncelikle Mustafa Suphi’nin (1883-1921), Şefik Hüsnü Değmer’in (1887-1959), Reşat Fuat Baraner’in (1900-1968), Nâzım Hikmet’in (20.11.1901-3.6.1963), Hikmet Kıvılcımlı’nın ((1902-11.10.1971), Mehmet Ali Aybar’ın (5.10.1908-10.7.1995), Behice Boran’ın (1.&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEGAGMnUC5I/AAAAAAAAAYc/6JgXyeMSc5g/s1600-h/Behice+Boran.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206583488170691474" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEGAGMnUC5I/AAAAAAAAAYc/6JgXyeMSc5g/s400/Behice+Boran.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;5.1910-7.10.1987), Sadun Aren’in (1922-8.3.2008), Mihri Belli’nin (doğ.1916) katkılarını mutlaka anmak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda adlarını saydığımız sosyalistlerin kuramlaştırdıkları ya da uygulamaya soktukları düşüncelerinin temel kaynağı Marksizm’dir. Ne var ki birkaçının dışında aralarında önemli düşünsel farklılıklar bulunmasının ötesinde birçoğunun yaşamı birbirleriyle kıyasıya çatışma içinde geçmiştir. Bu gerçeğe ka&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEGEFJRnraI/AAAAAAAAAZE/wTytBvbOfBU/s1600-h/Tito.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206587868141039010" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEGEFJRnraI/AAAAAAAAAZE/wTytBvbOfBU/s400/Tito.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;rşın sosyalistler, öneğin, Lenin’in ‘Sovyet Sosyalizmi’, Tito’nun ‘Özyönetim Sosyalizmi’, Mao’nun ‘Milli Demokratik Devrimi’ deneyimlerinden, Troçki’nin ‘Sürekli Devrim’ tezlerinden, Berlinguer’in ‘Avrupa Komünizmi’ görüşlerinden çok şey öğrenmişlerdir. Aynı şekilde siyas&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEGCzUsvgGI/AAAAAAAAAY0/HuHx8ug6q1k/s1600-h/Berlinguer.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206586462458314850" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEGCzUsvgGI/AAAAAAAAAY0/HuHx8ug6q1k/s400/Berlinguer.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;al/stratejik çizgileriyle birbirleriyle çatışan Türkiye sosyalistlerinin savundukları düşüncelerden de çıkaracağımız önemli dersler vardır. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;1980’lerin sonunda çatırdamaya başlayan ve 1990’ların başında çöken Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa sosyalizmleri kadar Çin Halk Cumhuriyeti’nde uygulanan sosyalizm de başlıbaşına bir ders konusudur. Bu dersler iyi çalışıldığı takdirde hiçbir sosyalist uygulamanın başka bir ülke için örnek oluşturamayacağı görülmektedir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Burada vurgulanması gereken, ‘çökenin’ sosyalizmin dünyanın belli bir bölgesindeki uygulaması olduğudur; 70 yıllık Sovyet deneyiminin başarısızlığı sosyalizmin kuram olarak çöktüğü anlamına gelmez. 70 yıl insan ömrü için uzun, insanlık içinse çok kısa bir süredir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980’li yıllarla birlikte hızla yükselişe geçen ABD merkezli neo-liberal küresel kapitalizm, Sovyet ve Doğu Avrupa sosyalizmleri çöküp de önünde belirleyici bir engel kalmayacınca dünyanın geniş bölgelerinde emperyalist egemenliğini kurmuştur. Ne var ki diyalektik materyalist düşünce kuramını doğrularcasına emperyalizm de kendi karşıtını yaratmış, ABD’nin arka bahçesi kabul edilen Güney Amerika’da birçok ülke ‘sol’un farklı renkleriyle emperyalizmin karşısına dikilmiştir. &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEGEYswoIWI/AAAAAAAAAZM/8J_6918p9Ok/s1600-h/Michelle+Bachelet.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5206588204083847522" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEGEYswoIWI/AAAAAAAAAZM/8J_6918p9Ok/s400/Michelle+Bachelet.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;12 ülkenin (Brezilya, Arjantin, Venezüella, Şili, Bolivya, Kolombiya, Ekvador, Paraguay, Uruguay, Guayana, Surinam, Peru) katılımıyla geçen ay kurulan ve başkanlığına Şili’nin sosyalist Cumhurbaşkanı Michelle Bachelet’nin getirildiği Güney Amerika Ulusları Birliği – UNASUR bu dikilişin ilk toplu adımlarından biridir.  &lt;strong&gt;(e-posta: &lt;/strong&gt;&lt;a href="mailto:dkavukcuoglu@superonline.com"&gt;&lt;strong&gt;dkavukcuoglu@superonline.com&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;)&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;(Fotoğraflar: Antonio Gramsci, Mustafa Suphi, Behice Boran, Enrico Berlinguer, J. B. Tito, Michelle Bachelet)&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-4010026026698568608?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/4010026026698568608/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=4010026026698568608' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/4010026026698568608'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/4010026026698568608'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-44-sosyalizm-ve-birey-0106i2008.html' title='2008-44 SOSYALİZM VE BİREY - 01.06.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SEGDh3U05_I/AAAAAAAAAY8/GaDz1voYnC8/s72-c/gramsci+1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-8790260959987188324</id><published>2008-05-27T04:50:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:39.749-08:00</updated><title type='text'>2008-43 68 HAREKETİNİN DÜŞÜNSEL TEMELLERİ - 28.05.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İki haftadır bu köşede Stokely Carmichael (ABD), Angela Davis (ABD), Rudi Dutschke (Almanya), Tarık Ali (İngiltere), Daniel Cohn-Bendit (Fransa) gibi 1968 hareketini&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDv4E0UsiOI/AAAAAAAAAX0/YjgszociT78/s1600-h/Schr%C3%B6der.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5205026556005353698" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDv4E0UsiOI/AAAAAAAAAX0/YjgszociT78/s400/Schr%C3%B6der.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;n çeşitli ülkelerdeki gençlik önderlerinin yaşam öykülerini özetlemeye çalıştım. Bu adlara hiç kuşkusuz yakın bir döneme kadar Almanya’da Şansölye olan Gerhard Schröder ile Dışişleri Bakanı olan Joschka Fischer, İtalyan düşünür Antonio Negri gibi daha birçok kişi eklenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Saydığım bu adların ortak özelliği, 1968 baharında yaşadıkları ülkelerde kitlesel gençlik hareketlerinde öne çıkmış olmalarının yanısıra daha önceki yıllardan başlayarak ve birbirlerinden habersiz olarak aynı bilgi kaynaklarından beslenmiş olmalarıydı. Görece erken yaşlarında kazandıkları siyasal/ideolojik kimliklerinin oluşmasında Ernst Bloch, Theodor Adorno, G&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDv3tUUsiNI/AAAAAAAAAXs/zZnYpnrRgJQ/s1600-h/Herbert+Marcuse.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5205026152278427858" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDv3tUUsiNI/AAAAAAAAAXs/zZnYpnrRgJQ/s400/Herbert+Marcuse.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;yörgy Lucács, Martin Heideggers, Jean Paul Sartre, Herbert Marcuse gibi düşünürler önemli rol oynamışlardı. Diğer bir ortak özellikleri ise yüksek öğrenimlerini felsefe, sosyoloji, tarih gibi dallarda yapıyor olmalarıydı. Yaşadıkları ülkelerdeki toplumsal olguları ve bu olgulardan doğan sorunları kuramsal zeminlerde tartışıp irdeleyebilmelerinde, bu zeminlerden hareketle muhafazakâr yapılara seçenek oluşturan sosyal öneriler üretebilmelerinde bu niteliklerinin önemli bir payı vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batılı 68’lilerin Türkiye’deki 68’lilerden temel farkı, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel açılardan ülkemizdekinden daha ileri düzeydeki toplumlarda yetişmiş olmaları kadar kendilerini bilgiyle donatmada verdikleri özel çabalarından ileri gelmektedir. Doğal ki, Batı ülkelerinin, muhafazakâr yapılarına rağmen 1960’lı yıllarda topluma sundukları özgürlük ve demokrasi alanlarının aynı yıllardaki Türkiye ile karşılaştırılamayacak ölçüde geniş olduğunu unutmamak gerekir. Türk dilinin en büyük şairi Nâzım Hikmet’in şiirlerinin yasak olduğu, pelür kâğıtlarda çoğaltılıp elden ele dolaştırıldığı yıllarda Angela Davis’in, Marksist düşünceyle, kazandığı American Friends Service Committee bursuyla gittiği New York’taki lisede 15 yaşındayken tanıştığını yaşam öyküsünden öğreniyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Batılı 68’li gençlik önderlerinden Komünist Parti üyesi olan Angela Davis ile Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin öğrenci gençlik örgütü Sosyal Demokrat Yüksek Öğrenim Birliği Başkanı olan Gerhard Schröder dışında hiçbiri mevcut siyasal partilere yakın olmamıştır. Aynı şekilde, o yıllarda kendilerini ‘sosyalist’ olarak tanımlamalarına rağmen hiçbiri ‘Sovyet’, ‘Çin’, ‘Küba’, ‘Arnavutluk’ gibi reel sosyalist uygulamalardan birini ülkesine ‘model’ olarak seçmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlik kitlelerine önderlik eden Batılı 68’liler, 68’i de sonrasını da ‘özgür bireyler’ olarak yaşamışlar, ilerleyen süreçte Almanya Yeşiller Partisi örneği gibi ‘varolana seçenek oluşturan’ siyasal&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDv4zkUsiPI/AAAAAAAAAX8/7TuNXTAup2I/s1600-h/Deniz.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5205027359164238066" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDv4zkUsiPI/AAAAAAAAAX8/7TuNXTAup2I/s400/Deniz.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;/ideolojik akımlara, oluşumlara öncülük etmişlerdir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Siyasallaşma süreci ‘Bağımsız ve demokratik Türkiye’ sloganı ile başlayan ülkemizdeki gençlik hareketi ise başından itibaren karşısında devlet kaynaklı ya da devlet destekli şiddeti karşısında bulunca savunma güdüsüyle kendisi de bir süre sonra şiddete yönelmiş, aynı zamanda da farklı ‘reel sosyalist modeller’ bağlamında bölünerek gençlik, kendi arasında da çatışmaya girmiştir. 68 sonrası süreçte gençlik liderlerinin önemli bölümü öldürülmüş, on yıl içinde iki askeri darbe yaşayan gençlik kitlesel tutuklamalar, işkenceler, baskılar ve yasaklamalarla sindirilmiş, büyük ölçüde siyasetten uzaklaştırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5205028793683314946" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDv6HEUsiQI/AAAAAAAAAYE/rw0Qy0SOqcE/s400/Cengiz+%C3%87andar.jpg" border="0" /&gt;ımsanmayacak sayıda gençlik önderinin de daha sonra, 68’de ve izleyen yıllarda savundukları siyasal/ideolojik görüşlerinin tam karşıtı siyasetler içinde yer almaları, bu siyasetlerin sözcülüğüne savunmaları, üstelik de bu radikal dönüşü ‘özgürlük ve demokrasi’ adına gerçekleştirdiklerini iddia etmeleri, herhalde ‘eski 68’lilik’ bağlamında dünyada benzerine&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5205029201705208098" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDv6e0UsiSI/AAAAAAAAAYU/NyPWnUye_yI/s400/%C5%9Eahin+Alpay.jpg" border="0" /&gt; sık rastlanmayan ‘özel’ bir durumdur. 40 yıl önce filizlenen özgürlük ve dem&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDv6VEUsiRI/AAAAAAAAAYM/u7jSgPRP4D8/s1600-h/g%C3%BClay+g%C3%B6kt%C3%BCrk.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5205029034201483538" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDv6VEUsiRI/AAAAAAAAAYM/u7jSgPRP4D8/s400/g%C3%BClay+g%C3%B6kt%C3%BCrk.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;okrasi özlemlerini, 40 yıl sonra Adalet ve Kalkınma Partisi yandaşlığıyla giderdiğini sanmak, sanabilmek, Türkiye'ye özgü bir fenomendir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;(&lt;strong&gt;Fotoğraflar&lt;/strong&gt;: &lt;strong&gt;Gerhard Schröder&lt;/strong&gt;, &lt;strong&gt;Herbert Marcuse&lt;/strong&gt;, &lt;strong&gt;Deniz Gezmiş&lt;/strong&gt; ve 1968'in öğrenci liderlerinden Referans Gazetesi yazarı &lt;strong&gt;Cengiz Çandar&lt;/strong&gt;, Zaman Gazetesi yazarı &lt;strong&gt;Şahin Alpay&lt;/strong&gt;, Bugün Gazetesi yazarı &lt;strong&gt;Gülay Göktürk&lt;/strong&gt;)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-8790260959987188324?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/8790260959987188324/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=8790260959987188324' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8790260959987188324'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8790260959987188324'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-43-68-hareketinin-dnsel-temelleri.html' title='2008-43 68 HAREKETİNİN DÜŞÜNSEL TEMELLERİ - 28.05.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDv4E0UsiOI/AAAAAAAAAX0/YjgszociT78/s72-c/Schr%C3%B6der.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-7559953239110977206</id><published>2008-05-26T00:38:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:39.771-08:00</updated><title type='text'>2008-42 1968 BAHARI, BİREYLEŞME VE AYDINLAR (4) – DANIEL COHN-BENDIT - 25.05.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Hiç kuşkusuz ‘68’ denince ilk akla gelenlerden biri de Yahudi asıllı Alman bir babayla Fransız bir annenin oğlu olan, 1945, Fransa-Montauban doğumlu Daniel Cohn-Bendit’dir. &lt;/div&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDpthUUsiLI/AAAAAAAAAXc/OHlljeYjxjI/s1600-h/dcb1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5204592738538653874" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDpthUUsiLI/AAAAAAAAAXc/OHlljeYjxjI/s400/dcb1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Cohn-Bendit, liseyi Almanya’nın Hessen eyaletinde küçük bir kasaba olan Ober-Hombach’daki Odenwaldschule’de yatılı okudu; siyasal olgulara ve gelişmelere eleştirel bakmayı burada öğrendi. Kendisini etkileyen öğretmenlerinden biri 1956 Macaristan ayaklanmasına kadar Fransa Komünist Partisi üyesi olan Ernest Jouhy idi. Aynı yıllar içinde anne babasını yitiren Cohn-Bendit, 1965 yılında lise eğitimini tamamladıktan sonra Fransa’ya gitti ve Paris dışındaki, savaş tazminatı çerçevesinde Hessen eyaleti tarafından finanse edilen Nanterre Üniversitesi’nin sosyoloji bölümünde yüksek öğrenimine başladı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;O dönemde tüm dünyada olduğu gibi Fransa’da da yıllardır süregelen muhafazakâr siyasal ve toplumsal düzenden bunalan kesimler için için kaynıyordu. İngiltere, İtalya, Almanya gibi ülkelerden farklı olarak Fransa’da muhafazakâr iktidarın karşısında başta Fransız Komünist Partisi ve komünist eğimli CGT sendikası gibi güçlü muhalefet odakları vardı. Fakat bu örgütler bürokratik yapıları nedeniyle toplumsal talepler karşısında esnek davranamıyorlar, toplumun çeşitli kesimlerinde başgösteren kendiliğindenci eylemlerle dayanışma bağları kuramıyorlardı.&lt;br /&gt;Nanterre Ünivesitesi’nde de ilk eylemler, öğrenci yurtlarının kapılarının gece 23.00’te kapatılmasını protesto gibi basit bir nedenle başladı. Bu eylemlerin siyasallaşması ise aynı günlerde düzenlenen bir Vietnam Savaşı’nı protesto gösterisinde çok sayıda öğrencinin tutuklanmasıyla gerçekleşti. Öğrenciler, üniversitenin felsefe bölümünde derslikleri işgal ettiler, direniş komiteleri kurup duvar gazeteleri yayımladılar. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Dan&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDpsEEUsiII/AAAAAAAAAXE/m7LRSor4jjs/s1600-h/dcb2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5204591136515852418" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDpsEEUsiII/AAAAAAAAAXE/m7LRSor4jjs/s400/dcb2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;iel Cohn-Bendit’in ünivesite direnişinin ‘elebaşısı’ olarak 1968 Ocak ayında rektörlüğün disiplin kurulunda alınan ifadesinde ki sözleri o günlerdeki siyasal/ideolojik görüşünü yansıtmaktadır: “Ben bir anarşist Marksistim. Karl Marks’ın kapitalizmin analizinde ortaya koyduklarının doğruluğuna inanıyorum. Fakat komünist hareketin geliştirdiği örgütlenme biçimini tümüyle reddediyorum. Bu biçim, yeni bir toplum yerine yalnızca otoriter bir egemenlik yaratıyor. Burada Marksist kuramla komünist uygulama arasında bir kırılma vardır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nanterre Üniversitesi’ndeki direniş kısa zamanda ‘Fransa’da toplumsal dönüşüm’ ortak talebiyle ülkenin tüm üniversitelerine yayıldı; Mayıs ayına girildiğinde yüzbinlerce öğrenci&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDprXEUsiHI/AAAAAAAAAW8/Z8-fvc865VI/s1600-h/dcb4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5204590363421739122" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDprXEUsiHI/AAAAAAAAAW8/Z8-fvc865VI/s400/dcb4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; sokaktaydı. Aynı ay içinde İşçi Sendikaları Konfederasyonu (CGT - Confédération Générale du Travail) genel greve gitti. Yaklaşık 13 milyon işçinin katıldığı ve 10 gün süren eylem, hükümetle uzlaşmaya varılması üzerine son buldu. Öğrenciler de üniversite reformuna ilişkin isteklerinin hükümetçe kabul görmesi üzerine eylemlerine son verdiler. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Komünist eğilimli sendikaların uzun boylu direniş göstermeksizin hükümetle uzlaşması Cohn-Bendit’in komünist örgütlerin bürokratik yapısı üzerine olumsuz görüşlerini pekiştirmişti. Bu arada hakkında ‘devrimci eylemcilik’ nedeniyle ‘persona non grata (istenmeyen kişi)’ kararı alınınca Almanya’ya geri dönüp Frankfurt’a yerleşti. Bu kentte, 90’lı yıllarda adını Almanya Yeşilleri’nin eşbaşkanı ve Federal Almanya Dışişleri Bakanı olarak duyulacak olan ev arkadaşı Joschka Fischer ile birlikte Hoechst, Opel gibi fabrikalarda işçilere y&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDps-EUsiKI/AAAAAAAAAXU/HavB9f5p1r8/s1600-h/dcb3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5204592132948265122" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDps-EUsiKI/AAAAAAAAAXU/HavB9f5p1r8/s400/dcb3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;önelik çalışmalar yapan ‘Devrimci Savaşım’ örgütüne katıldı. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki bu dönemi uzun sürmedi, 1970’li yıllarda Marksizm’e sırtını döndü, ‘kendiliğindenci’ eylemlerin etkin bir militanı oldu. “Artık itici gücümüz aş değil, özgürlük, sevgi ve başka yaşam biçimleridir,” tümcesi bu kendiliğindenci hareketin sloganıydı. Cohn-Bendit bu hareketin organı olan ‘Kaldırım Kıyısı’ adlı bir dergi çıkardı, bir kitapevi işletti, anti-otoriter bir anaokulunda eğitmen olarak çalıştı. Kadın hareketlerini destekledi. Çok kültürlü yaşam çerçevesinde yabancıların haklarını savundu. 1968-2004 yılları arasında 9 kitaba iki de filme imza attı. &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDpsi0UsiJI/AAAAAAAAAXM/-YlKXvJghXs/s1600-h/dcb5.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5204591664796829842" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDpsi0UsiJI/AAAAAAAAAXM/-YlKXvJghXs/s400/dcb5.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1978 yılında Yeşiller’e katıldı. 1994 yılında Almanya’dan, 1999’da Fransa’dan, 2004 yılında yine Almanya’dan Avrupa Parlamentosu’na milletvekili seçildi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Halen Avrupa Yeşilleri’nin parlamentoda eşbaşkanlığını yapmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-7559953239110977206?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/7559953239110977206/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=7559953239110977206' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/7559953239110977206'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/7559953239110977206'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-42-1968-bahari-bireyleme-ve.html' title='2008-42 1968 BAHARI, BİREYLEŞME VE AYDINLAR (4) – DANIEL COHN-BENDIT - 25.05.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDpthUUsiLI/AAAAAAAAAXc/OHlljeYjxjI/s72-c/dcb1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-6739814780750133698</id><published>2008-05-20T00:40:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:39.796-08:00</updated><title type='text'>2008-41 1968 BAHARI, BİREYLEŞME VE AYDINLAR - TARIK ALİ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Önceki iki yazımda ABD ve Avrupa’daki 1968 Hareketi’nin topluma ve bireylere kazandırdıklarıyla bu hareketin ABD’de başını çeken Angela Davis ile Stokely Carmichael’ın, Almanya’da da Rudi Dutschke’nin yaşam öykülerini özetlemeye çalıştım. Liderlik niteliğine sahip bu üç gençlik önderinin ortak özelliği, düşünsel, ve siyasal açılardan kendilerini 1968 Baharı’nda patlak veren kitle hareketlerine önceki yıllardan başlayarak hazırlanmış olmalarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1968’in İngiliz gençlik hareketinin öne çıkan, 1943 Hindistan-Lahore doğumlu, Pakistan asıllı Tarık Ali’ydi. Pencap Üniversitesi’nde okurken, öğrenci konseyi başkanı olarak Pakista&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDKDBlmWUCI/AAAAAAAAAWU/as7sE9P-f4A/s1600-h/tar%C4%B1k.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202364582862409762" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDKDBlmWUCI/AAAAAAAAAWU/as7sE9P-f4A/s400/tar%C4%B1k.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;n’daki diktatörlük rejimine karşı gösteriler düzenlemiş, hayatınn tehlikeye girdiğini görünce İngiltere’ye göçerek ünlü Oxford Üniversitesi’nde siyaset ve felsefe okumaya başlamıştı. Üniversitenin tarihinde Öğrenci Birliği’nin (Oxford Union) başkanlığına seçilen ilk Pakistan asıllı öğrenciydi. Gerek 68 öğrenci hareketinde gerekse Vietnam savaşı karşıtı gösterilerde önemli bir rol oynadı, aynı zamanda bir ‘siyasal karşı kültür’ dergisi olan ‘Black Dwarf’ın redaksiyon üyesiydi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;1968 yılında Troçkist eğilimli bir örgüt olan Uluslararası Marksist Grup’a (International Marxist Group - IMG) katılarak yönetimine girdi. Bu örgütün kamuoyunda en tanınan üyesiydi, üyeliği 1980 yılına kadar sürdü. Düşünsel farklılıklar nedeniyle IMC’den ayrıldıktan sonra İşçi Partisi’ne (Labour Party) üye olmak istediyse de başvurusu geri çevrildi. Bugün kendisini ‘raadikal sosyalist’ ve antiemperyalist olarak tanımlıyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDKFCVmWUDI/AAAAAAAAAWc/KCp4tFnU9Uc/s1600-h/ali.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202366794770567218" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDKFCVmWUDI/AAAAAAAAAWc/KCp4tFnU9Uc/s400/ali.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tarık Ali 1966 yılında, özellikle Vietnam savaşı sırasında sesi duyulan Bertrand-Russel-Barış Vakfı’na üye seçildi ve dünyanın çeşitli savaş bölgelerini dolaştı. Zamanın ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’le yaptığı tartışmalar dünya kamuoyu tarafından ilgiyle izlendi. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDKFpVmWUEI/AAAAAAAAAWk/pHzB5VHlJRY/s1600-h/new.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202367464785465410" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDKFpVmWUEI/AAAAAAAAAWk/pHzB5VHlJRY/s400/new.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İngiltere’de yaşayan, yazar ve film yapımcısı Tarık Ali 1968 yılından bu yana yayımlanan ve uluslararası sol’un en önemli bağımsız yayın organlarından biri kabul edilen ‘New Left Review’ dergisinin yayıncıları arasındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de yayımlanan yapıtları – İncelemeler: Pakistan: Askeri Yönetim mi, Halk İktidarı mı? (1970), 1968 ve Sonrası: Devrimin İçinde (1978), Pakistan Ayakta Kalabilir mi? (1982), Nehru'lar ve Gandhi'ler (1985), Sokak Savaşı Yılları: 1960'lı Yılların Otobiyografisi (1987), Yukarıdan Devrim: Sovyetler Birliği Nereye Gidiyor? (1988), Fundamentalizmler Çatışması (2002), Bush Babil'de (2003), Bush Bağdat'ta (2004), Karayip Korsanları – Umut Ekseni (2008). Romanları: &lt;a name="Romanlar.C4.B1"&gt;&lt;/a&gt;Kefaret (1990), İslam Beşlisi: Nar Ağacının Gölgesi (1992), Selahaddin'in Kitabı (1998), Taş Kadın (1999). Komünizmin Çöküşü Üçlüsü: Kefaret (1991), Ayna Korkusu (1998).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stokely Carmichael örneğinde görüldüğü gibi Trinidad doğumlu bir siyahın ABD genelinde kitlesel bir gençlik hareketinin başına geçmesi –yıl 1968 de olsa- anlaşılabilir, fakat İngiltere gibi muhafazakâr bir ülkede bir Pakistanlının İngiliz gençliğinin lideri olması, -özellikle bir Türk için- kolay anlaşılabilir bir durum değildir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bırakalım 1968’i, 2008 Türkiyesinde bile bir yabancının, sözgelimi bir İranlı ya da Nijeryalının olası bir gençlik ayaklanmasının başını çekecek olması hayal dahi edilemeyecek bir durumdur.&lt;br /&gt;Bu iki örnek dışında Alman Rudi Dutschke de Doğu’dan göçmüş bir ailenin çocuğu, önümüzdeki Pazar göreceğimiz gibi Fransa 68’inin lideri de Yahudi asıllı bir Alman ailesinin oğluydu. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bunların altını, dünya 68 gençliğinin kendi ülkelerinin sorunlarından yola çıkarak fakat aynı zamanda da ırk, milliyet kavramlarından bağımsız olarak ırk ayırımcılığı ve savaş karşıtlığı, özgürlük, demokrasi, birey olma hakkı gibi evrensel değerler düzeyinde buluştuğunu göstermek için çiziyorum. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Dünya 1968 hareketi insanlığa kurulu düzen karşıtı, savaşımcı, demokrat, özgürlükçü aydınlar kazandırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a name="Oyunlar.C4.B1"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-6739814780750133698?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/6739814780750133698/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=6739814780750133698' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/6739814780750133698'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/6739814780750133698'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-41-1968-bahari-bireyleme-ve.html' title='2008-41 1968 BAHARI, BİREYLEŞME VE AYDINLAR - TARIK ALİ'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDKDBlmWUCI/AAAAAAAAAWU/as7sE9P-f4A/s72-c/tar%C4%B1k.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-8484853928222197285</id><published>2008-05-16T10:49:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:39.859-08:00</updated><title type='text'>2008-40 1968 BAHARI, BİREYLEŞME VE AYDINLAR (2) - 18.05.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;ABD 68’inin başta gelen diğer bir gençlik lideri de önce Kara Panter (Black Panther) üyesi olan ve daha sonra Kara İktidar (Black Power) örgütünü kuran 1941 Trinidad doğumlu Stokely Carmichael’dı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201247783991265474" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC6LTVmWSMI/AAAAAAAAAHk/MlZZolYgCWg/s400/Stokely+Carmichael.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;1966’dan 1967 sonuna kadar “&lt;a title="Student Nonviolent Coordinating Committee" href="http://de.wikipedia.org/wiki/Student_Nonviolent_Coordinating_Committee"&gt;Student Nonviolent Coordinating Committee&lt;/a&gt; – SNCC“nin (Barışçı Öğrenci Koordinasyon Komitesi) başkanlığını yürüttü. 1967 yılında kaleme aldığı ‘Kara İktidar’ başlıklı makalesinde kullandığı ‘kurumsal ırkçılık’ kavramıyla bu konudaki tartışmalara yeni bir boyut kazandırdı. 1968 yılında siyahların lideri Martin Luther King’in öldürülmesin&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC6KnFmWSKI/AAAAAAAAAHU/q9cCJyFTjJQ/s1600-h/Black+Power.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201247023782054050" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC6KnFmWSKI/AAAAAAAAAHU/q9cCJyFTjJQ/s400/Black+Power.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;den sonra o güne kadar izlediği barışçı çizgiyi terk etti. Aynı yıl Kara Panter Partisi’ne (Black Panther Party) katıldıysa da bir süre sonra ayrılarak, kuruluşuna önderlik ettiği, beyaz Amerika’ya karşı sınıf ayırımı gözetmeksizin tüm siyahları birleştirmeyi amaçlayan ‘Kara İktidar’ (Black Power) örgütünde savaşımını sürdürdü.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sporseverler, Meksika’da düzenlenen Olimpiyat Oyunlarında 200 m koşuda şeref kürsüsüne çıkan ABD’li siyah atletler Tommie Charles Smith (altın) ve John Wesley Carlos’un (gümüş) ABD ulusal marşı söylenirken siyah eldivenli yumruklarını havaya kaldırarak ‘Kara İktidar’a dayanışma selamı gönderdiklerini anımsayacaklardır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201247423214012594" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC6K-VmWSLI/AAAAAAAAAHc/FPoBYaMhwl8/s400/Meksika.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;Stokely Carmichael, 1968 yılında evlendiği ünlü caz şarkıcısı Miriam Makeba ile daha sonra Afrika’ya, Ahmet Seku Ture’nin yönettiği Gine’ye göç etti. Gana’nın İngilizlere karşı yürüttüğü bağımsızlık savaşının önderi Kwame Nkrumah’a ve Gine’nin Fransızlara karşı kazandığı bağımsızlık savaşının önderi Ahmet Seku Ture’ye olan saygısından adını Kwame Ture olarak değiştirdi, “All-African People's Revolutionary Party (Tüm Afrika Halklarının Devrimci Partisi)”ne üye oldu. Stokely Carmichael 1998 yılında prostat kanserinden öldü. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Yapıtları: “Dritte Welt, Unsere Welt – Thesen zur Schwarzen Revolution (Üçüncü Dünya, Bizim Dünyamız – Kara Devrim Üzerine Tezler)”, “Ready for Revolution (Devrime Hazır Olmak)”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir postacının oğlu olan 1940 doğumlu Rudi Dutschke, Almanya’daki 1968 hareketinin en önde gelen gençlik lideriydi. Berlin Hür Üniversitesi’nde sosyoloji, felsefe ve tarih okumuş, 1973 yılında doktorasını verene kadar üniversite ile ilişkisini kesmemişti. İlgi alanı önceleri Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluk tezleri iken, ilgisi sonraları Karl Marx’ın ilk yazılarında, Georg Lukács ve Ernst Bloch’un yapıtlarıyla Theodor Adorno, Max Horkheimer, Herbert Marcuse gibi ‘eleştirel kuramcılar’da yoğunlaşmıştı.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC6NR1mWSPI/AAAAAAAAAH8/WWs91nEozM8/s1600-h/Rudi+Dutschke.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201249957244717298" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC6NR1mWSPI/AAAAAAAAAH8/WWs91nEozM8/s400/Rudi+Dutschke.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Rudi Dutschke, bir Marksist olarak yaşamı boyunca toplumsal ilişkiler karşısında insanların bireysel karar verme özgürlüğünü savundu. 1965 yılında, daha sonra Alman gençlik hareketinin başını çekecek olan “Sozialistischer Deutscher Studentenbund-SDS”in (Sosyalist Alman Öğrenciler Birliği) danışma kuruluna seçildi. Bu yıldan itibaren Almanya genelinde düzenlediği bilimsel seminerler, toplantılar, gösteri yürüyüşleriyle toplumun geniş kesimleri tarafından tanındı. İran Şahı Rıza Pehlevi’nin 2 haziran 1967 günü Berlin’i ziyareti sırasında çıkan olaylarda Benno Ohnesorg adlı öğrencinin polis tarafından vurulmasından sonra kitlesel gösterileri düzenleyen de oydu. 18 şubat 1968 günü Vietnam Savaşı’nı protesto amacıyla örgütlediği gösteri yürüyüşüne on binden fazla insan katıldı. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201248711704201426" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC6MJVmWSNI/AAAAAAAAAHs/LOEz8aXLKkc/s400/Benno+Ohnesorg.jpg" border="0" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;11 nisan 1968 günü Berlin’de kendisine karşı düzenlenen bir suikastte ağır yaralandı. İyileştikten sonra düşünsel ve örgütsel çalışmalarını sürdürdü. Çalışmalarına katıldığı Yeşiller’in kuruluş kongresinden üç gün önce, 24 aralık 1979 günü evinde banyo yaparken küvette boğularak öldü. Hekimler, banyoda geçirdiği sara nöbetine 11 yıl önce uğradığı suikastin neden olduğunu belirttiler.&lt;br /&gt;Yapıtlarından bazıları: “Jeder hat sein Leben ganz zu leben – Die Tagebücher 1963–1979” (Herkes Hayatını Tam Yaşamalıdır – Günlükler 1963-1979), “Geschichte Ist Machbar” (Tarih Yapılabilir), “Lieber Genosse Bloch … – Briefe An Karola und Ernst Bloch” (Sevgili Yoldaş Bloch… - Karola ve Ernst Bloch’a Mektuplar), “Mein Langer Marsch” (Benim Uzun Yürüyüşüm), “Die Sowjetunion, Solschenizyn und die westliche Linke” (Sovyetler Birliği, Solşenitsin ve Batı Solu), “Versuch, Lenin auf die Füße zu stellen. Über den halbasiatischen und den westeuropäischen Weg zum Sozialismus“ (Bir Deneme – Lenin’i Ayakları Üzerine Oturtmak. Sosyalizm Yolunda Yarı-Asyatik ve Batı Avrupalı Çizgi Üzerine)“ vd.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-8484853928222197285?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/8484853928222197285/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=8484853928222197285' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8484853928222197285'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8484853928222197285'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-40-1968-bahari-bireyleme-ve.html' title='2008-40 1968 BAHARI, BİREYLEŞME VE AYDINLAR (2) - 18.05.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC6LTVmWSMI/AAAAAAAAAHk/MlZZolYgCWg/s72-c/Stokely+Carmichael.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-1610411236760982072</id><published>2008-05-16T10:45:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:39.946-08:00</updated><title type='text'>2008-39 1968 BAHARI, BİREYLEŞME VE AYDINLAR (1) - 14.05.2008</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Avrupa toplumları 1968 Baharı ile birlikte yeni kazanımlar elde ettiler. Birçok alanda demokratik dönüşümler gerçekleşti, özgürlüklerin sınırları genişledi, her şeyden önemlisi insanlar ‘birey’ olduklarının ayırtına vardılar. Otoriter yapılar sarsıldı, birey-devlet dengesi bireylerin lehine olarak değişti. Birey-devlet dengesinin bireylerin lehine değişmesi, toplum içindeki çeşitli otoriteler karşısında da bireylerin konumunu güçlendirdi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201311224953194754" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7FAFmWSQI/AAAAAAAAAIE/PHfthztGoDw/s400/Paris+69-1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;İlköğretim kurumlarından başlayarak öğrenciler devam ettikleri eğitim kurumlarının yönetiminde söz sahibi oldular. Öğrenci temsilcilerinin karar mekanizmaları içinde aktif olarak yer almalarını sağlayan üniversite reformu gerçekleştirildi. Devlet dairelerinde hizmet eğer banko arkasından değil de memurun çalıştığı ofisten veriliyorsa hizmet alan kişiye, memurla karşılıklı oturabileceği bir yer gösterilmesi zorunlu kılındı. Yargıdan polise, sağlıktan eğitime tüm devlet kurumlarında 16 yaşından büyük yurttaşlara yargıçların, polislerin, hekimlerin, öğretmenlerin ‘siz’ diyerek hitap etmeleri kurallaştırıldı. &lt;/div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7FtFmWSSI/AAAAAAAAAIU/l_Q4rSYooi8/s1600-h/paris+68-4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201311998047308066" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7FtFmWSSI/AAAAAAAAAIU/l_Q4rSYooi8/s400/paris+68-4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kıta Avrupa’sında, devlet okullarında öğrencileri otorite karşısında anonimleştiren/aynılaştıran üniforma zorunluluğu çok büyük ölçüde kaldırıldı. Kadın-erkek eşitliği konusunda önemli adımlar atıldı, birçok ülkede hayatın her alanında erkeklerle eşit kılınması amacıyla kadın kotası uygulaması başlatıldı; buna bağlı olarak zaman içinde gerek yasama, gerek yürütme, gerekse yargı organlarında kadınların çok daha fazla sayıda temsilinin yolları açıldı. Aile içi şiddete karşı gerek kadını, gerekse çocuğu kamu korumasına almaya yönelik çeşitli yasal önlemler alındı. Birçok ülkede başta tarih olmak üzere ders kitapları, barış temel alınarak değiştirildi, çağdaş gereksinimlere uygun duruma getirildi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201312822681028930" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7GdFmWSUI/AAAAAAAAAIk/8GSp-u7RoCQ/s400/Paris+68-3.jpg" border="0" /&gt; &lt;div align="justify"&gt;Bu birkaç örnekte görüldüğü gibi Avrupa’daki 1968 Hareketi’nin toplumsal/kültürel kazanımları bireylerin yaşamlarına doğrudan yansıdı. ABD ve Avrupa’daki 1968 Hareketi salt öğrenci eylemleriyle sınırlı değildi; başından itibaren aydınların büyük desteğini görmüş, Fransa’da milyonlarca, İtalya’da yüz binlerce işçiyi sokağa dökmüştü. Hareket aynı zamanda 68’e önderlik eden öğrenci liderlerinin kişiliklerinde düşün ve siyaset dünyasına önemli aydınlar kazandırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name="Oyunlar.C4.B1"&gt;&lt;/a&gt;ABD 68’inde öne çıkan isim bir siyah olan ve hem öğrenci hem de sosyalist harekette önemli bir rol oynayan, 1944 Alabama doğumlu Angela Davis’ti. Felsefe ve Fransız Dili okuduğu Brandeis Üniversitesi’ni 1965 yılında bitirip bir süre Jean-Paul Sartre üzerine çalıştıktan sonra bir yıllığına Almanya’ya gitti, 1966 yaz sömestresinde Frankfurt Üniversitesi’nde Theodor Adorno’nun derslerini izledi. Daha sonra yeniden Brandeis Üniversitesi’ne döndü, burada filozof Herbert Marcuse ile tanıştı. 1967 yılında önce Kara Panter Partisi’ne (Black Panther Party), daha sonra Komünist Parti’ye üye oldu. Marksizm ile 15 yaşındayken bir burs kazanarak kabul edildiği New York’taki bir özel lisede tanışmıştı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201312547803121970" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7GNFmWSTI/AAAAAAAAAIc/Ts16-OAvUoI/s400/Angela+Davis.jpg" border="0" /&gt; 1967 yılının sonunda bir ‘terörist eyleme karıştığı’ savıyla tutuklu olarak yargılanmaya başladı. Tutukluluğu 18 ay, tümü beyazlardan oluşan bir jüri tarafından aklanması iki yıl sürdü. Tutuklanması, dünya çapında protestolara yol açmıştı. John Lennon ve Yoko Ono’nun yazdıkları “Angela” şarkısı ile The Rolling Stones grubunun “Sweet Black Angel” adlı şarkısı onun için yazılıp bestelenmiştir. Angela Davis, 1991 yılında Komünist Parti’den ayrıldı, fakat 2005 yılında yazdığı “Abolition Democracy” adlı kitabında kendisini bugün de ‘komünist’ olarak tanımlamaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;***&lt;br /&gt;Halen Santa Cruz’da bulunan California Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapan Angela Davis’in önemli yapıtları şunlardır: „If They Come in the Morning: Voices of Resistance (Eğer Sabah Gelirlerse: Direnişin Sesi) 1971“, „Frame Up: The Opening Defense Statement Made, 1972“, „Angela Davis. An autobiography (Angela Davis – Otobiyografi) 1974“, „Women, Race &amp;amp; Class (Kadın, Irk &amp;amp; Sınıf) 1981“, „Rassismus und Sexismus. Schwarze Frauen und Klassenkampf in den USA (Irkçılık ve Cinsiyetçilik. ABD’de Siyah Kadınlar ve Sınıf Savaşı) Berlin: Elefanten Press, 1982“, „Violence Against Women and the Ongoing Challenge to Racism (Kadına Karşı Tecavüz ve Irkçılığa Sürekli Meydan Okuma) 1985“, „Women, Culture and Politics (Kadın, Kültür ve Politika) 1989“, „Eine Gesellschaft ohne Gefängnisse? Der gefängnisindustrielle Komplex der USA. Schwarzerfreitag 2004 (Hapishanesiz bir Toplum? ABD’nin Cezaevi Sanayii Kompleksi)“, „Abolition Democracy - Beyond Empire, Prisons, and Torture (Demokrasinin Feshi – İmparatorluğun, Hapishanelerin ve İşkencenin Ötesinde) 2005“ vd. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-1610411236760982072?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/1610411236760982072/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=1610411236760982072' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/1610411236760982072'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/1610411236760982072'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-39-1968-bahari-bireyleme-ve.html' title='2008-39 1968 BAHARI, BİREYLEŞME VE AYDINLAR (1) - 14.05.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7FAFmWSQI/AAAAAAAAAIE/PHfthztGoDw/s72-c/Paris+69-1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-5158945288406099425</id><published>2008-05-16T10:42:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:40.019-08:00</updated><title type='text'>2008-38 AVRUPA'DA 1968 BAHARI - 11.05.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Emperyalizme karşıtlığı örtüşse de Avrupa’daki 1968 Baharı’nı Türkiye’deki gençlik hareketinden ayıran başlıca olgular 2. Dünya Savaşı’nın gençlik üzerindeki etkileri ve Avrupa’nın ekonomik gelişmişlik düzeyiydi. Savaş, Almanya’nın teslim olması üzerine ardında yaklaşık 50 milyon ölü, yıkılmış kentler, çökmüş ekonomiler bırakarak 6 mayıs 1945 günü sona erdi. Aynı yılın sonlarında başlayan ve giderek artan Amerikan yardımıyla özellikle sanayi ve inşaat alanlarında büyük atılımlar gerçekleştirildi. Savaştan yenik çıkan Almanya, İtalya gibi ülkeler yaralarını sarıp kısa zamanda dünya gelişmişlik sıralamasındaki eski yerlerini aldılar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201325114877430098" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7RolmWSVI/AAAAAAAAAIs/ri4iXULZFek/s400/2.+d%C3%BCnya+sava%C5%9F%C4%B1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;Yıkılan ülkeleri yeniden inşa edenlerin büyük çoğunluğu savaştan geri dönen erkekler, kadınlar ve yaşlılardı. Bu ülkelerin kırklı yılların ikinci yarısında dünyaya gelen gençliği, savaşı yaşamadığı gibi hayatı tanımaya 1950’lerin hızlı kalkınma döneminde başlamıştı. Evde, okulda, sokakta savaş öyküleri dinliyorlar, dinledikçe de kendilerinden önceki kuşağı, babalarını suçluyorlardı. Doğumları 40’lı yıllara rastlayan kuşak savaş karşıtı olarak yetişti. 20’li yaşlarına gelene kadar ülkelerinde iktidar olarak yalnızca muhafazakâr partileri gördüler; Almanya ve İtalya’da Hıristiyan Demokratlar, Fransa’da ‘de Gaulle’cüler’, İngiltere’de Muhafazakâr Parti baştaydı. Bu iktidarlar, anne babalar tarafından ‘kalkınma mucizesini başaran güçler’ olarak dört yılda bir sandık başında ödüllendiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomik gelişmeye ve beraberinde gelen görece refaha bağlı olarak elde edilen olanaklar, gençliğe hayatın her alanında eski kuşaklardan farklı davranış biçimleri, alışkanlıklar kazandırmıştı. Gençler, hayatı eski kuşaklardan çok daha yoğun, çok daha derinden sorguluyorlardı. Jean Paul Sartre, Albert Camus, gibi yazarların, Ernst Bloch, Herbert Marcuse, Bertrand Russel, Theodor Adorno gibi düşünürlerin yapıtları Batı gençliğini etkiliyordu. Ünlü üniversitelerin felsefe, sosyoloji, tarih bölümleri gençlik için çekim merkeziydi. Sosyal değişimden yana üniversite hocalarının derslerini amfilerde binlerce öğrenci izliyordu. &lt;/p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201327232296307058" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7Tj1mWSXI/AAAAAAAAAI8/4FV0lpbOEfI/s400/Theodor+Adorno.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;Theodor Adorno&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’daki 60’lı yılların gençliğinin müzik, resim, sinema, estetik, giyim vb. beğenileri de önceki kuşaklarınkinden farklıydı. Taralı saç, takım elbise, kravat demode olmuştu. Odalarının duvarlarını Marx’ın, Che Guevara’nın fotoğraflarının yanında Andy Warhold’un ‘pop art’ posterleri süslüyordu. The Beatles, Rolling Stones gibi grupların müziği dünyayı kasıp kavuruyor, Bob Dylan, Joan Baez savaş karşıtlarının sesi oluyordu. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7UyFmWSYI/AAAAAAAAAJE/yJaNqU6_5f4/s1600-h/joan+baez.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201328576621070722" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7UyFmWSYI/AAAAAAAAAJE/yJaNqU6_5f4/s400/joan+baez.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;1968 yılında 21 yaşına basan Cannes Film Festivali, ayaklanan Fransız öğrencilerle dayanışan François Truffaut, Jean-Luc Godard gibi yönetmenlerin ‘etkin müdahaleleri’ sonunda perdelerini açamamıştı. Parlamenter demokrasi, savaş sonrası yetişen kuşağa yetersiz geliyor, geleneksel-muhafazakâr yaklaşımlar gençlerin özgürlük, eşitlik, ‘doğrudan demokrasi’ taleplerini karşılayamıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Joan Baez               &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;***&lt;br /&gt;Geleneği temsil eden ve iktidarı elinde bulunduran eski kuşaklar ile potansiyel-muhalif savaş sonrası kuşak arasında bir çatışma kaçınılmazdı. Çatışmanın patlak vermesi için bir kıvılcım yeterliydi; nitekim Benno Ohnesorg adlı bir öğrencinin, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Berlin’i ziyareti sırasında düzenlenen protesto gösterilerinden birinde, 2 haziran 1967 günü bir polis tarafından vurularak öldürülmesi Almanya’da beklenen çatışmayı tetikledi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İngiltere’de ise 68 Hareketi 17 mart 1968 günü öğrenciler tarafından Londra’da, Trafalgar Meydanı’nda düzenlenen savaş karşıtı gösteriye polisin müdahale etmesi, bu müdahale sırasında birkaç öğrencinin yaralanmasıyla başladı. Aynı günlerde üniversite reformu istemiyle önce Paris dışındaki Nanterre Üniversitesi, bir süre sonra da benzer istemlerle Roma Üniversitesi öğrenciler tarafından işgal edildi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;İktidarların gücü, Avrupa metropollerinin alanlarını esir alan gençlik hareketini uzunca bir süre bastırmaya yetmedi, birçok hükümet çeşitli ödünler vererek bu küresel hareketi zayıflatmayı denedi, Belçika’da ise 1968 yılı ocak ayında, başkent Brüksel’e 30 km uzaklıktaki Löwen Üniversitesi’nde başlayan boykot sonucunda hükümet 7 şubat günü istifa etti. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Avrupa toplumları 1968 Baharı ile birlikte yeni kazanımlar elde ettiler. Birçok alanda demokratik dönüşümler gerçekleşti, özgürlüklerin sınırları genişledi, her şeyden önemlisi insanlar ‘birey’ olduklarının ayırtına vardılar. Otoriter yapılar sarsıldı, birey-devlet dengesi bireylerin lehine olarak değişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-5158945288406099425?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/5158945288406099425/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=5158945288406099425' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/5158945288406099425'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/5158945288406099425'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-38-avrupada-1968-bahari-11052008.html' title='2008-38 AVRUPA&apos;DA 1968 BAHARI - 11.05.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7RolmWSVI/AAAAAAAAAIs/ri4iXULZFek/s72-c/2.+d%C3%BCnya+sava%C5%9F%C4%B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-2224326534495314228</id><published>2008-05-16T10:38:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:40.040-08:00</updated><title type='text'>2008-37 1968 BAHARI - 07.05.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;ABD’de, Başkan John F. Kennedy’nin 22 kasım 1963 günü bir suikasta kurban gitmesinden sonra başkanlık Koltuğuna oturan Lyndon Baines Johnson, Demokrat Parti’den; İngiltere Başbakanı James Harold Wilson, İşçi Partili; Almanya’da Hıristiyan Demokrat/Hıristiyan Sosyal Birlik ve Almanya Sosyaldemokrat Partisi’nin katılımıyla kurulan Büyük Koalisyon Hükümeti’nin başı, Şansölye Kurt Georg Kiesinger, Hıristiyan Demokrat; Fransa’da Başbakan George Pompidou, ‘de Gaulle’cü’ Yeni Demokrasi Birliği’nden; İtalya Başbakanı Aldo Moro, Hıristiyan Demokrat; Süleyman Demirel Adalet Partisi’ndendi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201334207323195794" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7Z51mWSZI/AAAAAAAAAJM/0XnuJjzekm8/s400/johnson.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Lyndon B. Jonhson&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasal kişilikleri 2. Dünya Savaşı sonrası dünyaya egemen olan ‘soğuk savaş’ döneminde biçimlenen ve sosyalist ülkeler ile Üçüncü Dünya ülkelerindeki bağımsızlık savaşlarını da Batı için tehlike olarak gören bu politikacıların ortak özellikleri antikomünist/muhafazakâr olmalarıydı. Amerika, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya ve Türkiye’de gençlik, ‘1968 Baharı’nı bu politikacıların iktidarları döneminde karşıladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bu ülkelerin tümünde olayları tetikleyen, üniversite reformuna ilişkin talepler olduğu düşünülse de bu, buzdağının su yüzünde görünen bölümüydü. Her ülkede 68 Hareketi o ülkenin kendine özgü siyasal, ekonomik, kültürel koşullarına bağlı olarak ortaya çıkmıştı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;68 Hareketi’ni küreselleştiren başlıca gelişme ise Amerika Birleşik Devletleri’nin taraf olduğu ve giderek şiddetlenen Vietnam savaşıydı. Fransa’nın Vietnam’da 1946 yılından beri sürdürdüğü sömürge savaşı, Fransız ordusunun 1954 yılında Dienbienphu’da bozguna uğramasından sonra aynı yıl 21 temmuzda imzalanan Cenevre Antlaşması ile sona ermiş, Vietnam, Kuzey ve Güney olmak üzere 17. paralel sınır alınarak ikiye bölünmüştü. Kuzey ile birleşmesi hedefleyen güneydeki Halk Kurtuluş Ordusu’nun (Vietcong) düzenli orduya kazandığı ilk başarılar üzerine Amerika Birleşik Devletleri Güney Vietnam’ı sahiplenerek ilk elde ‘danışman’ adı altında 17 bin askerini ülkeye yerleştirdi. 1963 yılında bir darbeyle hükümet devrilerek iktidar askerlere geçti.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Vietcong ve Kuzey Vietnam birliklerinin baskısı altındaki Güney Vietnam'ın çöküşünü ancak ABD’nin doğrudan müdahalesi engelleyebilirdi. ABD’nin yardımıyla Güney Vietnam ordusunun kuvveti üç kat arttı. 1964'te ABD, komünist kuvvetlerin artan saldırılarına yanıt olarak Kuzey Vietnam'ı bombalamaya başladı. 1964’te Güney Vietnam’a gönderilen asker sayısının 23 bine, ertesi yılın sonunda 184 bine yükselmesi üzerine ABD’deki savaş karşıtı etkinliklerde de bir artış gerçekleşmişti.&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201335087791491490" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7atFmWSaI/AAAAAAAAAJU/CduiDFRhnAU/s400/Vietnam+Sava%C5%9F%C4%B1+1.jpg" border="0" /&gt; Vietnam&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;ABD’deki savaş karşıtı eylemler, yürürlükteki ırk ayrımcılığına karşı uzun yıllardır süregelen gösterilerle buluşunca ülkede parlamento dışında ve düzene karşı önemli bir muhalefet ortaya çıkmıştı. İkisi de siyah olan Stokely Carmichael, Angela Davis gibi gençlik ve sivil yurttaşlık hareketi önderlerinin çağrıları Avrupa metropollerinin öğrenci kitlelerinde büyük yankı uyandırıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vietnam direnişinin yanı sıra Güney Afrika ve Rodezya’da ırk ayrımcılığına karşı yürütülen mücadele, Angola, Mozambik ve Burkina Faso’nun bağımsızlık savaşları, Filistin halkının emperyalizme karşı direnişi, ABD’ye meydan okuyan Küba, Çin’deki ‘Kültür Devrimi’ dünya gençliği gibi Türkiye’deki gençliğin de ilgi odağı ve esin kaynağıydı. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201335805051029938" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7bW1mWSbI/AAAAAAAAAJc/xgsLuvLBNqg/s400/che.jpg" border="0" /&gt; Almanya’da Rudi Dutschke, Fransa’da Daniel Cohn Bendit, İngiltere’de Tarık Ali gibi gençlik önderlerinin söylemleri birbirlerininkilerle olduğu gibi Türkiye’deki gençlik hareketinde öne çıkan Deniz Gezmiş’lerin, Mahir Çayan’ların söylemleriyle de örtüşüyordu.&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;‘Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye’, Türkiye’deki gençliğin ulusallığını, ‘Bir, iki, üç Vietnam, Ernesto’ya bin selam’ da evrenselliğini yansıtan/simgeleyen sloganlardı.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201336200188021186" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7bt1mWScI/AAAAAAAAAJk/rtRKg_lvrGU/s400/tam+ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1z....jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Aynı coşkuyla dillendirilen bu sloganlar/söylemler, ‘ulusal olmadan evrensel, evrensel olmadan ulusal’ olunamayacağını göstermesi açısından önemli bir örnektir. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-2224326534495314228?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/2224326534495314228/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=2224326534495314228' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/2224326534495314228'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/2224326534495314228'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-37-1968-bahari-07052008.html' title='2008-37 1968 BAHARI - 07.05.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7Z51mWSZI/AAAAAAAAAJM/0XnuJjzekm8/s72-c/johnson.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-7168075411376134548</id><published>2008-05-16T10:35:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:40.100-08:00</updated><title type='text'>2008-36 AYAKLAR BAŞ, YA OLACAK, YA OLACAK! - 04.05.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;İstanbul, 1 Mayıs günü tam anlamıyla bir felaket yaşadı. Kentin, yeteneksiz yöneticileri, ‘güvenlik’ adına İstanbullulara 12 Eylül faşizmini anımsatan dehşet dolu saatler yaşattılar; yalnızca İstanbullulara değil, kente gelen yabancı turistlere de.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201344605439019474" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7jXFmWSdI/AAAAAAAAAJs/W3vvGHGUnEo/s400/1+May%C4%B1s+2008.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Önce Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Merkezi, sonra Özgürlük ve Dayanışma Partisi İl Merkezi polis tarafından basıldı, yapıların içine gaz bombaları atıldı, DİSK binasının önünde beklemekten başka günahı olmayan işçilerin üzerine tazyikli su sıkıldı, ÖDP binasının önünde çay içen partililer coplandı. Cankurtaranlar hastanelere yaralı taşıdılar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Televizyonlar olan bitenleri, o dehşet görüntülerini dakikası dakikasına verdiler. Tüm dünya gördü ki, yetkililerin günlerdir ağızlarına doladıkları ‘provokatörler’ sabahın köründe DİSK Genel Merkezi’ni basan, işçileri gaz bombalarıyla hastanelik eden güvenlik güçlerinden başkası değildi. Kimi grupların polise karşı taşlı, sopalı direnişleri bu haberlerin yayılması üzerine başladı. Şiddet, karşı şiddeti doğurdu. &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7kTlmWSeI/AAAAAAAAAJ0/i7EWRluusOI/s1600-h/1+may%C4%B1s+2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201345644821105122" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7kTlmWSeI/AAAAAAAAAJ0/i7EWRluusOI/s400/1+may%C4%B1s+2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İstanbul Valisi’nin göstericilere karşı polisin ‘orantılı güç’ kullanacağına ilişkin sözleri havada kaldı; polis, göstericilerin üzerine bir benzerine rastlanmamış yoğunlukta gaz bombası fırlattı, yerde yatan göstericilere tekmeler savurdu. Turistler dövüldü. Gazetecilerin kolları kırıldı. Polis, ‘devlet terörü’ nedir sorusuna en somut yanıtı, Şişli Etfal Hastanesi’nin acil servisine gaz bombası atarak verdi. Sendikacılar uygulanan terör karşısında can güvenlikleri nedeniyle Taksim’e yürümekten vazgeçtiler. Devlet terörü, e&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7lEFmWSgI/AAAAAAAAAKE/1jogGRXeEKg/s1600-h/1+may%C4%B1s+3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201346478044760578" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7lEFmWSgI/AAAAAAAAAKE/1jogGRXeEKg/s400/1+may%C4%B1s+3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;mekçilerin sivil demokrasi ve özgürlük taleplerine görünüşte galebe çaldı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Fakat son çözümlemede kazananlar yine de sendikacılar, işçiler ve emekçilerle dayanışan insanlar oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü sendikaların istekleri doğrultusunda Taksim Alanı’nda kutlansaydı ne olurdu? Hiçbir şey olmazdı, yüz binler alanı doldurur, marşlar, türküler söylenir, halaylar çekilir, konuşmalar yapılır, sonra kalabalık dağılırdı. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;1 Mayıs 1977 günü de kutlamaların son aşamasına, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in konuşmasını yaptığı an’a kadar böyle olmamış mıydı? Ta ki devletin içine yuvalanmış karanlık güçlerin tetikçileri kurdukları pusulardan halkın üzerine yaylım ateşi açana kadar. &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7mmlmWSiI/AAAAAAAAAKU/mZcLBAl-Rco/s1600-h/1+May%C4%B1s+1977.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201348170261875234" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7mmlmWSiI/AAAAAAAAAKU/mZcLBAl-Rco/s400/1+May%C4%B1s+1977.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;12 Eylül faşizmi 37 kişinin yaşamını yitirdiği 1 Mayıs 1977 kıyımını kullanarak Taksim Alanı’nı emekçilere yasakladı. Konu türban olunca demokrasi ve özgürlüğü dilinden düşürmeyen AKP iktidarı da bu yasağı başarıyla (!) sürdürüyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Fakat her şerde bir hayır vardır, denir ya, bu 1 Mayıs’ta AKP’nin sahte demokrasisinin boyaları dökülünce altındaki İslamcı-faşizm iyice ortaya çıkmıştır. Bir kez daha görülmüştür ki bu iktidar, başta emekçiler olmak üzere kendisi gibi düşünmeyen her kesime, her kişiye düşmandır. AKP iktidarı başta kaldıkça bu ülkede demokrasinin de, özgürlüğün de, insan haklarının da çağdaş uygarlık düzeyinde gerçekleşmesi olanaksızdır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, ne yapacağız? Bu sorunun yanıtını Başbakan, “Ayaklar başları yönettiği yerde kıyamet kopar!” diyerek vermiştir. Bu, derin bir korkunun ifadesidir. Türkiye’deki işbirlikçi kapitalist iktidarın başı, ayakların baş olmasından korkmaktadır; 1 Mayıs’ta başvurulan devlet terörünün nedeni de bu korkudur. İktidar, korkusunun kaynağı olan emekçileri panzerlerle, tazyikli sularla, gaz bombalarıyla baskı altına almak çabasındadır. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201347422937565714" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7l7FmWShI/AAAAAAAAAKM/dgs0hPjJ5Fk/s400/Ya%C5%9Fas%C4%B1n+1+May%C4%B1s.jpg" border="0" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;Bu çaba bize aynı zamanda hedefimizi de gösteriyor: Ayakları baş yaparak korktukları o kıyameti koparmak!&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Unutmayalım: Toplumdaki ayaklar yalnızca mavi tulumlu işçiler değildir; işçiler kadar köylüler, memurlar, kamu görevlileri, özel sektör çalışanları, birbiri ardınca kepenk kapatan esnaf da her türlü toplumsal, ekonomik, siyasal kötülüğün kaynağı olan kapitalizmi taşıyan ayaklardır. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kurtuluşun da, demokrasinin de, özgürlüğün ve toplumsal refahın da yolu ayakların baş olmasından geçmektedir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Öyleyse ayaklar baş, ya olacaktır, ya olacaktır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-7168075411376134548?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/7168075411376134548/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=7168075411376134548' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/7168075411376134548'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/7168075411376134548'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-36-ayaklar-ba-ya-olacak-ya-olacak.html' title='2008-36 AYAKLAR BAŞ, YA OLACAK, YA OLACAK! - 04.05.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7jXFmWSdI/AAAAAAAAAJs/W3vvGHGUnEo/s72-c/1+May%C4%B1s+2008.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-1849172486293792195</id><published>2008-05-16T10:32:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:40.259-08:00</updated><title type='text'>2008-35 EMEK VE DAYANIŞMA - 30.04.2008</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7psVmWSnI/AAAAAAAAAK8/BKfIWXMg6S0/s1600-h/1+May%C4%B1s.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201351567581006450" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7psVmWSnI/AAAAAAAAAK8/BKfIWXMg6S0/s400/1+May%C4%B1s.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yarın 1 Mayıs, ‘emek’i en yüce değer olarak görenler için önemli bir gün; bu önemli gün tarihimizde ilk kez ‘resmen’ Emek ve Dayanışma Günü olarak kutlanıyor. Emekçiler yarın Türkiye’nin dört bir yanında alanlara sokaklara dökülerek 1 Mayıs’ı kutlayacaklar; konuşmalar yapılacak, türküler, marşlar söylenecek, halaylar çekilecek.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;AKP hükümetinin gönlü, 1 Mayıs’ı, Emek ve Dayanışma Günü olarak kabul ederken, emekçilerin bu önemli gününü ‘tatil’ ilan etmeye varmadı. Hem 1 Mayıs’ı toplumun çalışan insanları için özel bir gün ilan edeceksin, hem de bu özel günlerini topluca kutlamalarına olanak tanımayacaksın! Toplumu sadakayla yönetmeye alışmış bir iktidardan farklı bir davranış da beklenmiyordu zaten. Şimdi ne olacak? 1 Mayıs’ı kutlamak için alanlara, sokaklara dökülecek mavi tulumlu, beyaz yakalı, beyaz önlüklü emekçiler hakkında ‘izinsiz göreve gelmemek’ suçlamasıyla işverenler tarafından soruşturma açılacak. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7o6lmWSkI/AAAAAAAAAKk/RC753w8zxNY/s1600-h/i%C5%9F%C3%A7iler.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201350712882514498" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7o6lmWSkI/AAAAAAAAAKk/RC753w8zxNY/s400/i%C5%9F%C3%A7iler.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Doğal ki çok daha önemlisi Taksim Alanı’na ilişkin olarak hükümetin yarattığı tehlikeli gerilimdir. Bu yazıyı salı günü öğle saatlerinde yazıyorum. Gazeteler ‘İşçilere tehdit’, ‘Mayıs restleşmesi’, ‘Taksim kavgası’, ‘Taksim restleşmesi’ gibi manşetler atmışlar. İstanbul Valisi Muammer Güler kararlı, “Polis, kanunsuz bir toplantıyı gerekirse zor kullanarak dağıtacak,” diyor. Gerekçesi, Taksim Alanı’nın büyük katılımlı kutlamalar konusunda güvenlik riski taşıyor’ olması. İnsan sormadan edemiyor, yılbaşı kutlamalarında çoğunluğu alkollü yüz binlerce insan risk nedeni kabul edilmezken emekçiler söz konusu olduğunda niçin korkuluyor, diye. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Alan, 5 bin kişilik takviyeyle 12 bin polis tarafından korunacakmış. Bir meydan savaşına hazırlanılıyor sanki. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sendikalar da kararlı; “Barışçı eylem yapacağız, uluslararası sözleşmelerden doğan hakkımızı kullanıyoruz,” diyorlar. Sendika liderleri bugün (salı) son bir girişimde bulunup Başbakan’la görüşecekler. Dilerim Başbakan’ın basireti bağlanmaz, aklıselim inada galebe çalar da pusuda bekleyen provokatörlerin kan hevesleri kursaklarında kalır.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7pGlmWSlI/AAAAAAAAAKs/7oJhh9_Gpo4/s1600-h/i%C5%9F%C3%A7iler+2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201350919040944722" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7pGlmWSlI/AAAAAAAAAKs/7oJhh9_Gpo4/s400/i%C5%9F%C3%A7iler+2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de sağ iktidarların 1 Mayıs’ı öcüleştirmeleri yıllardır süregelen bir gelenektir. Bu da doğaldır, çünkü onları korkutan en büyük güç başta işçiler olmak üzere çalışan kitlelerin bilinçlenmeleridir. Emekçilerin kendiliğinden bir sınıf olmaktan çıkarak kendileri için bir sınıf olduklarının bilincine varmaları dünyanın tüm ülkelerinde kapitalist düzen için bir tehlike işaretidir. 1977 yılı 1 Mayıs’ının kan gölüne çevrilmesine, 34 kişinin ölüp 126 kişinin yaralanmasına yol açan olaylar da bu işaretin egemen güçlerde yarattığı korku değil miydi?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Egemen güçler çok iyi bilirler ki, kendileri için sınıf olmalarının bilincine varan emekçiler sadakaya kanmazlar, bir torba kömüre, bir teneke yağa, iki paket makarnaya oylarını satmazlar. Emekçiler bilinçlendiği zaman oturdukları mahalleler, sağ partilerin oy depolarına dönüşmez. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7pPlmWSmI/AAAAAAAAAK0/9MevCldNigk/s1600-h/i%C5%9F%C3%A7iler+3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201351073659767394" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7pPlmWSmI/AAAAAAAAAK0/9MevCldNigk/s400/i%C5%9F%C3%A7iler+3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;1 Mayıs gibi özel dayanışma günleri emekçilerin kendi güçlerinin farkına varmalarına, bilinçlenmelerine katkı sağlar. Buna karşılık kapitalist düzenin bekçileri emekçilerin bilinçlenmelerini önlemek için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Yoksa Taksim Alanı’nın yarın 12 bin polisle korunacak olmasının başka hangi nedeni olabilir ki?&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-1849172486293792195?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/1849172486293792195/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=1849172486293792195' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/1849172486293792195'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/1849172486293792195'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-35-emek-ve-dayanima-30042008.html' title='2008-35 EMEK VE DAYANIŞMA - 30.04.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7psVmWSnI/AAAAAAAAAK8/BKfIWXMg6S0/s72-c/1+May%C4%B1s.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-5608807107505439702</id><published>2008-05-16T10:28:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:40.279-08:00</updated><title type='text'>2008-34 SOSYALİZM VE YURTSEVERLİK - 27.04.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Bir süredir ‘ulusallık’, ‘yurtseverlik’ tu kaka bu topraklarda. Sağcıları anlayabiliyorum, sağa dönmüş eski solcuları da… Fakat bir de sosyalist kalıp ama aynı zamanda bu kavramlara karşı çıkan dostlar var. Biz de bir zamanlar yaşanan çağın gerçekleriyle artık örtüşmüyor da olsalar Marksist kurama, kuramcıların ve bilimsel sosyalizmin önderlerinin yazıp söylediklerine hiç sorgulamaksızın dört elle sarılırdık. Marks, Engels, Lenin, Stalin, Mao, sözleri tartışılamaz sosyalizm büyükleriydi. Onların söylediklerine yöneltilen her eleştiriyi ‘revizyonizm’, ‘oportünizm’, ‘sağ sapma’ olarak görür, eleştireni kıyasıya suçlar, yerden yere vururduk.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Sorulacak olursa, sosyalist düşüncenin toplumda kök salamayışının nedenlerinden biri de sosyalistlerin, yaşadığımız çağın gerçeklerine uygulanabilir bir sosyalizm üzerinde düşünce birliğine, -asgari müşterek düzeyinde de olsa-, varamamalarıdır, derim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnek olarak‘yurtseverlik’ kavramını ele alalım. Karl Marks ve Friedrich Engels birlikte kaleme alıp 1848 yılında yayımladıkları Komünist Manifesto’da, ‘işçi sınıfının vatanı yoktur’ demişlerdir. Bu söylem, Manifesto’nun sonundaki, ‘Bütün dünyanın işçileri birleşiniz! Ayağınızdaki zincirden başka kaybedeceğiniz bir şeyiniz yoktur!’ çağrısının da gerekçesidir. Bu söylem/çağrı 19. yüzyıl koşullarında yanlış mıdır? Hayır, çünkü o dönemde ‘vatan’ ya da ‘yurt’ kavramı 20. yüzyıldaki anlamını henüz kazanmamıştır. Ulus devletlerin oluşma sürecini yaşadıkları o çağda ‘yurt’, basit bir toprak parçasından başka bir şey değildir. Karl Marks ve Friedrich Engels’in ülkeleri Almanya’nın birliği de Manifesto’nun yayımlanmasından 23 yıl sonra, 1871’de gerçekleşmiştir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201360355084094082" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7xr1mWSoI/AAAAAAAAALE/9EfcM4tN4t0/s400/avrupa+1800.jpg" border="0" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;1848 yılındaki Avrupa bugünkünden çok farklıdır, örneğin, bugün her biri birer bağımsız ulus devlet olan Bosna-Hersek, Hırvatistan, Slovenya, Macaristan, Avusturya, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bağlı toprak parçalarıdır. Polonya 11 Kasım 1918’de bağımsızlığına kavuşmuş, Norveç, İsveç’ten 17 mayıs 1905’te, Finlandiya Rusya’dan 6 aralık 1917’de ayrılmıştır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu örnekler çoğaltılabilir. 1848 koşullarında Marks ve Engels’in söylemleri doğrudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların yaşadıkları çağda Lenin’in tanımlamasıyla, kapitalizm, ‘en yüksek aşaması olan emperyalizme’ henüz erişmemiştir. ‘Yurtseverlik’ kavramı, daha sonra, emperyalizmin ulus devletler için tehdit oluşturmasıyla birlikte ve yurttaşların ülkelerini korunmak/savunmak refleksi kazanmalarıyla ortaya çıkacaktır. Böyle ele alındığında ‘yurtseverlik’ (patriyotizm) kavramının sosyalistler tarafından benimsenip içselleştirildiği ilk ülkenin yine Avrupa’nın ilk ulus devletlerinden biri olan Fransa olması bir rastlantı değildir. Şu sözler Fransız sosyalizminin önderlerinden Jean Jaurès’ye aittir: “Yurtseverliğin azı enternasyonalizmi zayıflatır, yurtseverliğin çoğu enternasyonalizmi güçlendirir. Enternasyonalizmin azı yurtseverliği zayıflatır, enternasyonalizmin çoğu yurtseverliği güçlendirir.” Jaurès’nin bu sözleri zamanın ‘ortodoks’ Marksistleri tarafından çok eleştirilmiş, fakat tarih onu haklı çıkarmıştır. Kimi sosyalistlerimiz bugün de milliyetçiliğe karşı çıkma adına özünde milliyetçilikle hiçbir ilintisi bulunmayan yurtseverliği eleştirmektedirler.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7yMFmWSpI/AAAAAAAAALM/HzZ6--Y4w8s/s1600-h/Jean+Jaur%C3%A9s.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201360909134875282" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7yMFmWSpI/AAAAAAAAALM/HzZ6--Y4w8s/s400/Jean+Jaur%C3%A9s.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Oysa II. Dünya Savaşı’nda Fransa’da, İtalya’da, Sırbistan ve Yunanistan’da işgalci Nazi ordularına karşı en kahramanca direnişi o ülkelerin komünist ve sosyalistleri göstermişlerdir. Saldırgan Nazi ordularını o zamanki Stalingrad’da durduran güç, Kızıl Ordu’nun ve Sovyetler Birliği’nin 25 milyon ölü veren emekçi halkının kararlı yurtseverliğidir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Jean Jaurés&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Çin halkının Japon emperyalizmine, Vietnam halkının Amerikan emperyalizmine karşı kazandığı zaferler de 20. yüzyılın somut yurtseverlik örnekleridir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçilik asla değil, fakat yurtseverlik, bugün küresel emperyalizme karşı mücadelenin olmazsa olmaz ruhudur. Eğer sosyalizm bir yanıyla, üzerinde yaşanan toprağı emekçilere yaşanmaya değer bir yurt kılmaksa bunun yolu bağımsızlıktan geçer. Halkların bağımsızlık talepleri ise yurtseverlik ruhuyla bilenip güç kazanır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-5608807107505439702?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/5608807107505439702/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=5608807107505439702' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/5608807107505439702'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/5608807107505439702'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-34-sosyalizm-ve-yurtseverlik.html' title='2008-34 SOSYALİZM VE YURTSEVERLİK - 27.04.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7xr1mWSoI/AAAAAAAAALE/9EfcM4tN4t0/s72-c/avrupa+1800.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-2714654986400680066</id><published>2008-05-16T10:24:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:40.348-08:00</updated><title type='text'>2008-33 AVRUPA BİRLİĞİ, BAĞIMSIZLIK VE SOSYALİZM - 23.04.2008</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDHJrVmWT2I/AAAAAAAAAU0/JJvpxZVOXzo/s1600-h/AB.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202160790959181666" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDHJrVmWT2I/AAAAAAAAAU0/JJvpxZVOXzo/s400/AB.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Öyle bir aydın kesimi türedi ki ‘bağımsızlık’ üzerine yazdıklarını okuyunca, söylediklerini dinleyince şaşkınlığa düşüyorum. Avrupa Birliği söz konusu olduğunda Türkiye’nin siyasal, ekonomik, kültürel bağımsızlığını savunanlara karşı hemen diş gıcırdatmaya başlıyorlar. Davranışları bana Kurtuluş Savaşı sırasındaki mandacıları anımsatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğal ki, bağımsızlıktan yana çoğu insanımız gibi ben de Türkiye’nin gelecekteki yerini Avrupa Birliği içinde görüyorum. Bağımsızlığı ve AB üyeliğini birbiriyle çatışan konular olarak değerlendirmiyorum. Bugün Almanya ile Fransa’nın, İspanya ile İtalya’nın, Hollanda ile Finlandiya’nın Avrupa Birliği’nin üyeleri olarak bağımsızlıklarını, ‘ulus-devlet’ niteliklerini yitirdiğini söyleyebilir miyiz? Eğer bir ‘bağımlılık’ söz konusu ise bu, ‘karşılıklı, eşit’ bir ilişkidir ve bu ilişkide ezen-ezilen, boyun eğdirten-boyun eğen bir taraf yoktur. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201362116020685474" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7zSVmWSqI/AAAAAAAAALU/uipnfP-oKX8/s400/Avrupa+Birli%C4%9Fi.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki Türkiye için durum farklıdır; Türkiye, henüz ‘aday ülke’ durumunda olduğu gibi AB ile 5 mart 1995 günü zamanın başbakanı Tansu Çiller tarafından imzalanan ve havai fişeklerle kutlanan Gümrük Birliği Anlaşması ile ekonomik bağımsızlığını bir altın tepsi içinde Avrupa’nın gelişmiş ülkelerine ‘karşılıksız olarak’ sunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka hiçbir aday ülke için söz konusu olmamış ve olmayan Gümrük Birliği Anlaşması, Türkiye’ye olası AB üyeliği için bir önkoşul olarak dayatılmıştır. Kuşkusuz ki AB üyeleriyle Türkiye arasındaki dış ticaret hacmi bu anlaşmadan sonra hızlı bir büyüme göstermiş, fakat üçüncü ülkelerle olan ekonomik ilişkilerimizin önüne aşılması zor duvarlar örülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin AB üyeliği Gümrük Birliği Anlaşması’yla birlikte güvence altına alınmış olsa, bu belki kabul edilebilir bir durum olarak görülebilir, fakat böyle bir güvence, üyelik garantisi ortada yoktur. Dünya ekonomisinin yapısal bir krize doğru gittiği bu dönemde üçüncü ülkelerle olan ticaretinde AB’nin icazetine muhtaç olan Türkiye’nin eli kolu bağlanmakta, sürekli pazar yitirmektedir. &lt;/p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201362807510420146" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC7z6lmWSrI/AAAAAAAAALc/8UPKYUrvL50/s400/g%C3%BCmr%C3%BCk+birli%C4%9Fi.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;Okurlarıma bu konuda Prof. Dr. Türkel Minibaş’ın, Prof. Dr. Erol Manisalı’nın kitaplarını okumalarını öneririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi okurlarım, bir sosyalistin, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda olumlu düşünceler taşıyor olmasını yadırgayacaklardır. Hemen söyleyeyim, ben, salt ülkemizi ‘çağdaşlaştıracak’, insanlarımızı ‘uygarlaştıracak’ diye ‘AB’ye girelim’ diyenlerden değilim. AB üyeliğini eğer bir Almanya’nın, bir Fransa’nın ya da bir İtalya’nın konumunda olacaksak savunurum. Türkiye’nin bağımsızlığını ve demokratikleşmesini bu konuma gelmenin önkoşulları olarak görürüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye bugün bu önkoşullara sahip değildir. Yukarıda adlarını verdiğim ülkelerin tersine iktidarlar ‘özelleştirme’ adı altında, devlete gerekli durumlarda ekonomik hayata müdahale gücü veren kamu kuruluşlarını yabancı yatırımlara peşkeş çekerek elden çıkarmışlar, bankacılıktan sanayiye, enerjiden iletişime, ticaretten turizme kadar ekonomimizi emperyalist güçlerin ellerine teslim etmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomisi bağımsız olmayan bir ülkenin siyaseti de, kültürü de bağımsız olamaz. Türkiye bugün her yanıyla emperyalizme bağımlı bir ülkedir. &lt;/p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201363748108257986" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC70xVmWSsI/AAAAAAAAALk/oXFYxZVNMMY/s400/emperyalizm.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan bağımlı bir ülke ancak emperyalist güçlerin icazetleri ölçüsünde demokratikleşme olanaklarına sahiptir. Hangi alanda demokratikleşecek, hangi alanda özgürlükler kısıtlanacak bunu belirleyen yabancı komiserlerdir. Ülkemize son yıllarda gelip giden onca yabancı komiserin ağzından bir kez olsun iğdiş edilen sendikacılığımıza ilişkin tek sözcük çıkmamış olmasının nedeni budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Birliği’nin, çeşitli ülkelerin sermaye gruplarını buluşturan, Avrupa kapitalizmine siyasal/hukuksal ortak çatı oluşturan bir yanı vardır, fakat aynı zamanda da emek’in bütünleşmesine, halkların birliğine de siyasal/hukuksal olanaklar sağlamaktadır. Dolayısıyla sosyalistler açısından baştan ve mutlaka reddedilmesi gereken bir proje olarak görülmemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tartışalım, derim.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-2714654986400680066?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/2714654986400680066/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=2714654986400680066' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/2714654986400680066'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/2714654986400680066'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-33-avrupa-birlii-baimsizlik-ve.html' title='2008-33 AVRUPA BİRLİĞİ, BAĞIMSIZLIK VE SOSYALİZM - 23.04.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDHJrVmWT2I/AAAAAAAAAU0/JJvpxZVOXzo/s72-c/AB.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-8511681693452461784</id><published>2008-05-16T10:21:00.000-07:00</published><updated>2008-05-16T10:23:58.713-07:00</updated><title type='text'>2008-32 !BEN İYİ AĞLARIM...' - 20.04.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;“Ne iş yaparsın?” sorusuna aldığım en sinir bozucu karşılık, “Ne iş olursa yaparım,” yanıtıdır. Böyle durumlarda duraksar, ne diyeceğimi bilemem. Yanıt sahibinin dile getirdiği bu, ne iş olursa yapabilme kararlılığı, bu müthiş özgüven beni şaşırtır çünkü. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;    &lt;br /&gt;     Bilirsiniz, mahalle aralarında sık rastlanan birtakım işyerleri vardır, camekânlarının üzerinde ‘elektrik, tesisat, boya, marangozluk ve her türlü dekorasyon işleri yapılır’ yazar. Okuyunca sanırsınız ki söz konusu işyerinde bir ustalar ordusu sizi beklemektedir; oysa değildir, adam tek tabancadır, akrabadan bir çırakla sunar onca hizmeti.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Yıllar önce, Feneryolu’nda yeni bir konuta taşınacağım sırada tanımıştım böyle özgüven sahibi,  ‘çok yönlü’ ustalardan birini, adı İlhami’ydi. Eve gelip tesisatı inceledikten sonra, “İki saatlik işi var,” demiş, konutun anahtarını alıp gitmişti. İçim rahattı. Ertesi gün taşınabilecektim yeni evime…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Hayalmiş…  Haber, gece yarısı buldu beni. Usta (!) işini bitirmiş, anahtarı kapı komşuma bırakıp gitmiş. Gitmiş, ama su vanasını kapatmadan! Neyse, gece yarısına doğru alt kat komşularım, salonlarından gelen şıpırtı sesiyle uyanmışlar, bir bakmışlar ki tavandan, şakır şakır su akıyor, koltuklar sırılsıklam. Yetiştiğimde karşı komşularım apartmanın kapıcısıyla birlikte, ellerinde kovalar, ayak bileklerine kadar sular içinde ‘tahliye’ çalışması yapıyorlardı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;     &lt;br /&gt;     Ondan sonraki günlerim kabaran parkeleri yeniletmekle, kullanılmaz duruma gelen halıyı değiştirmekle, duvarları yeniden boyatmakla ve yer yarılıp yerin dibine gizlenen Usta’yı aramakla geçti. Bulamadım. Herhalde başına gelecekleri düşününce korkup kaçmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Cuma günkü Hürriyet’te okuduğum bir haber anımsattı bana bu olayı. Haberin başlığı şöyleydi: “Cenazede çok iyi ağlarım!”  Yaklaşık 300 profesyonel ‘cenaze ağlayıcısı’ birleşip bir dernek kurmuş. Üyeler, camilere, ölü çıkan evlere gidip hıçkıra dövüne ağlıyorlar, karşılığında da kişi başına 300 YTL alıyorlarmış. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Temiz iş değil mi? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Dünyada hep iyi insanlar yok; kötüler de var ve onlar da günü gelince ölüyorlar. Arkalarından birilerinin dövünüp gözyaşı dökmeleri gerek, ama kötülerin ardından kim ağlar ki? Yakınları bakıyorlar, kimse ağlamazsa eşe dosta, konu komşuya ayıp olacak, ailenin onurunu kurtarmak için birkaç ‘profesyonel ağlayıcı’ tutuyorlar. Olay biraz pahalıya çıkıyor ama işin dramatik boyutu düşünülecek olursa durum anlaşılabilir bir nitelik kazanıyor. Hem veren de, alan da razı olduktan sonra bize neden söz düşsün ki?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Bence bu olayda asıl önemli olan Türkiye’nin meslek yeşertme açısından çok mümbit bir toprak olduğunu göstermesidir; ‘değnekçi’,  ‘pürmüzcü’, ‘remayözcü’, ‘filizlemeci’ gibi mesleklerin yanına bir de ‘cenaze ağlayıcısı’ ekleniyor.  Diliyorum, bunları yenileri izler de içinde bulunduğumuz istihdam darboğazından bir an önce kurtuluruz.  &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Olayı ‘cenaze ağlayıcıları’ açısından kişiselleştirdiğimizde de çok olumlu bir görüntü çıkıyor ortaya, çünkü onlar, kendilerine, “Ne iş yaparsın?” diye sorulduğunda artık eskisi gibi “Ne iş olursa…” diye değil de, “Ağlayıcıyım, çok iyi ağlarım!” diye yanıt veriyorlar, bir meslek sahibi olmanın haklı gururunu taşıyorlar. Umarım, o her işi yaparım diyen ama hiçbir işin altından kalkamayan İlhami arkadaş da bu arada akıllanmış, doğru dürüst bir meslek sahibi olmuştur, belki de iyi bir ‘ağlayıcı’, bilemiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Ben, bu ‘ağlayıcılık’ işini doğrusu çok tuttum, önü gerçekten açık bir meslek, inanıyorum ki AKP hükümeti başımızda kaldıkça ‘ağlayıcılık’ da mezarlık sınırlarını aşıp ekonomi, sağlık, eğitim gibi çok daha geniş alanlarda geçerlilik kazanacak, halkın ağlamaktan göz pınarları kurumaya başlayınca onlar devreye gireceklerdir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Ve gün gelecek bu ülkede kim ne için ağlıyor, sormadan bilmek mümkün olmayacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Gidiş, o gidiştir çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;      &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-8511681693452461784?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/8511681693452461784/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=8511681693452461784' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8511681693452461784'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8511681693452461784'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-32-ben-iyi-alarim-20042008.html' title='2008-32 !BEN İYİ AĞLARIM...&apos; - 20.04.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-8154217156576114542</id><published>2008-05-16T10:11:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:40.480-08:00</updated><title type='text'>2008-31 YURDUNDA YURTSUZLAŞMAK - 16.04.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Türkiye bir yanıyla, -buna başlıca özelliklerinden biri de diyebiliriz-, bir yurtsuzlaştırılanlar ülkesidir. Nüfusunun önemli bir kesimini, çöküş döneminde Osmanlı Devleti’nin yitirdiği topraklardan sürülen Kafkas ve Balkan/Rumeli kökenli insanların ardılları oluşturmaktadır. Yurt sevgisi, yurdu sahiplenme duygusu, yurtsuzluğu tanımış/yaşamış insanlarda çok güçlüdür; Kurtuluş Savaşımızda birçok Çerkez’in, Gürcü’nün, Rumelilinin ve daha birçok yeni Anadolulunun öne çıkmasının nedeni budur. Yurtlarından sürülen milyonlarca insan Trakya ve Anadolu’da yeniden yurtlanmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDHOSFmWT-I/AAAAAAAAAV0/wf2TBT4S7F0/s1600-h/Naz%C4%B1m+Hikmet.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202165854725623778" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDHOSFmWT-I/AAAAAAAAAV0/wf2TBT4S7F0/s400/Naz%C4%B1m+Hikmet.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir de ‘içeriden dışarıya’ yurtsuzlaştırılanlar vardır, Türk dilinin en büyük şairi Nâzım Hikmet gibi siyasal nedenlerden ötürü yurtdışına çıkıp bir daha dönemeyenler, kaçıp uzun yıllar dışarıda, sürgünde yaşadıktan sonra dönebilenler; 1923 Türk-Yunan nüfus mübadelesinde Yunanistan’a sürülen 1 buçuk milyon Anadolu Rum’u, -ki aralarında sayıları elli bini bulduğu söylenen Ortodoks dininden Karaman Türk’ü de vardır-; yurtdışında bulundukları sırada çeşitli nedenlerden ötürü yurttaşlıktan çıkarılıp kendilerine yurt kapıları kapananlar; önce 6/7 Eylül 1955 olaylarının yinelenmesi korkusuyla, daha sonra da 1963/1964 sürgün kararlarıyla Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan İstanbul Rumları, 11 kasım 1942 tarihli Varlık Vergisi yasası uygulamaları sonucunda mülksüzleştirilen yada mülksüzleştirilme korkusuyla yeni kurulmakta olan İsrail’e göçen Museviler, 1973 yılında başla&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDHOFlmWT9I/AAAAAAAAAVs/0dfbsXIMnEk/s1600-h/M%C3%BCbadele+1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202165639977258962" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDHOFlmWT9I/AAAAAAAAAVs/0dfbsXIMnEk/s400/M%C3%BCbadele+1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;yarak 1980’li yılların ortalarına kadar onlarca Türk diplomatını katleden Asala terör örgütünün faaliyetlerine karşı ‘görülmeyen misilleme’ olarak Türkiye Ermenilerine uygulanan baskılar sonucunda ülkeyi terk eden İstanbul Ermenileri; gördükleri sürekli dinsel baskılara karşı dirençleri kırılarak çareyi yurtdışına göçmekte gören Süryaniler, Yezidiler ve diğer Müslüman olmayan topluluklardan insanlarımız ‘içeriden dışarıya’ yurtsuzlaştırılmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların yurtsuzlaşmaları için mutlaka yurtlarından sürülmelerine, yurtlarını terk etmelerine gerek yoktur; insan, yurdunda kalarak da yurtsuzlaştırılabilir. Bunun en somut örneği Nazi Almanya’sıdır. 1933-1945 yılları arasında nasyonal-sosyalistler, -gaz odalarında katlettikleri 6 milyon Yahudi dışında-, komünistleri, sosyalistleri, demokratları, antifaşist Kat&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDHOm1mWUAI/AAAAAAAAAWE/ChnV11NFSUg/s1600-h/Yahudi+Soyk%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202166211207909378" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDHOm1mWUAI/AAAAAAAAAWE/ChnV11NFSUg/s400/Yahudi+Soyk%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;olik din adamlarını, Protestan direnişçileri toplama kamplarına, cezaevlerine atarak, evlerinde göz hapsinde tutarak, kendileri gibi düşünmeyenlerin yaşam biçemlerine müdahale ederek, el koyarak, onlara kendi yaşamak istediklerinden farklı bir hayatı dayatarak yurtsuzlaştırmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerinde yaşayan tüm canlıları ve doğasıyla salt bir toprak parçası olmanın ötesinde yurt, eğer insanları özgürse, kendilerini özgür duyumsayabiliyorlarsa, diledikleri yaşam biçemini özgürce, hiçbir zorlamayla, dayatmayla karşılaşmadan seçebiliyorlarsa bir anlam kazanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aksi durumda yurdu ‘yurt’ yapmak için direnmek, bu direnişte özverilerde bulunmaya, acılara katlanmaya hazır olmak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutulmamalıdır ki, Nazilerin iktidara geldiği 1933 yılı Alman parlamentarizminin en demokratik dönemi kabul edilen Weimar Cumhuriyeti’ne rastlamaktadır. Faşist Mussolini ise “Napoli’den Roma’ya yürürüm!” tehdidiyle İtalya’da iktidarı elini kolunu sallayarak eline geçirmiş, komünistlerle başı belada olan Kral Emanuel, 18 ekim 1922 günü Mussolini’yi Başbakanlığa atanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem Almanya hem de İtalya’da nasyonal-sosyalist/faşist diktatörlüklerin kurulmasında her iki ülke toplumlarının basiretsizliklerinin payı vardır. Çünkü ne nasyonal-sosyalizm 1933’te, ne de faşiz&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDHOb1mWT_I/AAAAAAAAAV8/1cEq7BEoD44/s1600-h/Mussolini+-+Hitler.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202166022229348338" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDHOb1mWT_I/AAAAAAAAAV8/1cEq7BEoD44/s400/Mussolini+-+Hitler.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;m 1922 yılında ortaya çıkmıştır. Her ikisinin de önceleri vardır. Bireyler, karşılaştıkları, tanık oldukları olumsuzlukları ‘münferit’ olarak değerlendirmişler, tepkisiz kalmışlar, kitleler alıştırılarak edilgenleştirilmiş, tutsaklaştırılmıştır. Alman ve İtalyan tarihinden çıkartmamız gereken önemli dersler vardır. Eğer bir gün gelip de kendi yurdumuzda yurtsuz kalmak/yurtsuzlaştırılmak istemiyorsak çevremizde olup bitenleri ‘ufak tefek, münferit şeyler’ demeden, daha dikkatli gözlemlemeli, daha fazla merak etmeli, daha çok sorgulamalı, daha çok sormalıyız. Her şeyden de önemli, gözlemlediklerimizi, tanık olduklarımızı, yaşadıklarımızı birbirimize aktararak örgütlenmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş işten geçmeden…&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202166361531764754" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDHOvlmWUBI/AAAAAAAAAWM/vhwPGzgXZj8/s400/%C3%B6zg%C3%BCrl%C3%BCk.jpg" border="0" /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-8154217156576114542?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/8154217156576114542/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=8154217156576114542' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8154217156576114542'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8154217156576114542'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-31-yurdunda-yurtsuzlamak-16042008.html' title='2008-31 YURDUNDA YURTSUZLAŞMAK - 16.04.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDHOSFmWT-I/AAAAAAAAAV0/wf2TBT4S7F0/s72-c/Naz%C4%B1m+Hikmet.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-6154973014757811566</id><published>2008-05-16T10:09:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:40.550-08:00</updated><title type='text'>2008-30 SOSYALİZM, ULUSÇULUK, YURTSEVERLİK - 13.04.2008</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDGJ21mWTuI/AAAAAAAAAT0/tdQ6JLeWiTM/s1600-h/b%C3%BCt%C3%BCn....jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202090619783499490" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDGJ21mWTuI/AAAAAAAAAT0/tdQ6JLeWiTM/s400/b%C3%BCt%C3%BCn....jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ulusçuluk/milliyetçilik, kapitalizmle birlikte/kapitalizmin ürünü olarak doğmuş bir ideolojidir. Dil, din, tarih, kültür bağları nedeniyle millet/ulus olarak tanımlanan bir topluluğun siyasal birlik ve egemenliğini savunur, ulus/millet ülküsüne bağlılığın evrensel ilkelere bağlılıktan, bireylerin hak ve özgürlüklerinden daha önemli olduğu görüşünü benimser.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusçuluk/milliyetçilik 19. yüzyılın başından başlayarak 20. yüzyılın üçüncü çeyreğine kadar başta Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanında ulus-devletlerin ortaya çıkmasında, sömürge ülkelerin bağımsızlık/kurtuluş savaş ve savaşımlarında motor işlevi gören ege&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDGKaVmWTvI/AAAAAAAAAT8/HO7JrrC4COI/s1600-h/mussolini+hitler.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202091229668855538" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDGKaVmWTvI/AAAAAAAAAT8/HO7JrrC4COI/s400/mussolini+hitler.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;men ideoloji olmuştur. Bu yanıyla ulusçuluk/milliyetçilik, ilerici/devrimci bir nitelik taşımaktadır, fakat aynı zamanda ırkçılık, nasyonal-sosyalizm, faşizm gibi insanlık düşmanı totaliter ideolojilerin de beşiğidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist ulus-devletin oluşumu, önceleri ekonomide özgürlük ortaya çıkan liberalizmin siyasal yaşama da egemen olmasına, dolayısıyla toplumun ve devletin demokratikleşmesine yol açmıştır. Sosyalizm ise ekonomik ve siyasal liberalizme karşı emekçilerin hayatın her alanında haklarını savunan bir karşı ideolojidir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDGLLlmWTwI/AAAAAAAAAUE/ewiS0c1gN8w/s1600-h/devrim1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202092075777412866" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDGLLlmWTwI/AAAAAAAAAUE/ewiS0c1gN8w/s400/devrim1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1900’lerden başlayarak Avrupa işçi hareketlerinin giderek güçlenip kapitalist iktidarları tehdit eder duruma gelmesi, nihayet 1917 yılında Rusya’da gerçekleşen Büyük Ekim Devrimi’nin Avrupa’nın gelişmiş ülkelerini devrim yolunda etkileyeceği korkusu birçok ülkede iktidarda bulunan merkez-demokrat partilerin güç yitirmelerine neden olmuştur. Liberal merkez partileri zayıflarken, sosyalizmi kapitalist düzen için en büyük tehlike olarak gören milliyetçi akımlar güçlenmişlerdir. 1922 yılında İtalya faşizmin, 1933 yılında da Almanya n&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDGLwFmWTxI/AAAAAAAAAUM/LxWLmfhJN20/s1600-h/franco.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202092702842638098" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDGLwFmWTxI/AAAAAAAAAUM/LxWLmfhJN20/s400/franco.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;asyonal-sosyalizmin pençesine düşmüş, İspanya, Portekiz ve daha birçok ülke kapitalizmin bekçiliğine soyunan ulusçuluktan/milliyetçilikten doğan otoriter ve totaliter sağ rejimlerle yönetilir olmuşlardır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet Halk Partisi’nin 9 mayıs1935 günü yapılan 4. Kurultayında delegelerin yaptıkları &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDGMkFmWTyI/AAAAAAAAAUU/WJiUYhel_EE/s1600-h/recep+peker.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202093596195835682" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDGMkFmWTyI/AAAAAAAAAUU/WJiUYhel_EE/s400/recep+peker.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;konuşmalar ve alınan kararlar incelendiğinde, zamanın rakipsiz iktidar partisinin de Avrupa’daki gelişmelerden olumsuz etkilendiği görülmektedir. 1935 Kurultayını izleyen yıllarda yalnızca muhaliflerin ve sosyalistlerin değil, ülkedeki azınlıkların da ulusçuluktan/milliyetçilikten çok canı yanmıştır. Nazım Hikmet’in 15 yıla mahkûm edilmesinden Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nin kapatılıp 42 yöneticisinin hapse atılmasına, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Behice Boran gibi aydınların üniversitedeki öğretim üyeliği görevlerinden alınmalarına; Tan Gazetesi’nin yağmalanmasından Varlık Vergisi’ne kadar birçok örnekte bu olumsuz etkilenmenin yansımaları somut olarak görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Feodal toplumların uluslaşma süreçlerinde, ulus-devletlerin kuruluşlarında, Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın sömürge halklarının kurtuluşlarında motor görevi gören ulusçuluk/milliyetçilik, 21. yüzyılda toplumları durağanlaştıran, geriye doğru çeken, kapitalist düzenin bekçiliğini yapmaktan öte hiçbir işlevi kalmamış, toplumların ilerleme yolunda ayak bağı olan gerici bir ideolojidir. Kapitalizmden türeyen ve varlık nedeni kapitalizmin bekçiliği olan bir ideoloji olması nedeniyle ulusçuluğun/milliyetçiliğin küresel kapitalizme/emperyalizme karşıtlığı da nesnel/objektif olarak olası değildir. Ulusçuluğun/milliyetçiliğin ‘hiçbir’ durumda sosyalizmle bağdaştırılabilirliği söz konusu olamaz; çoğu zaman yapıldığı gibi yurtseverlikle karıştırılmamalıdır. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDHEplmWT1I/AAAAAAAAAUs/CEse3gEYJpo/s1600-h/yankee.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5202155263336271698" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDHEplmWT1I/AAAAAAAAAUs/CEse3gEYJpo/s400/yankee.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yurtseverlik, ulusçuluk/milliyetçilikte olduğu gibi ‘dil, din, tarih, kültür’ ortaklığını ülküleştiren sınırlarüstü/sınıraşırı bir ideoloji değildir. Sınırları belli bir yurdu, toprağının altındaki hammadde kaynakları, üzerinde yaşayan her dilden, her dinden, her etnik kökenden insanları, ormanları, suları, kıyıları, doğal kaynakları, hayvanları, kısacası her şeyiyle ve bir birey olarak sevme, sahiplenme, korumaya hazır olma, bunun sorumluluğunu taşıma duygusudur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yurtseverlik, barışçılığın, demokratlığın, özgürlükçülüğün, bağımsızlıkçılığın ayrılmazıdır; bireyler için evrenselliğe açılan bir kapı, sosyalistlerin olmazsa olmazıdır. Türkiye, liberallerin, İslamcıların, milliyetçilerin değil yurtseverlerin, sosyalistlerin omuzlarında aydınlığa taşınacaktır. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-6154973014757811566?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/6154973014757811566/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=6154973014757811566' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/6154973014757811566'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/6154973014757811566'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-30-sosyalizm-ulusuluk-yurtseverlik.html' title='2008-30 SOSYALİZM, ULUSÇULUK, YURTSEVERLİK - 13.04.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDGJ21mWTuI/AAAAAAAAAT0/tdQ6JLeWiTM/s72-c/b%C3%BCt%C3%BCn....jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-8902428872186354617</id><published>2008-05-16T10:05:00.000-07:00</published><updated>2008-05-16T10:08:37.624-07:00</updated><title type='text'>2008-29 BİR 'BİLİM' ADAMI - 09.04.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;                                                              &lt;br /&gt; 12 Eylül 1980 Darbesi, yol açtığı onca kötülüğün yanı sıra yeni bir ‘bilim insanı’ tipinin yetişmesine de elverişli bir zemin hazırladı.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;br /&gt;     Bu ‘bilim insanları’ halen 40’lı yaşlarını sürüyorlar. Belirgin ortak özellikleri eğitimlerinin Anglo-Sakson ağırlıklı olması ve iyi derecede İngilizce bilmeleri. Dünyayı genellikle İngilizce izliyorlar ve okuduklarına, uzun boylu sorgulamaksızın, inanıyorlar. Yüksek öğrenimlerini 1980 sonrası koşullarında tamamlamış olmalarının düşünce tembelliklerinde önemli bir payı var. Bir bilim insanının en olmaması gereken davranış biçimlerinden birini seçip ya ‘inanç bağnazı’ ya da her inancı yadsıyan ‘nihilist’ oluyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Hikmet Çetinkaya dostumun 5 nisan tarihli ‘Laikçi Şebeke Ne Demek?’ başlıklı yazısını okuduktan sonra arşivde Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi ve Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan’ın yazılarına göz attım. 1964 Şarkışla doğumlu Kaplan, sözünü ettiğim yeni ‘bilim insanı’ tipinin bir örneği. Yüksek öğrenimini 1986 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra yüksek lisans ve doktora yapmak üzere İngiltere’ye gitmiş, doktorasını 1992 yılında vermiş. Yıldızı laiklerle hiç bağdaşmamış inançlı bir Müslüman; laiklik karşıtlığı kendisinde giderek bir takıntıya dönüşmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     “Türkiye'de gerçek iktidar, bürokrasiyi, teknokrasiyi, güç ve çıkar odaklarını tam anlamıyla kontrol eden kahir ekseriyeti gayr-ı Türk ve gayr-ı Müslim unsurlardan oluşan görünmeyen laikçi ‘şebeke’ ile laikçi ulusalcılardır,” diyor. Ona göre, “1908 komitacı darbesinden bu yana, büyük ölçüde gayr-ı Türk ve gayr-ı Müslim unsurlardan oluşan laikçi ‘şebeke’ ile 28 Şubat'tan itibaren ‘küresel terör tehdidi’ numarasının aynı İslâm-karşıtı stratejileri, ‘irtica tehdidi’, ‘ılımlı İslâm tehlikesi’ gibi ötekileştirmelerle/şeytanlaştırmalarla Türkiye içinde benimseyen, laikçi şebeke ile ulusalcılar, Türkiye'nin görünmeyen ama gerçek iktidarlarıdır. Laikçi güç ve çıkar odakları, kendilerinin sözcülüğünü ve gözcülüğünü yapan merkez medya'yı kontrol etmektedir. O yüzden, Türkiye, kolaylıkla karıştırılabilmekte, Türkiye'de kolaylıkla gerilimler, kaoslar, yapay çatışmalar icat edilebilmektedir.”  (Yeni Şafak, 31 mart 2008)&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Yusuf Kaplan’daki bu ‘şebeke takıntısı’ kendisini, insanın mantığını zorlayan, akla hayale gelmeyecek yargılara götürüyor. “Yüzyılın başlarında Osmanlı'da iktidarı ele geçirten gayr-ı Türk ve gayr-ı Müslim ‘şebeke’ Türkiye’yi medeniyet iddiasından vazgeçiren bir projeyi uygulamaya sokarak, önce kurumları, sonra da Türk toplumunu İslâm'dan uzaklaştıracak dünyanın hiç bir yerinde görülmeyecek bir azman bir sekülerleşme politikasını Türk toplumuna dayatmaya çalışmaktadır. Bu ‘şebeke’ Atatürk’ü Dolmabahçe'de bağırta çağırta öldürtmüş, Türkiye’deki güç ve çıkar odaklarını ele geçirebilecek kadar güçlenmiş ve sonunda Menderes’i idam ettirmiş, Özal’ı yok ettirmiştir; şimdi ise, Erbakan’ı süründürtmekte, Erdoğan’ın burnundan getirmeye çalışmaktadır.” (Yeni Şafak, 7 nisan 2008) &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;*** &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Yusuf Kaplan’a göre Türkiye’nin düşmanları belli! Bu ülkede yaşayan, bu ülkenin yurttaşları olan ‘gayr-ı Türkler’, yani Kürtler, Ermeniler, Yahudiler, Rumlar, Araplar ile ‘gayr-ı Müslimler’, yani Musevi, Ortodoks, Gregoryen, Katolik, Protestan, Süryani, Keldani, Yezidi ve dinsiz yurttaşlarımız… Ve ‘ulusalcılar’, yani ‘milliciler’, yani Türkiye’ye tüm değerleriyle sahip çıkan yurtseverler…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     “Küresel sistem tarafından kontrol edilen bu gayr-ı Türk ve gayr-ı Müslim şebeke şu an Türkiye'de medyaya, ekonomiye ve diğer güç aygıtlarına hâkim durumdadır ve Türkiye'yi hallaç pamuğu gibi savurmaktadır. “ (Yeni Şafak, 7 nisan 2008) Yazılarından özbeöz Türk/saf Müslüman olduğu anlaşılan ‘bilim adamımız’, “Türkiye, bu şirret şebekeden yakasını ve her şeyini kurtaramadığı sürece rahat yüzü görmeyecektir,” diyor fakat bu kurtarma operasyonunun nasıl gerçekleşeceği konusunda bir şey söylemiyor. Bunu ancak kafamızda canlandırabiliyoruz. O zaman da kendimize, bu İslamcı-Faşist ‘bilim adamlarından’ bizi kim koruyacak, diye sormadan edemiyoruz, haklı olarak.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Yusuf Kaplan bir Fettullah Gülen hayranı. “Bediüzzaman’ın, Süleyman Hilmi Tunahan’ın, Esat Coşan Hoca’nın, Erbakan’ın yaşadıkları sıkıntıları düşünün ve Fethullah Hoca'nın çifte kısacı yarmak için ne denli büyük düşündüğünü, ne denli ağır bir yük yüklendiğini fark edeceksiniz,” diyor. İyi de acaba Hocaefendi, provokatörlerin cami kapılarına bomba bıraktıkları bu gerilimli günlerde bu tip ‘bilim adamları’ hakkında neler düşünüyor? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Bunu herhalde öğrenemeyeceğiz.                                     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-8902428872186354617?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/8902428872186354617/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=8902428872186354617' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8902428872186354617'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8902428872186354617'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-29-bir-bilim-adami-09042008.html' title='2008-29 BİR &apos;BİLİM&apos; ADAMI - 09.04.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-3325853141067594831</id><published>2008-05-16T10:01:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:40.629-08:00</updated><title type='text'>2008-28 TÜRKİYE SOSYALİZMİ - 06.04.2008</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8yKVmWS_I/AAAAAAAAAN8/KOq72oFDxxA/s1600-h/Mehmet+Ali+Aybar.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201431247814282226" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8yKVmWS_I/AAAAAAAAAN8/KOq72oFDxxA/s400/Mehmet+Ali+Aybar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sosyalizm evrensel bir dünya görüşüdür, Türkiye sosyalizmi de dünya insanlığını kucaklayan fakat beslendiği zemin Türkiye olan bir sosyalizm olmalıdır. Türkiye sosyalizmi, Osmanlı’dan bu yana topraklarımızda kurulan çeşitli sosyalist partilerin doğal mirasçısıdır, aralarındaki görüş ayrılıkları hangi boyutlarda olursa olsun, sosyalist bir Türkiye için savaşım vermiş tüm sosyalist önderleri aynı saygıyla kucaklamalı, kendi siyasal stratejisinin belirlenmesinde onların deneyim ve birikimlerinden yararlanmalı, sosyalizm adına düşülmüş yanılgılardan, yapılmış hatalardan dersler çıkarmalıdır. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201426231292480418" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8tmVmWS6I/AAAAAAAAANU/ePVIL6frWvQ/s400/paris+kom%C3%BCn%C3%BC.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;Türkiye sosyalizmi, Fransız Devrimi’yle açılan Aydınlanma Çağı’nı, dünya işçi hareketlerini, dünya halklarının bağımsızlık ve kurtuluş savaşlarını insanlığın ortak değerleri olarak görmeli; Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarını belirleyen, bu sınırlar içinde yaşayan her dilden, her dinden, her etnik kökenden insana bir yurt sunan Kurtuluş Savaşımıza ve yurttaşlarına çağdaş bir yaşam düzeyi sağlamayı amaçlayan Cumhuriyet devrimlerine sahip çıkmalıdır.&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;Türkiye sosyalistleri kendisini ‘sol’ olarak tanımlayan her kişi, kuruluş ve örgüte dostça yaklaşmalı, kendileriyle ortak bir zemin aramalı, insani ilişkilerin vazgeçilmezi olan uzlaşma kültürünün oluşması için çaba göstermelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun geniş kesimlerinde yarı-feodal üretim ilişkilerini barındıran, fakat genelinde kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu bir ülkedir. Türkiye kapitalizmi sanayi, enerji, bankacılık, hizmet, turizm gibi ekonominin çeşitli alanlarında dışa bağlı/bağımlıdır. Bağımlılık ilişkileri, Türkiye’nin Kuzey Atlantik Paktı (NATO) üyeliği ve Amerika Birleşik Devletleri ile imzalamış olduğu ikili antlaşmalar nedeniyle Türk Silahlı Kuvvetleri için de geçerlidir. Dolayısıyla ‘bağımsızlık’, Türkiye sosyalistlerinin gerçekleştirmek için uzun erimli bir savaşım verecekleri başlıca hedeflerinden biridir. Yeryüzünde hiçbir ülkenin ekonomik ve sosyal yapısında feodal ya da yarı-feodal üretim ilişkilerini barındırdığı sürece ‘demokratik’ kabul edilmesi olası değildir. Demokratikleşme, Türkiye sosyalistlerinin gündeminde ilk sırayı oluşturacaktır.&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt; &lt;/p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201428009408940994" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8vN1mWS8I/AAAAAAAAANk/AvWOgtun3rs/s400/marksizm.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Karl Marx ve Friedrich Engels gibi sosyalist düşüncenin başta gelen kuramcılarının ve onlardan sonra gelen, sosyalist düşünce kuramına katkıda bulunan düşünürlerin öngörülerinden farklı olarak Türkiye’de kapitalizm kendi liberal/demokrat üstyapısını oluşturamamıştır. Türkiye kapitalizmi, 2000’li yıllarla birlikte ve giderek artan bir hızla İslam ideolojisinin egemenliği altına girmiş, bir dogmalar bütünü olan İslam, hızla gelişen kapitalist ekonomiye yön veren bir konuma gelmiştir. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının başlattığı kadrolaşma seferberliği gibi çabalarla kapitalist altyapının üzerinde hukuk, eğitim, kültür, sanat vb kurumlarıyla İslami bir üstyapı oluşturulmasına çalışılmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu üstyapı güçlendikçe Türkiye, tüm İslam ülkeleri içinde tek ‘demokratik’ ülke olma niteliğini yitirecektir. Bu nedenle laikliği savunmak sosyalistlerin başlıca güncel görevlerinden biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ideolojinin uygulamada başarılı olabilmesi için hayatta karşılığı olmalıdır; bu sosyalizm için de geçerlidir. Bağımsızlığını yitirmiş ülkelerin toplumlarının demokratikleşmesine olanak yoktur. Dolayısıyla sosyalist Türkiye’ye uzanan yolda ülkemizin siyasal-ekonomik-kültürel bağımsızlığını ve demokratikleştirilmesini gerçekleştirmek sosyalistlerin yakın amaçları olarak belirlenmelidir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu amaçlar sosyalizmi farklı yorumlayan kişi ve kuruluşların bir ortak paydada buluşabilmelerini de kolaylaştıracaktır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201430113942916066" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8xIVmWS-I/AAAAAAAAAN0/jbSn-Td6-DA/s400/ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1zl%C4%B1k.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Somut hedefler doğrultusunda güç birlikleri gerçekleştirmek sosyalistler arasında zorunlu olan uzlaşı kültürünün oluşma sürecini de hızlandıracaktır.&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin demokratik dönüşümü zorunluluktur, çünkü bu dönüşüm gerçekleştirilmeden sosyalizm hep bir ütopya/hayal olarak kalacaktır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-3325853141067594831?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/3325853141067594831/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=3325853141067594831' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/3325853141067594831'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/3325853141067594831'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-28-trkiye-sosyalizmi-06042008.html' title='2008-28 TÜRKİYE SOSYALİZMİ - 06.04.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8yKVmWS_I/AAAAAAAAAN8/KOq72oFDxxA/s72-c/Mehmet+Ali+Aybar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-7558773393631652550</id><published>2008-05-16T09:34:00.000-07:00</published><updated>2008-05-16T09:37:25.630-07:00</updated><title type='text'>2008-27 BİLİP DE BİLMEZDEN GELMEK - 02.04.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;     26 milyonluk Venezüella’da 6 aralık 2006 seçimlerinde 6 milyon 900 bin oy alarak (yüzde 63) ikinci kez başkan seçilen sosyalist Hugo Chavez iktidarda. 8.5 milyon nüfusa sahip Bolivya’da yapılan son seçimlerde (2 temmuz 2006) Evo Morales’in liderliğindeki Sosyalist Parti (Movimiento al Socialismo) kurucu parlamentodaki 255 koltuğun 134’ünü aldı. İktidarda.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     189 milyon nüfusuyla Latin Amerika’nın en büyük ülkesi olan Brezilya’da, 2006 ekiminde yapılan başkanlık seçimlerinde solun lideri, İşçi Parti’li (Partido dos Trabalhadores) Luca da Silva devlet başkanlığına seçildi. Dünyanın en büyük 8. ülkesi olan Arjantin ise sosyal demokrat kadın Başkan Cristina Fernandez de Kirchner tarafından yönetiliyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     3.5 milyonluk Uruguay’da da Başkanlık koltuğunda sol eğilimli bir politikacı, &lt;a title="Tabaré Vázquez" href="http://de.wikipedia.org/wiki/Tabar%C3%A9_V%C3%A1zquez"&gt;Tabaré Vázquez Rosas&lt;/a&gt; oturuyor. 42 milyonluk Kolombiya’da 28 mayıs 2006 günü yapılan genel seçimlerde, Carlos Gaviria Diaz liderliğindeki sol 2 milyon 600 bin oy alarak (yüzde 22) ülkenin ikinci büyük siyasal gücü durumuna geldi.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Sol’un 2000’li yıllarla birlikte Latin Amerika’da yükselişe geçtiğini gösteren bu örnekler çoğaltılabilir. Latin Amerika halkları küresel kapitalizmin uluslararası sermayeyi daha zenginleştirirken, kendilerini yoksullaştırdığını görüyorlar, bu gelişmelere karşı tek seçenek olan ‘sol’ siyasetlere yöneliyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;*** &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Avrupa’ya da bir bakalım.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     İspanya’da 9 mart 2008 günü yapılan seçimlerde Başbakan José Luis Rodriguez Zapatero liderliğindeki Sosyalist Parti, Parlamentodaki 350 milletvekilliğinden 169’unu alarak iktidardaki konumunu korudu.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Fransa’da mart ayı içinde yapılan yerel seçimler, Fransız Sosyalist Partisi’nin zaferiyle sonuçlandı. Parti, Paris başta olmak üzere elindeki tüm kentleri koruduğu gibi Toulouse, Strasbourg, Perigueux gibi kentlerde belediye başkanlıklarını kazandı. Marsilya ve Nice dışında irili ufaklı tüm önemli kentlerin yönetimleri sosyalistlere geçti. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Almanya’da, Sosyal Demokrat Parti, 28 ekim 2007 günü kabul edilen yeni ‘Temel İlkeler Programı’nda küreselleşmenin emperyalist yanına vurgu yaparak buna ‘dur’ diyeceğini ilan etti.&lt;br /&gt;     Bu örnekler de çoğaltılabilir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Bunları neden yazıyorum? Son zamanlarda adlarının önünde akademik unvanlar da bulunan birtakım insanlar televizyonlara çıkıp ‘sol’ üzerine, ‘sosyalizm’ üzerine olur olmaz ahkâm kesiyorlar. İzleyicilere sol’un bitip tükendiğini, sosyalizmin ‘çok gerilerde kalmış bir hikâye’ olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. Ortak noktaları Amerikancılık; dünyaya ABD’nin gözlüğüyle bakıyorlar, o gözlükle bakınca da ancak Amerika’nın göstermek istediklerini görebiliyorlar.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Bunlardan biri Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı’na tele-konferans yoluyla Ankara’dan katıldı geçen hafta: Prof. Dr. Mümtaz Er Türköne. İnternet sitelerindeki yaşamöyküsünde ‘siyaset bilimcisi’ ve Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olduğu yazıyor. ‘İslamcılığın Doğuşu’, ‘Türk Modernleşmesi’, ‘Türkiye’de Din Ve Siyaset’ gibi kitapları, Zaman Gazetesi’nde de köşesi var. Bir özelliği de eski bir ‘ülkücü’ olması. Muhsin Yazıcıoğlu’nun Başkan, Abdullah Çatlı’nın İkinci Başkan seçildiği 2 nisan 1978 tarihli Ülkücü Gençlik Kongresi’nde yönetime girmiş. ‘Milliyetçilik’ten ‘İslamcılık’a ne zaman geçiş yaptığını bilmiyorum. Eşi, eski Çiçekdağı kaymakamı, Sayın Özlem Piltanoğlu Türköne son genel seçimlerde AKP’den milletvekili seçildi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     1980’ler öncesindeki öğrencilik yıllarından kulağında kalmış içi boş ‘argümanlar’ ile, üstelik de gözle görülür bir hırçınlıkla Prof. Dr. Türkel Minibaş’a, Prof. Dr. Erol Manisalı’ya cevap yetiştirmeye çalıştı. ‘Küreselleşme’, ‘emperyalizm’ sözcüklerini duyunca esip kükredi. Minibaş’ı, Manisalı’yı ‘üçüncü dünyacılık’la suçladı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Dünya, ABD’nin güdümündeki emperyalist küreselleşmeye karşı alınacak önlemleri tartışır, birbiri ardınca ‘sağ’ iktidarlar yerlerini ‘sol’a bırakırken, AKP yanlısı akademisyenlerin, özellikle de siyasal bilimcilerin bu gelişmelerden haberleri yokmuş gibi davranmaları, gerçekleri bilip de bilmezden gelmeleri adlarının önündeki unvanlara hiç yakışmıyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     İnsan son çözümlemede onlara değil ama okurlarına, öğrencilerine yazıklanıyor.&lt;br /&gt;     &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-7558773393631652550?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/7558773393631652550/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=7558773393631652550' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/7558773393631652550'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/7558773393631652550'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-27-bilip-de-bilmezden-gelmek.html' title='2008-27 BİLİP DE BİLMEZDEN GELMEK - 02.04.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-9190587936742818225</id><published>2008-05-16T09:30:00.000-07:00</published><updated>2008-05-16T09:33:05.375-07:00</updated><title type='text'>2008-26 AHMET ALTAN'IN BİR YAZISI ÜZERİNE - 30.03.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;“Osmanlı’da da, Cumhuriyet döneminde de ezilmiş, sömürülmüş, damarlarındaki bereketi emilmiş, köylerine, kasabalarına, gecekondularına hapsedilmiş bir kalabalık şimdi zincirlerinden boşanıyor, şehirlilere ‘sizin hâkimiyetiniz bitti’ diyordu. Şehirlilerin çok sevdiği, kültürünü, yaşama biçimini paylaştığı Batı ise bu ‘gelişmemiş’ kalabalığı tutuyordu. ‘Demokrasilerde halkın dediği yapılır’ diyordu. Seksen yıl boyunca sadece bir kelime olan ‘demokrasi’ birden somutlaşıyor, etlenip kemikleniyor ve ‘cahil bir kalabalık’ olarak ortaya çıkıyordu. Şehirliler, kültürünü, giyimini, mutfağını, müziğini sevdikleri Batı’nın felsefesiyle, üretimiyle, sosyal mücadelesiyle hiç ilgilenmediğini anlıyordu.”&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Bu satırları Ahmet Altan’ın 28 mart 2008 tarihli Taraf Gazetesindeki köşesinde yayımlanan ‘Başka Halkın Çocukları…’ başlıklı yazısından aldım.  Altan, toplumdaki gerginliği 22 temmuz 2007 seçimlerinde AKP’yi tek başına iktidara taşıyan ‘cahil kalabalıklar’ ile seçim sonuçlarını içine sindiremeyen ‘Batıcı-laik, şehirli seçkinler’ arasındaki çelişkiye bağlıyordu. Taraflar zaman içinde birbirini anlayarak, kabul ederek, uzlaşarak çelişki çözülünce ülkeye de barış gelecekti. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Ahmet Altan, bir edebiyatçı olarak yüreğe seslenen, kulağa hoş gelen yazılar yazıyor. Bu yazısı da onlardan biri, ne var ki gerçeği yansıtmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Sorun, ‘cahil kalabalıklar’ ile ‘kentli seçkinler’ çatışmasından değil, kitlelerin sistematik olarak İslamcılaştırılmasından kaynaklanıyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     İmam Hatip Okulları Mezunları Derneği’nin açıklamasına göre 2006 yılı sonu itibariyle İmam Hatip’lerden mezun olanların toplam sayısı 2 milyondur. Bu mezunlar ticari işletmelerden medyaya, sanayi kuruluşlarından devlet bürokrasisine, kültür kurumlarından spora kadar hayatın her alanında görev yapıyorlar, yaşları 18 ile 65 arası değişen bu kadın ve erkekler aynı zamanda da birer ‘İslam misyoneri’ olarak faaliyet gösteriyorlar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Son hane sayımında 70 milyon 500 olarak saptanan nüfusumuz içinde 18 üzeri yaş gruplarının toplam oranı yaklaşık yüzde 60’tır; bu da 42 milyon kişi demektir. Böyle bakıldığında yetişkin nüfus içindeki her 21 kişiden birine 1 İmam Hatip mezunu ya da bir başka deyişle bir ‘İslam misyoneri’ düşüyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     1950’lerden bu yana bunca imam, bunca hatip niçin yetiştirildi?&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Türkiye hızla İslamcılaştırılıyor. Koşulların, sürecin lehinde olmasına karşın bu, İslamcı odaklarca yeterli görülmüyor, koşullar zorlanarak daha işlevsel olanaklar yaratmak için büyük çaba gösteriliyor. Salt üniversitelere türbanı sokabilmek için gerçekleştirilen Anayasa değişikliği bu çabanın somut örneklerinden biridir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Biraz okuyan, eli kalem tutan herkesin bileceği gibi kapitalistleşme süreci kendi üstyapısını, liberal/demokrat hukukunu, kültürünü, sanatını, yaşam biçimini yaratır.  Bizde ise bunun tam tersi olmakta, süreç geriye işlemektedir. Örneğin, Konya, Kayseri gibi kentler Anadolu kapitalizminin lokomotifleridir. Fakat bu kentleri mimari açıdan geliştiren kapitalistleşme süreci sosyal-kültürel bağlamda liberal/demokrat bir üstyapı oluşumuna yol açmamış, tam tersine, özünde bir ortaçağ ideolojisi olan İslam, dinci sermaye ve siyasal iktidar işbirliğiyle bu kentlerdeki üstyapı kurumlarının üzerine egemen ideoloji olarak oturtulmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;   &lt;br /&gt;     Dincileşme, ‘muhafazakârlığın’  ötesinde, birey hak ve özgürlüklerini tehdit eden, hayatın her alanına, toplumun yaşam biçimine doğrudan müdahale eden bir olgudur.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     İnsanları korkutan bu gelişmedir ve bu gelişmenin demokrasiyle ilişkilendirilebilecek hiçbir yanı yoktur.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Batı’nın bu olguyu, bu yoldaki gelişmeleri sevinçle karşılamasından daha doğal ne olabilir ki? Ama bunu Ahmet Altan gibi zeki bir yazara anlatmama gerek yoktur, o zaten biliyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     &lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-9190587936742818225?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/9190587936742818225/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=9190587936742818225' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/9190587936742818225'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/9190587936742818225'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-26-ahmet-altanin-bir-yazisi-zerine.html' title='2008-26 AHMET ALTAN&apos;IN BİR YAZISI ÜZERİNE - 30.03.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-4322952178079221609</id><published>2008-05-16T09:23:00.000-07:00</published><updated>2008-05-16T09:28:22.022-07:00</updated><title type='text'>2008-25 DEMOKRASİ VE SOSYALİZM - 26.03.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;        Ülkemizdeki son gelişmeler mevcut düzenin kökünden değişmesi gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor. Eğer bu düzenin karşısında bir seçenek oluşturamazsak bizden önceki kuşaklar gibi bizler de yaşamlarımız boyunca gerilimlerden, çatışmalardan, korkulardan kurtulamayacağız. Ekonomisi de, siyasal ve sosyal önerileri gibi demokrasisi de çarpık bu düzenin karşısında tek seçenek olan sosyalizm üzerinde eskisinden daha yoğun olarak düşünmemiz gerekiyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Bir süre önce başladığımız sosyalizm tartışmalarını ‘demokrasi’ ile sürdürüyoruz. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Demokrasi, 21. yüzyıl sosyalizminin olmazsa olmazı olarak benimsenmelidir. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’nın ‘reel sosyalist’ ülkelerinde rejim bir yanıyla ‘demokrasi sorunu’ çözülemediğinden çökmüştür. Türkiye’de geçmişten günümüze sosyalizmin sorunları üzerinde düşünen Marksistler arasında bu soruna en gerçekçi yaklaşan Mehmet Ali Aybar’dır.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Aybar’a göre, “Sosyalizm, insanlığın biricik umududur. Sosyalizm, toplumca özgürlük, yani milli bağımsızlık ve kişilerin gerçek özgürlüğü, eşitliği ve mutluluğu ile gerçekleşir. Sadece toplumun hızlı kalkınması uğruna yukarıdaki hedeflerden hiçbiri aleyhine halka zorla fedakârlık kabul ettirilmez. Sosyalizmin kapitalizme üstünlüğü hızlı bir ekonomik büyüme ve buna bağlı olarak kişilere daha iyi yaşama olanakları sağlanmasından ibaret değildir. Sosyalizmin asıl üstünlüğü somut insanın kendini gerçekleştirmenin tatmini içinde mutluluğa kavuşturmasındadır. Bu da vatandaşın aktif unsur olması, iktisadi, siyasi, kültürel faaliyetlere fiilen katılması, bunları denetlemesi, her kademede söz ve karar sahibi olmasıyla gerçekleşir. Bundan dolayı, demokratik müesseselerin sosyalist toplumlarda özgürlükçü ve katılımcı yönlerden daha da genişletilerek uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Yöneticilerin gerçek seçimlerle işbaşına gelip düşmeleri, kuvvetler ayrılığı, hukuka bağlı devlet, yargı bağımsızlığı ve denetimi, kişisel temel haklar dokunulmazlığı Anayasa Mahkemesi, Danıştay, basın özgürlüğü, sendikal özgürlükler, çok parti rejimi, muhalefetin hakları, referandum gibi vatandaşı iktidarların keyfiliğine koruyan müesseseler, burjuva düzeni ile birlikte çöp tenekesine atılacak şeyler değildir.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Demokratik sosyalizm budur; kapitalizmin temel çelişkisi olan emek-sermaye çelişkisi de çalışanların lehine olarak demokratik sosyalizm içinde çözülecektir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Yine Aybar’a göre, “demokrasi bir devlet biçimi olmadan önce bir yaşam felsefesi olarak ve Avrupa'da devletten kaynaklanmayan hatta komün hareketlerinde görüldüğü gibi kazandığı özgürlükleri devlete karşı koruyan kimi toplulukların yaşam düzeni olarak ortaya çıkmıştır. Hatta denilebilir ki, devlete demokrasiyi sivil toplum dayatmıştır. Burjuva devrimlerinden sonra devlet aygıtının işleyiş biçimi olarak resmiyet kazanan demokrasinin kökleri sivil toplumdadır.”  &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Demokrasi, başlıca iki temel ilkeye dayanır: özgürlük ve eşitlik. İletişim olanaklarının böylesine geliştiği çağımızda insanlar, bu iki temel ilkeye dayanmayan bir ‘demokrasi’ye sıcak bakmıyorlar, bakmayacaklardır, adı isterse ‘sosyalist demokrasi’ olsun.   &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;  &lt;br /&gt;     Sosyalist literatürde ‘demokratik merkeziyetçilik’ sıkça başvurulan ve ilk kez Lenin döneminde kullanılmış bir kavramdır. ‘Reel sosyalist demokrasinin’ siyasal özünü oluşturan ‘Leninist’ bir öneridir. Başta Komünist Partisi olmak üzere tüm kuruluşlarda alt organın üst organa, azınlığın çoğunluğa ve bütün örgütün/kuruluşun merkezî yönetime/en üst organa uyması olarak anlaşılır.  &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;   &lt;br /&gt;     Daha 1921 yılında Üçüncü Enternasyonal Kongresi’nde kabul edilen tezlerde, doğru uygulanmadığı takdirde demokratik merkeziyetçiliğin bir bürokratik hegemonyaya dönüşebileceği konusunda delegeler uyarılmıştır: “... Eğer o gerçekten yaşama geçirilmeliyse, bu, üyelerin onu ortak faaliyetlerinin ve savaşma güçlerinin nesnel olarak kanıtlanmış bir güçlendirilmesi ve geliştirilmesi olarak duyumsayacakları bir yoldan yapılmalıdır. Aksi takdirde bu, her merkezileşmeye, her önderliğe, her katı disipline karşı bir muhalefet yaratacak olan partinin bürokratlaşması olarak kitlelere görünecektir.” (Bak: Komünist Partilerin Yapısı, Çalışmalarının Yöntemleri ve Kapsamı Üzerine Tezler – Komünist Enternasyonal 3. Kongre, 12 temmuz 1921)&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Mehmet Ali Aybar’ın da çeşitli makalelerinde eleştirdiği ‘demokratik merkeziyetçilik’ reel sosyalist ülkelerde aynen yukarıdaki uyarıda belirtilenlere uygun bir gelişme göstermiş, komünist partiler bürokratlaşarak topluma yabancılaşmışlar, 1980’lerin sonuna doğru aldıkları darbelere direnemeyerek çökmüşlerdir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Sosyalizme ilişkin birçok konuda olduğu gibi demokratik merkeziyetçilik konusunda da gelişmeler Mehmet Ali Aybar’ı haklı çıkarmıştır.                              &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-4322952178079221609?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/4322952178079221609/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=4322952178079221609' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/4322952178079221609'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/4322952178079221609'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-25-demokrasi-ve-sosyalizm-26032008.html' title='2008-25 DEMOKRASİ VE SOSYALİZM - 26.03.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-1637335128224551844</id><published>2008-05-16T09:16:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:40.752-08:00</updated><title type='text'>2008-24 BİR ERGENEKONCULAŞTIRMA OLAYI - 23.03.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Bir ‘şeyler’ bekleniyor olsa da Türk basınının duayeni, 60 yıllık gazeteci, Cumhuriyet Gazetesi başyazarı İlhan Selçuk’un gece, sabaha karşı saat 04.30’da evinin basılıp, Ergenekon operasyonu çerçevesinde polis tarafından gözaltına alınacağı kimsenin aklına gelmiyordu. Kamuoyuna, sekiz aydır sürdürülen bu operasyonun devlet içinde yuvalanmış bir takım çetelerin çökertilmesi amacıyla başlatıldığı açıklanmıştı. Susurlukçu Veli Küçük’lerin, ırkçı Kemal Kerinçsiz’lerin, Sami Hoştan, Sedat Peker, Drej Ali gibi organize suç örgütü babalarının ve bir takım emekli subayla işsiz güçsüz takımından birkaç kişinin tutuklandığını biliyorduk. Ümraniye’de bir gecekonduya yapılan bir baskında el bombaları bulunduğu, Ergenekoncularla ilişkilendirilen bu bombalardan üçünün Cumhuriyet Gazetesi’ne atıldığının saptandığı açıklanmıştı. Tüm bunlarla, ömrünü Türkiye aydınlanmacılığına adamış İlhan Selçuk gibi bir cumhuriyet devrimcisinin ne ilgisi olabilirdi? &lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201400044876876642" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8VyFmWS2I/AAAAAAAAAM0/S6L8yBKNlu4/s400/%C4%B0lhan+Sel%C3%A7uk.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Daha önce de dile getirilmişti bu köşede; Türkiye uzunca bir süredir giderek hızlanan bir kapitalistleşme süreci yaşıyor. Doğu ve Güneydoğu’da feodal üretim ilişkileri çözüldükçe özgürleşen işgücü kentlere akıyor, kent nüfusu büyüyor. Klasik sosyolojiye göre kapitalistleşmenin kendi üstyapısını oluşturması, kent nüfusunun da nitelik olarak kentlileşmesi gerekiyor. Fakat Türkiye’de söz konusu varsayımlara uygun düşen bir gelişme gözlemlenmiyor. Tam tersine Anadolu kapitalizminin motoru olan ekonomik güçler/sermaye sahipleri kapitalist alt yapı üzerinde kapitalizm öncesi/feodal üst yapı kurumlarını inşa etmek için çaba harcıyorlar. Benzer yapılar başta İstanbul olmak üzere göç alan tüm kentlerimizde ortaya çıkıyor, feodal üstyapı burada oluşan varoş nüfusundan besleniyor. Bu üstyapının ideolojik/siyasal zemini olan İslam’ı, feodalizmden çıkış bağlamında ‘modernleşme’ demek olan kapitalizmin üzerine bir tencere kapağı gibi oturtmak mümkün değil. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, ideolojik/düşünsel gıdasını İslam’dan alan dinci kapitalizmin siyasal gücüdür ve işi, genel seçimlerde yüzde 47 oy alsa dahi hiç kolay değildir. İktidarın durumuna kendimizi onun yerine koyarak baktığımızda içinde bulunduğu koşulların zorluğunu görebiliyoruz.&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8WKlmWS3I/AAAAAAAAAM8/S9DCRG6LufM/s1600-h/Kra+%C3%87ar%C5%9Fafl%C4%B1+Ampul.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201400465783671666" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8WKlmWS3I/AAAAAAAAAM8/S9DCRG6LufM/s400/Kra+%C3%87ar%C5%9Fafl%C4%B1+Ampul.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu iktidar, gücünü ‘iman’dan alıyor, ne var ki İslam banka faizini yasaklamış, ‘iman’ bu yasağın tüm bankacılık sistemine uygulamasını gerektirirken iktidar çaresiz kalıyor. İslam, Müslüman kadınlar için tesettür buyurmuş, iktidar sahipleri bu buyruğa ancak eşlerini kapatarak uyabiliyorlar; kendi söylemlerine göre nüfusun yüzde 99’u Müslüman, bu Müslümanların yarısını kadınlar oluşturuyor. Fakat üniversiteli Müslüman kızların tesettür taleplerini bile karşılayamıyorlar. Oysa İslam, kadının, kamusal ya da özel, hayatın her alanında kapanmasını buyuruyor. Yazılısıyla, görseliyle medyanın büyük bölümü İslamî ahlak ölçülerine aykırı fotoğraflarla, yazılarla, karikatürlerle dolu, bir yargıç çıkıyor okullarda zorunlu din dersleri kaldırılmalı diyor. Yürürlükteki laik yasalar, bir duvar gibi önlerini kesiyor. İmanını İslam’dan alan siyasal iktidar daha da çoğaltılabilecek bu örneklerde gösterilen engelleri içine sindiremiyor. Dolayısıyla ‘bir şeyler’ yapması gerekiyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda, yeryüzünde bir örneğine daha rastlanmayan bir olay gerçekleştirilmeye çalışılıyor; olağan olan, doğal bir süreç içinde üretim biçiminin/altyapının üstyapıyı (hukuk, siyaset, kültür, sanat, ahlak vb) oluşturması iken AKP iktidarı altyapıyı/kapitalizmi üstyapıya/İslam’a uydurarak özgün bir İslamî ekonomik-toplumsal bir düzen kurmaya çabalıyor. Bu çabasının gereği olarak önündeki en büyük engeli oluşturan laik düzeni, bu düzenin savunucusu olan laik kurum ve bireyleri hedef alıyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Çünkü laik düzen durduğu sürece İslamcı kapitalistler ne değin devleşirlerse devleşsinler, İslamcı medya organlarının sayısı ne kadar artarsa artsın, ellerine geçirdikleri yerel yönetimler ne kadar çoğalırsa çoğalsın amaçladıkları noktaya gene de gelemeyeceklerini görüyorlar. Çatışma bu noktada kaçınılmaz oluyor. Beklenen ‘şey’, özü ve görüntüsüyle işte bu çatışma! &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kapak, tencereye çarparak, vurarak, çakarak uydurulmaya çalışınca sesi de gürültülü çıkıyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201401221697915778" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8W2lmWS4I/AAAAAAAAANE/Jyc7znyoBNc/s400/islamc%C4%B1lar.jpg" border="0" /&gt; &lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bu arada bir de AKP iktidarının ülkeyi demokratikleştirdiğine ilişkin iddialar var ki, toplum İslamcılaştırılırken ülke nasıl olup da demokratikleşebilir sorusu burada bir muamma olarak ortaya çıkıyor. Ya da nasıl bir demokratikleştirmekse, toplum her gün biraz daha geriliyor; laik yazarlar, gazeteciler, bilim adamları, parti başkanları gözaltına alınıyor; yarın sıra bildiri yayınlayan laik fakülte dekanlarına, her alandan laik aydınlara, laik işadamlarına, size, bize hepimize gelebilir, en umulmadık insanlar ergenekonculaştırılabilir, aydınlanma bilgesi İlhan Selçuk’un ergenekonculaştırıldığı gibi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Fakat toplumdaki gerginliği daha da keskinleştirecek bu tür girişimlerin, yaratılan çatışma ortamının kimseye, hele iktidara hiçbir yararı olmayacağı o kadar ortada ki, gören gözlerce, düşünen kafalarca, tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-1637335128224551844?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/1637335128224551844/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=1637335128224551844' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/1637335128224551844'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/1637335128224551844'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-24-bir-ergenekonculatirma-olayi.html' title='2008-24 BİR ERGENEKONCULAŞTIRMA OLAYI - 23.03.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8VyFmWS2I/AAAAAAAAAM0/S6L8yBKNlu4/s72-c/%C4%B0lhan+Sel%C3%A7uk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-7091631477581947593</id><published>2008-05-16T09:12:00.000-07:00</published><updated>2008-05-16T09:14:17.147-07:00</updated><title type='text'>2008-23 PARTİ KAPATMAK VE DEMOKRASİ - 19.03.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt; &lt;br /&gt;      TBMM Başkanı Sayın Köksal Toptan’ın 15 mart günü TUSKON’un 2. Olağan Kongresi’nde, Sayın Başbakan’ın da aynı gün Siirt’te, ertesi gün de Şanlıurfa’da AKP’li kadınlara yaptığı konuşmalar, ilköğretim kurumlarından başlayarak, üniversiteler de dahil olmak üzere yurdumuzun tüm okullarında okutulması gereken ‘ibret dersleri’ niteliğindeydi.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Sayın Toptan, çağdaş demokrasilerde “partileri açan da, kapatan da halktır” derken, Başbakan Siirt’te Kuran’daki A’raf suresinin 179. ayetine gönderme yapıyor, “Bazı insanlar vardır kulakları vardır duymazlar, gözleri vardır görmezler, dilleri vardır gerçekleri konuşamazlar,” diyordu. Nedense ayetin, “İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır,” şeklindeki son cümlesini dile getirmemişti Sayın Başbakan. Belki de milletin, “kimdir bu hayvanlar Tanrı aşkına” diye soracağını düşündüğünden, bilemiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Fakat önemli olan bu değil, AKP’nin üst kadrolarında aniden uyanıp dışa vuran demokrasi ‘hissiyatı’ idi.  Uzunca süredir insanlara unutulmuş sanısı veren bu ‘hissiyat’ birçoğumuzu şaşırtmıştı.  En çok şaşıranlar ise herhalde Demokratik Toplum Partisi yöneticileri olmalıydı. Çünkü ‘demokrasi hissiyatı’nı gönüllerinde ‘nadas’a bıraktıkları döneme rastladığından olacak, Yargıtay Başsavcısı’nın DTP’ye ilişkin kapatma girişimine AKP’den tek bir ciddi ses yükselmemişti.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Bir kez daha ortaya çıkıyordu ki, AKP’nin demokrasiden anladığı, “Rab bana, hep bana” anlayışıyla sınırlı bir popülist/oportünist yaklaşımdan başka bir şey değildi. AKP, demokrasiyi de, hukuku da parlamento çoğunluğunu elde etmiş siyasal güçler için icat edilmiş araçlar olarak görüyordu. Öyle ki Başbakan, karşısındaki topluluklara, “16 milyon 500 bin seçmen şeriatın odağı olur mu?” diye sorarken, insanların aklına ister istemez, “İyi de yaklaşık 1 milyon 500 bin seçmen terörün odağı olabilir mi?” sorusunu getirdiğinin farkına bile varmıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Çağdaş demokrasilerde parti kapatmak çözüm olmamalıydı; bu, AKP için de, DTP için de geçerliydi. Yakın tarihimizde bunun birçok örneği vardı ve bu girişimlerin siyasal yaşamı germenin ötesinde gözle görülür hiçbir olumlu etkisi olmamıştı! Kapatılan her parti başka bir adla daha da büyüyerek yer almıştı siyaset sahnemizde.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Fakat öte yandan eğer gerçekten bir hukuk devletinde yaşıyorsak yürürlükteki hukuka da saygı göstermek gerekiyordu, çünkü hukuksuz bir demokrasi düşünülemiyordu, düşünülemezdi. Eğer bir ülkede hukuk öyle gerektiriyorsa siyasal partiler hakkında soruşturmalar da açılabilir, kapatma kararları da alınabilirdi. Bu istenmiyorsa o zaman o ülkenin temel yasası olan Anayasanın bu yaptırımlara yol açmayacak biçimde değiştirilmesi gerekirdi, fakat her siyasal parti, ‘kendisi için demokrasi’ istediğinden böyle bir değişiklik gerçekleştirilemiyordu.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Bir kez daha görülüyordu ki, bizim toplum olarak temel eksikliğimiz demokrasiyi bir türlü içselleştiremeyişimizdi. Toplumumuzda her parti, her kurum, her kuruluş, her birey demokrasiyi kendi belirlediği ölçütlerle, kendince tanımlıyordu; evrensel demokrasi her türlü toplumsal uzlaşmanın temelini oluştururken, biz bunu bir türlü beceremiyorduk. Daha da vahimi, bu beceriyi kazanabilmek için hiçbir çaba harcamıyorduk.  Böyle olunca da bu topraklarda uzlaşı kültürü gelişemiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Yargıtay Başsavcısı tarafından kapatılma istemiyle haklarında dava açılan partilerden biri ‘şeriatçılık’, öbürü de ‘bölücülük’ ile suçlanıyor; eğer dünyada ‘reel sosyalizm’ çökmemiş, 141/142. maddeler Türk Ceza Yasası’ndan kaldırılmamış olsaydı eminim ki bu ikisinin yanında bir de ‘komünizm’le suçlanan üçüncüsü olurdu. 1925 yılında, Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra çıkan Takriri Sükûn Kanunu’nda da bire bir bu ‘suç fiilleri’nin yer aldığını anımsayalım. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Demek oluyor ki, 83 yıldır başa geçen ve tümü de ‘cumhuriyetçi, laik, ülkenin toprak bütünlüğüne toz kondurmayan’ siyasal iktidarlardan hiçbiri, ‘şeriatçılık’ ve ‘bölücülük’ mikrobunun kökünü kurutamamış. Bu nedenle de bu ülkede parti kapatmak hâlâ geçerli bir yöntem olarak görülüyor. Ya da burjuvazimizin sözde liberali de, İslamcısı da demokrasinin ancak bu kadarını becerebiliyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Tek başına bu gerçekler bile bizim eksik demokrasimiz üzerine etraflıca düşünmemizi gerektirmiyor mu?                                                                 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;     &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-7091631477581947593?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/7091631477581947593/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=7091631477581947593' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/7091631477581947593'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/7091631477581947593'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-23-parti-kapatmak-ve-demokrasi.html' title='2008-23 PARTİ KAPATMAK VE DEMOKRASİ - 19.03.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-6275447037482092978</id><published>2008-05-16T09:08:00.000-07:00</published><updated>2008-05-16T09:10:44.192-07:00</updated><title type='text'>2008-22 OKURLARIMLA SOHBET - 16.03.2008</title><content type='html'>Çarşamba günkü yazımın sonuna, “Toplumumuzda sosyal demokrasinin komünizmden bir sapma olduğuna ilişkin yanlış bir kanı vardır; tarihteki ilk Marksist partilerin sosyal demokrat adı altında kurulduğu, komünist partilerin, 1. Dünya Savaşı öncesinden başlayarak sosyal demokrat partilerden doğduğu” şeklinde bir bilgi notu düşmüştüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Anlaşılan kaş yapayım derken göz çıkarmışım, çünkü okurlarımdan bu konuda tepkiler aldım. Örneğin, Özer Y. adlı okurum, “kişilerin ve aynı kişiliklerin oluşturduğu kurumların yanlışlarına bakarak sosyalizmin yerine -kapitalizme geçiş için  bir ara platform olan- sosyal demokrasiyi koymak, gerçekçi bir yaklaşım mıdır?” diye sorduktan sonra, kapitalizmin yapamayacaklarının hesabını bana fatura etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Sosyalizmi kendisine yol edindiğini ve 20 yaşında olduğunu yazan Serdar S. adındaki okurum ise, yazımın bir bölümünü, “sosyalizmin ana karakterinin açıklanması konusunda bir şikâyetim yok,” diyerek onayladıktan sonra, “ancak Marx-Engels’in bilimsel sosyalizmi netleştirdiği kuram Komünist Parti Manifestosu’dur. Yazınızın sonuna doğru sosyal-demokrat partileri aklamak adına (abç)  bunu dile getirmemiş olmanız üzücüdür,” diye eklemiş.&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Sayın Özer Y. ‘sosyalizmin yerine sosyal demokrasiyi’ koyduğumu nereden çıkarmış, anlayamadım. Fakat başka okurlarımda da aynı kanı uyandığına göre demek ki benden kaynaklanan bir anlatım yetersizliği söz konusu. Hemen söyleyeyim, bu köşenin sürekli okurlarının bilecekleri gibi Marksizm’i bir dünya görüşü olarak benimseyişimin 40 yıldan fazla bir geçmişi  var, diyeceğim o ki,  aklımdan bugüne kadar ne ‘sosyalizmin yerine sosyal demokrasiyi koymak’ ne de bir burjuva-reformist model olan günümüz sosyal demokrasisini ‘aklamak’ diye bir düşünce geçti, bundan sonra da geçeceğini sanmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Fakat genç okuruma bir çift sözüm var:  Karl Marx ve Friedrich Engels’in 1839-1895 yılları arasında kaleme aldıkları kitaplar, makaleler Almanca orijinalinde 22 cilt (23.208 sayfa); başyapıtları olan Das Kapital ‘artı değer kuramları’ ile birlikte 6 cilt (4.396 sayfa); yazışmaları 13 cilt (17.244 sayfa); ek yazıları 4 cilt (2.726 sayfa) tutmaktadır. Bir başka deyişle iki kuramcı 56 yıl boyunca toplam 45 cilt (47.574 sayfa) kaleme alarak bilimsel sosyalizmi kuramlaştırmışlardır. (Bütün Yapıtları: Marx-Engels Werke, Dietz Verlag, Berlin) Komünist Manifesto ise Marx ve Engels’in, kendi öncülüklerinde 1847 yılında Londra’da kurulan ve 1852 yılında dağılan Komünist Birlik adına 1848 yılında kaleme aldıkları 30 sayfalık bir çağrı-bildiridir. Önemli bir metindir, fakat Marksizm’i kuramsal olarak kavrayabilmek için tek başına yeterli değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Karl Marx’ın 14 mart 1883 tarihinde ölmesinden sonra kuramsal çalışmaları 5 ağustos 1895 günü ölene kadar Friedrich Engels  tek başına sürdürmüştür. Onların yaşadıkları dönemde kurulan Marksist partiler kendilerini ‘sosyal demokrat’ ya da ‘sosyalist’ olarak adlandırmışlardır.  I. Dünya Savaşı’na kadar Marksist bir parti olan Almanya Sosyaldemokrat Partisi’nin 1891 Erfurt Programı’nın temel ilkeler bölümü Friedrich Engels’in kaleminden çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Geçen yazımda düştüğüm not doğrudur, Almanya Komünist Partisi 1918 yılında Almanya Sosyaldemokrat Partisi’nden, Rusya Komünist Partisi/Sovyetler Birliği Komünist Partisi 1918 yılında, Lenin’in önderliğinde 1917 Büyük Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Rus Sosyaldemokrat İşçi Partisi’nden, Fransız Komünist Partisi de 1920 yılında Fransız Sosyalist Partisi’nden doğmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Genç okurum, “…çözüm yolu sadece proleterya diktatörlüğündedir,” diyor.  Bu, 19. yüzyılın devrimci söylemidir. 20. yüzyıl tarihi çok sayıda örnekle bu söylemin hayata geçirilse bile başarı şansının olmadığını göstermiştir. Fakat sosyalizm 21. yüzyılda da insanlık için tek kurtuluş yolu olarak geçerliliğini korumaktadır. Ne var ki yaşadığımız yüzyılın sosyalizmi, bireylerin eşitlik, özgürlük ve demokrasi gereksinimlerine karşılık veren bir sosyalizm olacaktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-6275447037482092978?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/6275447037482092978/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=6275447037482092978' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/6275447037482092978'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/6275447037482092978'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-22-okurlarimla-sohbet-16032008.html' title='2008-22 OKURLARIMLA SOHBET - 16.03.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-66220211332578127</id><published>2008-05-16T09:01:00.000-07:00</published><updated>2008-05-16T09:05:33.977-07:00</updated><title type='text'>2008-21 NASIL BİR SOSYALİZM? - 12.03.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Sosyalizm sözcüğünü duyanların sordukları ilk soru çoğunlukla, “Nasıl bir sosyalizm?” oluyor. Haksız da değiller, çünkü sosyalizmin ‘Sovyet sosyalizmi’, ‘Çin sosyalizmi’, ‘Küba sosyalizmi’ gibi çeşitli renkleri var. Bu farklılıklar olumlu ve olumsuz yanlarıyla farklı modeller oluşturuyorlar. Bizi burada ilgilendiren ise modellerden çok Marksist kuram ve bu kuramdan kaynaklanan saptamalar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Önce altını çizelim: Sosyalizm, kapitalizmin bireyciliğine karşı verilen tek sosyal yanıttır, kapitalizmin temel çelişkisi olarak emek-sermaye çelişkisini gösterir, artı-değerin, kapitalistin emekçiyi sömürmesinin ürünü olduğunu ortaya koyar, doğayı ve sosyal olguları irdeleme yöntemi, şaşmazlığı tarih içinde kanıtlanmış olan diyalektik materyalizmdir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından kuramlaştırılan bu saptamalar bugüne kadar doğruluklarını korumuşlar, başka bir deyişle 150 yıldır burjuva düşünürleri bu görüşlerin yanlışlığını kanıtlamayı başaramamışlardır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;             &lt;br /&gt;     Karl Marx yapıtlarında emek-zaman, emek-sermaye, artıdeğer,  ücret-kâr ve sınıf savaşımı konularını işlemiştir. Ona göre, sınıf savaşımı toplumu zorunlu olarak proleterya diktatörlüğüne götürecek ve sınıfların ortadan kalkmasıyla birlikte sömürüsüz, eşitlikçi-demokratik bir toplum düzenine geçilecektir. Marx, işçi sınıfı devriminin önce en gelişmiş kapitalist ülke olan İngiltere’de gerçekleşeceğini düşünürken, devrim, dolayısıyla da proletarya diktatörlüğü, 1917 yılında, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin önderliğinde, işçilerin ancak nüfusun yüzde 3’ünü oluşturduğu Rusya’da gerçekleşmiştir. Bir azınlık diktatörlüğü olan Sovyet rejimi ilk yıllardan itibaren, devrimin başarısında emeği geçmiş olan fakat çeşitli uygulamaları nedeniyle Bolşevik merkezi yönetime eleştiriler yönelten sosyalist kişilikler de aralarında olmak üzere muhalefete göz açtırmamıştır. 1924 yılında devrimin lideri Lenin’in ölmesi üzerine başa geçen Stalin’in döneminde muhalefet tümüyle tasfiye edilmiştir.  &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;  &lt;br /&gt;     Daha sonra Sovyetler Birliği Komünist Partisi adını alan iktidar partisinin kadrolarından oluşan bürokratik diktatörlük uyguladığı tüm baskılara karşın ‘diyalektik materyalist’ kuramının öngördüğü gibi kaçınılmaz olarak kendi karşıtlarını yaratmıştır. Stalin’in 1953 yılında ölümünden üç yıl sonra yapılan 20. Parti Kongresi’nde Kruşçov’un partinin dizginlerini iyice ele geçirmesiyle birlikte Sovyetler Birliği’ni adım adım kapitalizme geri götürecek kadrolar iş başına gelmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     &lt;a title="1917" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1917"&gt;1917&lt;/a&gt; Ekim Devrimi ile kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, &lt;a title="1985" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1985"&gt;1985&lt;/a&gt; yılında &lt;a title="Gorbaçov" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Gorba%C3%A7ov"&gt;Gorbaçov&lt;/a&gt; tarafından hayata geçirilen, altı yıl süren ve ‘&lt;a title="Glasnost" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Glasnost"&gt;Glasnost&lt;/a&gt;’,  ‘&lt;a title="Perestroyka" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Perestroyka"&gt;Perestroyka&lt;/a&gt;’ gibi adlarla anılan reformların ardından &lt;a title="1991" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1991"&gt;1991&lt;/a&gt; yılının sonunda resmen dağıldı. Birliği oluşturan 15 devletten Letonya, Litvanya ve Estonya Batı’yla bütünleşti. Öbür 12 devlet ise bir araya gelerek ‘kapitalizm’ temelinde &lt;a title="Bağımsız Devletler Topluluğu" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1z_Devletler_Toplulu%C4%9Fu"&gt;Bağımsız Devletler Topluluğu&lt;/a&gt;'nu oluşturdular. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     74 yıllık Sovyetler Birliği tarihinden alınacak en önemli ders ‘muhalefetsiz sosyalizmin’ başarı şansı olmadığı gerçeğidir. Muhalefetsizlik, işçi sınıfı adına iktidara el koyan partiyi kısa zamanda bürokratik bir aygıta dönüştürmekte, her türlü doğrunun kendisinden kaynaklandığına inanan aygıt giderek toplumun geneli üzerinde rejime özgü bir diktatörlük olarak ortaya çıkmaktadır. Bu diktatörlüğün, Karl Marx’ın işçi sınıfı iktidarı bağlamında kullandığı ve sosyalizme geçiş süreci için öngördüğü/önerdiği ‘proletarya diktatörlüğü’ ile bir ilgisi yoktur. Tam tersine hem Sovyetler Birliği’nde hem de 2. Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa’da Sovyetler Birliği’nin desteğiyle kurulan ‘reel sosyalist’ rejimlerde komünist parti diktatörlükleri zaman içinde bu ülkelerde yeni bir egemen sınıf oluşturmuşlardır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Ekim Devrimi’nin hemen ertesinde Almanya Sosyaldemokrat Partisi’nin program kuramcısı, Marksist düşünür Karl Kautsky, ‘proletarya diktatörlüğü ve demokrasi’ konusunda dostu Lenin’i uyarmış, fakat aldığı karşılık, ‘döneklik’ ile suçlanmak olmuştur (Bak.: Lenin, ‘Proletarya İhtilali ve Dönek Kautsky’). Ne var ki tarih son çözümlemede Lenin’i değil, ‘demokrasinin vazgeçilmezliğini’ savunan Kautsky’yi haklı çıkarmıştır. ‘Demokrasi sorunu’ bugün küresel kapitalizmin çekim merkezine dönüşmüş fakat hâlâ sosyalist olduğunu savlayan ve Komünist Partisi tarafından yönetilen Çin Halk Cumhuriyeti’nin de, Kore Halk Cumhuriyeti’nin ve sosyalist Küba’nın da temel sorunudur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Toplumumuzda sosyal demokrasinin komünizmden bir sapma olduğuna ilişkin yanlış bir kanı vardır; tarihteki ilk Marksist partilerin sosyal demokrat adı altında kurulduğunu, komünist partilerin, 1. Dünya Savaşı öncesinden başlayarak sosyal demokrat partilerden doğduğunu buraya bir not olarak düşelim.                                                                             &lt;br /&gt;     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-66220211332578127?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/66220211332578127/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=66220211332578127' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/66220211332578127'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/66220211332578127'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-21-nasil-bir-sosyalizm-12032008.html' title='2008-21 NASIL BİR SOSYALİZM? - 12.03.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-6708200287894147532</id><published>2008-05-16T05:32:00.001-07:00</published><updated>2008-05-16T05:35:13.197-07:00</updated><title type='text'>2008-20 NİÇİN SOSYALİZM - 09.03.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;    &lt;br /&gt;     1980’li yıllarla birlikte dünyada hızla esmeye başlayan neo-liberal rüzgârlardan Türkiye de fazlasıyla payını aldı. Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’ya egemen olma, bölgenin petrol kaynaklarını ele geçirme planının  bir adımı olarak yerli işbirlikçi generallerin tezgâhladıkları 12 Eylül 1980 Darbesi ve topluma dayatılan Anayasa ile ülkemiz küresel emperyalizme dilediğince at koşturup avlanabileceği bir avlak olarak hazırlandı. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     1990’lı yıllarda ise, daha 1968 yılında Varşova Paktı ordularının Çekoslovakya’yı işgal etmelerinden sonra ‘ömrünün pek uzun olamayacağı’ anlaşılan ‘reel sosyalizm’ çöktü; Doğu Avrupa’nın ‘reel sosyalist’ ülkeleri birer ikişer yeniden kapitalizme geri döndüler. Bu çöküş ve geri dönüş, küresel emperyalizmin ‘sonradan türeme’ liberal destekçileri tarafından ‘sosyalizmin çöküşü’ olarak ilan edildi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Oysa çöken, yıkılan sosyalist ideoloji değil, sosyalizm adına yola çıkmış, fakat giderek sosyalizmin ruhundan uzaklaşmış bir yönetim modeli, siyasal ve sosyal-ekonomik bir deneyimdi. Sovyetler Birliği’nde 70 yıl, öbür ‘reel sosyalist’ ülkelerde de 45 yıl süren bu deneyim, demokrasiyi dışlayan, insanların bireysel gelişmelerinin önünü tıkayan bu modelin, -adına sosyalizm de dense-, başarılı olamayacağını, toplum tarafından içselleştirilemeyeceğini; muhalefetsiz bir ‘sosyalizmin’ içinde kapitalizme geri dönüş filizlerini yeşerteceğini ortaya koydu. Nitekim, bu ülkeler rejim değişikliğinden çok kısa bir süre sonra küresel emperyalizme kolayca entegre oldular. Bugün, eski kapitalist ülkelerin en zenginleriyle yarışan eski ‘sosyalist’ dolar milyarderleri servetlerinin ilk birikimlerini ‘sosyalist dönem’de edindiler. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Hiç kuşku yok ki, Doğu Bloğu ülkelerinin kendi içlerine dönmelerinde, kendi içlerine döndükçe de ‘demokratik merkeziyetçilik’ adı verilen yönetim uygulamasının sürekli olarak ‘demokrasi’ aleyhine ve ‘merkeziyetçilik’ lehine işlemesinde emperyalizmin saldırgan politikalarının da bir payı vardı. Ne var ki ‘reel sosyalist’ yönetimler, bu saldırıların güçlü bir halk dayanışmasıyla göğüslenebileceğini, bunun da ancak özgür bireylerin özgür istençleriyle mümkün olabileceğini göremediler. Bu ülkelerin yönetimleri toplum üzerindeki baskılarını arttırdıkça halk içinde çeşitli muhalefet akımları ortaya çıktı ve bu akımlar, -Batı’nın da desteğiyle-, giderek güçlendi. Bu muhalif örgütlenmelerin önde gelen kişileri rejim değişikliği sonrasında yeni yönetimlerin liderleri olarak siyaset sahnesinde yerlerini aldılar. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Bu deneyimlerin ortaya koyduğu tüm olumsuzluklara karşın sosyalizmin temel ilke ve değerleri gibi kapitalizme ilişki eleştiri ve öngörüleri de geçerliliğini koruyorlar. Dün olduğu gibi bugün de insanlığın önündeki temel çelişki emek-sermaye çelişkisidir. İnsanların yaşadığı tüm acılar, yoksulluk, açlık, savaşlar, ekolojik yıkımlar bu temel çelişkiden kaynaklanmaktadır. Bu çelişki sürdükçe insanlığın acıları daha da derinleşecek, yoksulluk ve açlık daha da artacak, savaşlar daha kanlı, çevre/doğa yıkımları daha ölümcül olacaktır. Bu gerçekler Türkiye için de geçerlidir; bugün ülkemizde öne çıkan tüm önemli sorunların kaynağında da aynı çelişki vardır. Bu çelişkinin önemi kavranmadan ne Kürt sorunu ne işsizlik sorunu ne de sosyal güvenlik sorunu çözülebilir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Sosyalizm bunun için gereklidir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Kapitalizm, Türkiye’yi orta erimde altından kalkması çok zor görünen bir sosyal-ekonomik yıkıma götürmektedir. Ortada bu gelişmenin önünde duracak, bunu engellemeyi başaracak bir güç bulunmamaktadır. Türkiye bugün İslami-kapitalizmin sultası altındadır ve görünen odur ki, bu durum, uzunca bir süre değişmeyecektir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Türkiye’de medya, sosyalist düşüncenin geniş toplum kesimlerinin gözünde bir seçenek olarak yer almaması için yıllarca büyük çaba harcadı. Sosyalizmin aldığı her darbe okur/izleyici kitlelerine kapitalizmin yeni bir zaferi olarak duyuruldu. Buna karşılık, son yıllarda sol’un Latin Amerika ülkelerinde kazandığı seçim zaferi sayısını Türkiye’de kaç kişi biliyor?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Latin Amerika toplumlarının başardıklarını biz niye başaramayalım? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;     Bunun için çalışacağız.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;      &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-6708200287894147532?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/6708200287894147532/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=6708200287894147532' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/6708200287894147532'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/6708200287894147532'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-20-niin-sosyalizm-09032008.html' title='2008-20 NİÇİN SOSYALİZM - 09.03.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-938104664668056191</id><published>2008-05-16T05:23:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:40.811-08:00</updated><title type='text'>2008-19 YENİ BİR SOL PROGRAM - 05.03.2008</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sağcısı ve solcusuyla okumuş-yazmışlarımız çok daha önemli memleket meseleleri üzerine kafa yorduklarından olacak, Almanya Sosyaldemokrat Partisi (SPD) kongresi tarafından 28 ekim 2007 günü kabul edilen yeni ‘temel ilkeler programı’nın Türkiye’de sözünü eden pek olmadı. Oysa dünyanın en köklü ve en büyük sosyal demokrat partisi bu programıyla em&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDB81lmWToI/AAAAAAAAATE/Zj5XwRLhmXc/s1600-h/SPD.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201794829680791170" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDB81lmWToI/AAAAAAAAATE/Zj5XwRLhmXc/s400/SPD.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;peryalist küreselleşmeye karşı çıkacağını ilan ediyordu. SPD’ye göre 21. yüzyıl ya insanlara daha fazla refah, adalet ve demokrasi getirecek toplumsal, ekolojik ve ekonomik gelişmelerin ya da korkunç paylaşım savaşları ile dizginlerinden boşanmış şiddetin yüzyılı olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni program 1959 Bad Godesberg ve 1989 Berlin programlarından faklı olarak ‘temel değerler’ bölümünde ‘demokratik sosyalizm’e şu cümlelerle yer veriyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizim tarihimiz, temel değerlerimizin gerçekleştiği özgürlerin ve eşitlerin toplumu demek olan demokratik sosyalizm düşüncesi tarafından belirlenmiştir. Bu düşünce, yurttaş haklarının, siyasal, toplumsal ve ekonomik temel hakların tüm insanlar için güvence altına alındığı, tüm in&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDB9sFmWTpI/AAAAAAAAATM/txnnXJzKvsI/s1600-h/SPD+karanfil.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201795765983661714" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDB9sFmWTpI/AAAAAAAAATM/txnnXJzKvsI/s400/SPD+karanfil.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;sanların sömürüden, baskıdan ve şiddetten arınmış, yani toplumsal ve bireysel güvencelere sahip bir hayat sürdürebilecekleri bir ekonomi, devlet ve toplum düzenini öngörmektedir. Sovyet modeli devlet sosyalizminin sonu demokratik sosyalizm düşüncesini yanlış çıkarmamış, tam tersine sosyal demokrasinin temel değerlere yönelimini etkili bir biçimde onaylamıştır. Demokratik sosyalizm, bizim için özgür, adil ve dayanışmacı bir toplum vizyonu olarak geçerliliğini korumaktadır. Bizim davranış ve tutumumuzun dayandığı ilke sosyal demokrasidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Programda belirtilen Alman sosyal demokrasisinin kaynakları arasında Almanya işçi hareketinden çıkarılan deneyimlerin ve Karl Marx’ın toplum analizinin de yer aldığını bir not olarak buraya düşüyorum. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201796109581045410" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDB-AFmWTqI/AAAAAAAAATU/PK4ZIrmlleM/s400/Karl+Marx.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;Daha önceki yazılarımda da altını çizmiştim, bir ideoloji ancak kendisine seçenek oluşturan bir başka ideoloji tarafından karşılanabilir. İslam’ın da egemen olduğu toplumlar için belli bir yaşam biçemi öngören, kendinde hayatın her alanına müdahale etme yetkisi gören bir ideoloji/dünya görüşü olduğunu biliyoruz; bunu da giderek daha yoğun bir biçimde yaşıyoruz. İslam’ın dayandığı zemin kapitalizmdir; milliyetçiliğin de. O zaman kendimize soralım: Elimizde İslam yayılmacılığına/kadrolaşmasına karşı durabilmek için başvuracağımız hangi seçenek vardır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim aklıma sosyalizmden başka bir seçenek gelmiyor. O halde kollarımızı sıvayıp 21. yüzyıl &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDB_DlmWTrI/AAAAAAAAATc/BKxJOoKPxD4/s1600-h/sos+1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201797269222215346" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDB_DlmWTrI/AAAAAAAAATc/BKxJOoKPxD4/s400/sos+1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Türkiye’sini kucaklayacak, bizi özgürleştirecek, her türlü sosyal belanın üreme kaynağı olan kapitalizme karşı geleceğimizi güvence altına alacak ‘evrensel’ fakat ‘Türkiye’ye özgü’, ‘farklı’ bir sosyalizmi kurmak için yola koyulmak gerekiyor, diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl bir sosyalizm? Bunu biz belirleyeceğiz, bunu geleceğe ilişkin hayallerimiz belirleyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Sosyalist modeller’ dönemi 1980’li yılların sonunda yoksul insanlığa büyük acılar yaşatarak sona erdi; bundan dersler çıkardık, bir ülkenin sosyalizminin bir başkasına örnek oluşturamayacağını öğrendik. Kendi sosyalizmimizi kendimiz kuracağız, kendi modelimizi yaratarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce tartışacağız, çok tartışacağız, Türkiye’nin dört bir yanında, üçer kişi, beşer kişi tartışacağız, on kişi olduk mu sevineceğiz, fakat ‘bir an önce kitleselleşelim’ düşüncesine beyinlerimizi uzunca bir süre kapalı tutarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine oldukça uzun bir süre ‘iktidar kurdunun’ beyinlerimize girip bizi yoldan çıkarmasına izin vermeyeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDB_a1mWTsI/AAAAAAAAATk/r6BGmUv99oI/s1600-h/sos2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201797668654173890" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDB_a1mWTsI/AAAAAAAAATk/r6BGmUv99oI/s400/sos2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de irili ufaklı birçok ‘sol’, ‘sosyal demokrat’, ‘sosyalist’ parti var; ne var ki bir partinin sol, sosyal demokrat ya da sosyalist olması için bu kavramlardan birini kendine yakıştırmış olması, gerçekten de ‘öyle’ olması için yeterli değil. Bu partilere karşı uzaklık-yakınlığımızı oluşturacağımız ‘ortak bilinç’ belirleyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Latin Amerika’da bir süredir umutları yeşerten sol rüzgârlar esiyor. O toplumların başardığını bizler niçin başarmayalım? Üzerinde düşünmeye değmez mi? &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt; &lt;/p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201798484697960146" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDCAKVmWTtI/AAAAAAAAATs/thhi8f7GFUc/s400/Chavez+-+Morales.jpg" border="0" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;(&lt;strong&gt;Fotoğraf:&lt;/strong&gt; Venezüella Devlet Başkanı &lt;strong&gt;Hugo Chavez&lt;/strong&gt; ve Bolivya Devlet Başkanı &lt;strong&gt;Evo Morales&lt;/strong&gt;)&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-938104664668056191?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/938104664668056191/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=938104664668056191' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/938104664668056191'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/938104664668056191'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-19-yeni-bir-sol-program-05032008.html' title='2008-19 YENİ BİR SOL PROGRAM - 05.03.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDB81lmWToI/AAAAAAAAATE/Zj5XwRLhmXc/s72-c/SPD.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-8189617144410683671</id><published>2008-05-16T05:21:00.000-07:00</published><updated>2008-05-16T05:22:32.069-07:00</updated><title type='text'>2008-18 DÜŞÜNCE SERÜVENİ - 02.03.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;        Bu yazımda, yabancısı olan okurlarımı Belçikalı kadın felsefeci Isabelle Stengers ile tanıştırmak istiyorum. Stengers,  düşünce serüveninin, ‘bir umut serüveni’ olduğuna inanıyor. Bundan, bizi umutsuzluğa iten onca nedene rağmen ‘yaratıcı girişim’ olarak serüveni kastediyor. Ona göre umut, ‘olasılık’ (ihtimal) ile ‘olanaklılık’ (imkan dahilinde olmak) arasındaki farktır; olasılığı izleyecek olursak umuda yer kalmayacaktır, çünkü onun bize verebileceği tek şey ancak içinde bulunduğumuz durumdan çıkarsayacağımız ‘hesaplanmış bir beklenti’ olacaktır. ‘Düşünmek’ ise olasılığa karşı olanaklılığı yaratmaktır. O halde ‘düşünmek’, herhangi bir şey için ya da hesaplanmış bir beklenti için beslenen umut anlamına değil, bir varoluş olanaklılığını hissetmek ve onu sözcüklere dökmek anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     ‘Hesaplanmış beklenti’ insanın yaratıcılığının önünü kesiyor, böyle bir beklenti içinde olanlar ‘olmamış, daha yaşanmamış bir geleceği’ hayal etmekte zorlanıyorlar, çünkü insanın tasavvur gücünün sınırları yaşadıklarıyla/bildikleriyle belirlenmiştir. Somutlaştıralım: Cumhuriyet Halk Partisi, 1946 genel seçimlerinden bu yana hiç tek başına iktidar olamamıştır. Bunun nedenleri üzerinde geçen yazılarımızda durduk, ama bir kez daha yineleyelim. CHP,  özü itibariyle ve çok partili hayata geçildiği 1945 yılına kadar ‘devletle özdeşleşmiş’, hedef seçmeni kentliler olan bir siyasal partidir; kırsal, CHP’yi, parti müfettişlerinin ‘vali’ olarak atandıkları ‘baskıcı devlet partisi’ döneminde tanımış, benimsememiştir, siyasal tercihi hep muhafazakâr-popülist partilerden yana olmuştur. Bu partiler, politikalarında köylü kitlelerinin dinsel duygularını kışkırtan söylemlerini yoğunlaştırdıkça kırsalda daha da güçlenmişlerdir. Aynı durum, büyük kentlere yerleşen kırsal göçmenlerin yaşadıkları bölgelerdeki siyasal ilişkiler için de geçerlidir. Örneğin, Bülent Ecevit’in büyük kentlerin varoşlarına yönelik uyguladığı ‘sol popülist’ politikaların da görece başarısı kısa sürmüş, bu yerleşim bölgeleri gettolaştıkça bir süre sonra dinci-muhafazakâr partilerin ‘sürekli/kalıcı’ oy depolarına dönüşmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Baştaki iktidarın uygulamalarından hoşnut olmayan muhalif kitlelerin önemli bir kesimi CHP’ye yönelik bir beklenti içindedir.  Dinsel muhafazakârlık başat üstyapı olarak kapitalist altyapı üzerinde gelişip kurumlaştıkça CHP’nin işi daha da zorlaşmaktadır. CHP’den bir ‘seçim zaferi’ beklentisi içinde olan seçmenlerin her seçim sonrası düş kırıklığına uğramalarının nedeni budur, ‘beklenti hesabı’ tutmamaktadır.  Türkiye’nin kendine özgü koşulları, -kaba tanımıyla-, ‘altyapıda kapitalist, üstyapıda feodal’  olma durumu varoldukça bu hesabın orta değil, uzun vadede de tutması nesnel olarak olanaklı görülmemektedir. Bu, -eğer düşünülüyorsa-, CHP’de bir lider değişikliği ile çözülebilecek bir sorun olmanın da çok ötesindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Adalet ve Kalkınma Partisi, sağ kulvarda rakibi olan Anavatan Partisi ve Demokrat Parti’yi eritip seçmenlerini kendi oy dağarcığına ekleyerek kitleselleşmiş, aynı zamanda da İslam’dan kaynaklanan ideolojisini korumuş, hatta daha da geliştirmiştir. Bilindiği gibi İslam, Müslümanların siyasal davranışları gibi yaşam biçimlerini de belirleyen bir ideoloji, bir dünya görüşüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Bu noktada tartışılması gereken şey, ideolojik bir güç karşısında, ideolojik zemine dayanmayan siyasal örgütlenmelerin alışılageldik yöntemlerle başarı şanslarının olup olmadığıdır. Örneğin, AKP, muhafazakâr bir parti olmanın ötesinde siyasal/ideolojik referanslarını İslam dininden alan  bir örgüttür. İslam ise, -birçok kez yinelediğimiz gibi-, her türlü reforma kapalı, dönüştürülemeyen, değiştirilemeyen fakat kendinde hayatın her alanına müdahale etme hakkını gören bir dogmalar bütünüdür. İslam ülkeleri dışında yeryüzünde bu tür siyasal örgütlenmelerin başka örneklerine rastlanmamaktadır. Dolayısıyla AKP karşısındaki siyasal muhalefet Türkiye’ye özgü bu sorunsalın yine Türkiye’ye özgü yaklaşım ve yöntemlerle üstesinden gelmek zorundadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Belçikalı felsefeci Isabelle Stengers’in önerisi burada önem kazanmaktadır: Gün, ‘düşünmek’, ‘yaratıcı girişimlerde’ bulunmak günüdür. Hiçbir sonuç getirmeyeceği belli olmuş ‘hesaplanmış beklentileri’ bir yana bırakıp ‘olasılığa karşı olanaklılığı yaratmaktır’. Umut serüveni ancak böyle başlayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Tartışmayı sürdüreceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;           &lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;     &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-8189617144410683671?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/8189617144410683671/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=8189617144410683671' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8189617144410683671'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8189617144410683671'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-18-dnce-serveni-02032008.html' title='2008-18 DÜŞÜNCE SERÜVENİ - 02.03.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-421561039230417158</id><published>2008-05-16T05:17:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:40.881-08:00</updated><title type='text'>2008-17 DİN VE DİNDARLIK - 27.02.2008</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Din, bir dogmalar bütünüdür. İnsanın, çaresiz kaldığı durumlarda kendine benzemeyen, kendinden olmayan doğa-üstü bir varlığa sığınma gereksiniminden doğmuştur. Dogma olan her düşüncenin, her sözün belirleyici temel özelliği ‘değiştirilemez’ olmasıdır. Örneğin, İslam’ın temel kaynağı olan Kuran’ın tek sözcüğü, tek noktası, tek virgülü bile değiştirilemez. İnanç sahipleri Kuran’da yazılan her şeyi tartışmasız kabul etmekle, Kuran’da bildirilen her şeye inanmakla, Kuran’da verilen buyruklara sorgulamaksızın itaat etmekle yükümlüdürler. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201396291075459858" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8SXlmWSxI/AAAAAAAAAMM/3lqoQlCK3MI/s400/kuran.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;Dinde ‘pazarlık’ yoktur; kişi, din’i kendi kafasınca yorumlayamaz. Kuran’da yazılanların gerçekliğinden kuşku duymak, İslam’ı reforme etmeye (dönüştürmeye) kalkışmak büyük bir günahtır. Salt, ‘Elhamdüllah Müslümanım’ demenin Allah katında geçerliliği yoktur; kişinin Müslüman olup olmadığını İslam’a olan mutlak inancı ve bu inancı doğrultusundaki davranışları belirler. Eğer Kuran’da kadının örtünmesi emredilmişse Müslüman kadın örtünmek zorundadır. Eğer Kuran’da alkollü içki içmek yasaklanmışsa Müslüman, alkollü içki içmeyecektir. Eğer Kuran’da domuz eti yemek haram sayılmışsa, Müslüman domuz eti yemeyecektir. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8S8FmWSyI/AAAAAAAAAMU/0gwGXWcyO9A/s1600-h/islam.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201396918140685090" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8S8FmWSyI/AAAAAAAAAMU/0gwGXWcyO9A/s400/islam.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sözgelimi, bir kadın çıkıp da ‘çağdaşlık’ adına ‘Ben örtünmem, istersem bikini de giyerim, içki de içerim, sırasında domuz salamı da yerim’ dedikten sonra gene de Müslümanlık iddiasındaysa, bunun ilahi katta hiçbir değeri olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuran, belli kurallar çerçevesinde erkeğe, eşini döverek cezalandırmak hakkı tanımıştır. Dolayısıyla Müslüman erkek belirlenen kurallara uygun bir biçimde eşini döverken, bunu engellemeye çalışmak Allah’ın tanıdığı bir hakkı engellemek olmanın yanı sıra günahtır da. İnsan hakkının, Allah’ın kullarına tanıdığı hakların karşısında hiçbir değeri yoktur. İnsanın hakkı, Allah’ın hakkıyla eşit tutulamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası, eğer Kuran, İslam’ın tartışılamaz, değiştirilemez, dönüştürülemez temel kaynağı ise her Müslüman Kuran’ın emirlerine harfiyen uymak zorundadır; aksi halde o kişinin Müslümanlığı kuşku götürür. Dinsel inanç bir bütündür, mutlaktır, dolayısıyla ‘yarım inançlılık’, ‘çeyrek inançlılık’, ‘kendince inançlılık’ diye bir şey yoktur, olamaz. Din, buna izin vermez! &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8Tl1mWSzI/AAAAAAAAAMc/XXUjPStB7uQ/s1600-h/tesett%C3%BCr.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201397635400223538" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8Tl1mWSzI/AAAAAAAAAMc/XXUjPStB7uQ/s400/tesett%C3%BCr.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeri geldiğinde Türkiye’deki Müslümanların genel nüfusa oranı % 99 olarak ifade edilmektedir. ‘Hepimiz Müslüman’ız’ söylemi toplumun büyük çoğunluğunda kabul gören bir söylemdir. Ne var ki bu söylem gerçeği yansıtmamaktadır, kesinlikle doğru değildir. Eğer bir Müslüman’ın dinsel kimliğini, onun Kuran’ın buyruklarına uyup uymadığı belirliyorsa, İslam’ı mutlak ve bir bütün olarak kabul eden bir mümin ile alkollü içki içmekte, tesettüre uymamakta, Kuran’ın buyruklarını sorgulamakta bir beis görmeyen, fakat yine de Müslümanlık iddiasında olan insanların imanları karşılaştırılabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabul edelim, Türkiye bu yanıyla bir ‘yarım inançlılar’, ‘çeyrek inançlılar’, ‘kendince inançlılar’ ülkesidir. Özünde Kuran hükümlerince Müslüman olmayan milyonlarca insan, ancak sosyologların, psikologların uğraş alanlarına giren nedenlerden ötürü kendilerini ‘Müslüman’ olarak tanımlamak zorunda hissetmektedirler. Sonuçta, ‘Türkiye’de nüfusun yüzde 99’u Müslüman’dır’ gibi hiçbir gerçekliği olmayan bir söylem, bir efsanedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa laiklik kişiye, hiçbir dine bağlanmama hakkını da tanır. Laik devlet, inançlı yurttaşları gibi hiçbir dinsel inanca bağlı olmayan yurttaşlarının da haklarını gözetmek, korumak, onların bu haklarını güvence altına almak zorundadır. Bu ülkede dinsel bağlamda ‘mahalle baskısı’ diye bir etkileme varsa, bu baskıdan en fazla inançsızlar etkilenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8UDFmWS0I/AAAAAAAAAMk/-zAh8_UH4Gw/s1600-h/m%C3%BCsl%C3%BCmanl%C4%B1k.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201398137911397186" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8UDFmWS0I/AAAAAAAAAMk/-zAh8_UH4Gw/s400/m%C3%BCsl%C3%BCmanl%C4%B1k.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sünni-Hanefi Müslümanlık, kendinde toplumsal ve bireysel hayatın her alanına müdahale etme hakkını gören bir ideoloji, toplum ve insanlar için belli bir yaşam biçemini öngören bir dünya görüşüdür. Uzunca bir süredir, Sünni-Hanefi ideolojinin toplumun geniş kesimlerinde egemenlik kurduğu bir süreci yaşıyoruz; bu süreç giderek hızlanmaktadır. Bu sürecin, ‘biz de Müslüman’ız’ diyerek kırılmasına olanak yoktur. Eğer karşımızdaki bir ideoloji, bir dünya görüşü ise ona ancak ideolojik bir seçenekle, karşıt bir dünya görüşüyle karşı konulabilir. Bunun için de her şeyden önce bireylerin kendilerini korkularından arındırarak özgürleşmeleri gerekir. Özgür insan, ‘ne ise, o olduğunu’, dindarsa ‘dindar’, dinsizse ‘dinsiz’ olduğunu söyleyebilme yürekliliğini gösteren, herkesten önce kendi kendisine karşı ‘doğru’ olan insandır. Olandan, yaşanandan farklı olan bir geleceği ancak özgürleşmiş insanlar kurabilirler. &lt;/p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201398941070281554" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8Ux1mWS1I/AAAAAAAAAMs/fVIkvBDkUYE/s400/%C3%B6zg%C3%BCrl%C3%BCk.jpg" border="0" /&gt;Umut, özgür insandadır. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-421561039230417158?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/421561039230417158/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=421561039230417158' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/421561039230417158'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/421561039230417158'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-17-din-ve-dindarlik-27022008.html' title='2008-17 DİN VE DİNDARLIK - 27.02.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8SXlmWSxI/AAAAAAAAAMM/3lqoQlCK3MI/s72-c/kuran.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-3029676422627616511</id><published>2008-05-16T05:15:00.000-07:00</published><updated>2008-05-16T05:16:39.673-07:00</updated><title type='text'>2008-16 OLMAYANI DÜŞLEMEK - 24.02.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Yaşanmış olan düşlenir mi? Doğal ki düşlenir, fakat bu duygu daha çok ‘nostalji’ dediğimiz geçmişe olan özlemin hayalleştirilmesidir. Kişi, güncel yaşamındaki olumsuzluklar arttığı ölçüde daha önce bizzat yaşamış olduğu görece dingin, huzurlu hayatını, o hayatı hazırlayan koşulları özlemeye başlar. Ne var ki yaşadığı olumsuzluklar, içinde bulunduğu zor koşullar insanı bizzat yaşamadığı, kendinden önce yaşanmış olduğunu varsaydığı ‘senaryolaştırılmış’ bir geçmişi özlemeye de yönlendirir. İnsanlar kendilerinin bizzat yaşamadıkları bir geçmişi özlemeye başlarlar. Sıkça duyduğumuz ‘İstanbul nostaljisi’, ‘köy nostaljisi’ gibi. Bu örneklerden yola çıkacak olursak, ‘Beyoğlu’na, İstiklal Caddesi’ne  çıkarken saygın beyefendilerin giydiği takımlar, başlarındaki fötr şapkalar ya da tayyörlü zarif hanımefendiler’ öne çıkarken, o zamanlar aynı caddeye çıkan sokakların başında nöbet bekleyen üniformalı görevlilerin kentin yoksullarını ‘hırpani kılıklarına’ bakıp geri çevirdikleri unutulur. Senaryolaştırılmış geçmiş kötülükleri gizler, sözgelimi, ‘hep iyi, erdemli, çalışkan insanların yaşadığı cennet parçası köylerde’ ne tahsildar, ne jandarma, ne de ağa baskısı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Geçmişe özlem kuşkusuz insani bir duygudur, ne var ki geleceğin düşlerine kaynak oluşturamaz. Çünkü geleceğe ilişkin tasarılar henüz var olmayanı, yaşanmamış olanı düşlemekle oluşmaya başlar. Sanırım, bugünlerde en büyük gereksinimiz yaşanacak bir geleceği tasavvur etmektir.  Yaşadıklarımızı, bize yaşatılanları hak etmediğimize, daha güzel, daha aydınlık, daha huzurlu bir hayata layık olduğumuza  inanıyoruz. Fakat unutmamalıyız ki hak etmediğimiz hayat koşullarıyla karşı karşıya kalmamızda az ya da çok, ama mutlaka kendimizin de bir payı vardır. Bugün bizi ürküten, korkutan, endişelendiren koşullar bir gecede oluşmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Bugün en büyük korkumuz Türkiye’nin bir din devletine dönüştürülmesidir. Ne var ki bu tehlike bir anda, birdenbire ortaya çıkmamıştır, tam tersine çok uzun bir siyasal sürecin sonucudur. Dolayısıyla bu sürecin işlemesinde, bu noktaya gelinmesinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın, Serbest Fırka’nın kapatılmalarını bir ‘demokrasi ayıbı olarak vazedenlerin’, Demokrat Parti’nin iktidara geçmesini ‘beyaz devrim’ olarak görenlerin, Adalet Partisi’ni, Anavatan Partisi’ni oylarıyla destekleyenlerin, Adalet ve Kalkınma Partisini ‘Müslüman-demokrat/muhafazakâr-demokrat’ bir siyasal yapı olarak değerlendirenlerin payları vardır. Fakat olan olmuştur, tarihin tekerleklerini geri çevirme olanağımız yoktur, buna karşın geçmişe nesnel bir pencereden bakmayı başarabilirsek farklı bir gelecek tasarlarken geçmişten çıkaracağımız önemli dersler vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Son zamanlarda kimi okurlarımdan Türk Silahlı Kuvvetlerinin üzerlerinde hayal kırıklığı yarattığına değinen mektuplar alıyorum. Parlamenter demokrasiden umudunu keşmiş bir kesim, TSK’nın ‘kurtarıcılık görevini’ anımsamasını, ‘bizi’ içinde bulunduğumuz durumdan çekip çıkarmak yolunda ‘bir şeyler’ yapmasını istiyor. Bu ‘yanlış özlemler’ toplumumuzun içinde evrensel demokrasiyi özümseyememiş insanların hâlâ varolduğunu gösterdiği gibi çoğumuzun siyasal davranışlarına egemen olan ‘kolaycılığı’ da ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Özgürlük, insan hakları, demokrasi gibi çağdaş hayatın olmazsa olmazı değerlerinin uzun erimli savaşımlarla kazanıldığını tarih bize öğretiyor. Kabul edelim ki bugün sahip olduğumuz bu evrensel değerler topluma, uğrunda savaşım vermeksizin günün iktidar sahipleri tarafından altın tepsiler içinde sunulmuştur. İnsanlar, uğrunda savaşım vermedikleri değerler başka iktidar sahipleri tarafından geri alınırken  karşı koymazlar; çünkü bu doğrultuda bilinçlenme süreci yaşamamışlardır. Örneğin, 27 Mayıs 1960 Darbesi’nin 1961 Anayasası ile topluma kazandırdığı özgürlükler, demokratik ve sosyal haklar, otuz yıl sonra başka bir darbenin, 12 Eylül 1980 Darbesi’nin uygulayıcıları tarafından 1982 Anayasası ile geri alınırken, toplum karşı koymak bir yana, bu Anayasa’ya yüzde 92’lik ezici bir çoğunlukla kabul oyu vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Bugün, Cumhuriyet’in en temel taşlarından biri olan laiklik yerinden oynatılmaya çalışılıyor. Yaklaşık 25 milyon olan yetişkin nüfusumuzun yüzde 3’ü bile bulmayan kesimi alanlara çıkarak bu gerici gidişe ‘Dur!’ demeye çalışıyor. Yeter mi? Sanmıyorum. Örgütsüz savaşım sabun köpüğü gibidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     O halde, olmayanı düşlemenin önünü açabilmek için başka şeyler yapmak gerekmiyor mu?                                                                                   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;        &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-3029676422627616511?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/3029676422627616511/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=3029676422627616511' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/3029676422627616511'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/3029676422627616511'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-16-olmayani-dlemek-24022008.html' title='2008-16 OLMAYANI DÜŞLEMEK - 24.02.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-8514556088090090959</id><published>2008-05-16T05:14:00.000-07:00</published><updated>2008-05-16T05:15:19.300-07:00</updated><title type='text'>2008-15 ÖZGÜRLÜK - 20.02.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Adalet ve Kalkınma Partisi hükümeti, türbanın bir 'dinsel-siyasal simge' olduğunu Başbakan'ın ağzından dünyaya ilan etmese ve genç kızların üniversitede başlarına türban bağlamasının bir 'anayasa sorunu' olduğunda direnmese en köktenci karşıtları bile türbanın üniversiteyle sınırlı kalması koşuluyla soruna bugün olduklarından daha hoşgörülü yaklaşabilirlerdi. Fakat hükümet, bunu bir güç gösterisine dönüştürünce tartışmalar çığırından çıktı, insanların kafasında haklı kuşkular oluştu. Şu sıralar özellikle okumuş yazmışlar arasında türbanın, 'özgürlükler' çerçevesinde ele alınıp alınmaması gerektiği tartışılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Sorunun yanıtı hiç de zor değildir; bir giysi, bir giysi aksesuvarı ya da belli bir giyim biçimi insanların özgür istençlerine bağlı bir seçim olduğundan hiç kuşkusuz bireysel özgürlükler çerçevesinde ele alınmalıdır. Bireylerin seçimleri, dinsel inançlarından kaynaklanıyor da olsa aynı yanıt geçerlidir. Ne var ki Türkiye gibi çokkültürlü/ çokinançlı toplumlarda bu çerçevenin yasalarca daraltılması olağandışı bir durum değildir. Her dinin/inancın kutsal kabul edilen simgeleri vardır. Bu simgelerin çıkış kaynağı geleneklere göre de olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Örneğin, Yahudi erkekler başlarında Tanrı'ya saygı nedeniyle 'kippa' taşırlar. Yezidilik de bir inançtır; bu inanç sahiplerinin kutsal simgesi 'melek tavus' tur, beyaz giysi de temizliği simgelemektedir. Alevilerde başı çevreleyen kırmızı bandana takmak bir gelenektir. Ortodokslar aileden biri öldüğünde bir yıl yas tutarlar ve bu süre boyunca siyah giysilerle dolaşırlar. Tüm Hıristiyan kadınlar ve kızlar için boyunlarında haç taşımak bir gelenektir, buna ruh dinginlikleri için önem verirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Toplumu çok inançlı bir ülke olan Türkiye'de bu örnekleri çoğaltabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Bir üniversite düşünelim: Kız öğrencilerin büyük bölümünün başı açık, bir bölümü türbanlı, ufak bir bölümü göğsüne renkli 'tavus' motifi işlenmiş, tepeden tırnağa beyaz giysiler içinde; azımsanmayacak bir bölümünün başında kırmızı bandana var, bir bölümü boynunda haç taşıyor, bir bölümü de karalar içinde... Bir bölüm çember sakallı erkek öğrencinin kafasında takke var, bir bölümünün kippa, bir bölümünde de yine kırmızı bandana...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Eğer üniversitede özgürlük, Başbakan'dan YÖK Başkanı'na üst düzey yetkililerin ağız birliğiyle ileri sürdükleri gibi bir yanıyla bireylerin din kaynaklı giysi ya da aksesuvar seçimlerinde dilediğince davranabilmeleri ise bu niçin yalnızca Müslüman-Sünni kız öğrencilere, üstelik de anayasanın 'özel' güvencesi altına alınan bir hak olarak sınırlı tutuluyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Eğer anayasada ifade edildiği biçimiyle her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı yasalar önünde eşit ise dinsel inanç kaynaklı giysi özgürlüğü neden bu ülkenin Alevi, Yezidi, Ortodoks, Süryani, Katolik, Yahudi ve diğer inançlardan yurttaşlarına tanınmıyor? Bu nasıl bir hukuk anlayışıdır? Bu uygulama, 'çoğunluk diktatörlüğüne doğru atılmış bir adım' olarak adlandırıldığında AKP'liler, MHP'liler, kimi DTP'lilerle herkesten fazla 'özgürlükçü' olmalarıyla ün yapmış 'aydınlar' niçin öfkeleniyorlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Siyasal rejimler, çoğunluğa karşı azınlıkların hak ve özgürlüklerini sağlayıp korudukları sürece 'demokrasi' olarak anılmaya hak kazanırlar. Öyle değil mi?&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Kimse, bu satırların yazarının dinsel teşhir yarışlarının yaşanacağı kaotik bir üniversiteyi hoşgörüyle karşıladığı/karşılayacağı sanısına kapılmasın. Burada üniversitelerimizin içine sürükleneceği olası çatışma ve huzursuzluk ortamına dikkat çekmeye çalışıyorum. Biliyoruz ki, eşitlik kuralı umursanmadan bir gruba tanınan hak, öbür gruplar için belli başlı bir kışkırtma/provokasyon nedenidir. Üniversitelerin kantinlerinde, koridorlarında, dersliklerinde 'Vay şeytan tapıcılar!' , 'Vay Kızılbaşlar!..' diye atılacak naraları şimdiden duyar gibi oluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Sivas'ta, Madımak Oteli'nden yükselen alevler belleklerimizden silinmedi henüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Özgürlük adına bir çatışma ortamı yaratmanın kimseye bir yararı yoktur, olmayacaktır. 'Başa türban takmakla laiklik tehlikeye girer mi?' Toplumun geniş kesimlerinin laikliği içselleştiremediğinin açık olarak görüldüğü, Başbakan'ının, 'Türban siyasal simgeyse simge, ne var bunda?' mantığından kurtulamadığı bir ülkede girer. Dolayısıyla dinsel simgelerin üniversitelerde de, kamusal alanlarda da yeri olmamalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Sahip olduğumuz kısıtlı özgürlükleri de yitirmek istemiyorsak tabii.&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-8514556088090090959?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/8514556088090090959/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=8514556088090090959' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8514556088090090959'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8514556088090090959'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-15-zgrlk-20022008.html' title='2008-15 ÖZGÜRLÜK - 20.02.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-7547155461593086958</id><published>2008-05-16T05:12:00.000-07:00</published><updated>2008-05-16T05:13:44.893-07:00</updated><title type='text'>2008-14 'UMUT İLKESİ' - 17.02.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;     Okurlarım, on yıldır Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşe yazılarımın yanı sıra yayımlanmış kitaplarımdan da tanıyorlar beni; büyük bölümü değil, ama azımsanmayacak sayıda okurum yaşam serüvenimi de biliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     1963 yılında öğrenim yapmak üzere Almanya’ya, Tübingen Üniversitesi’ne  gidişim, yaşam serüvenimde bir kilometre taşı, bir dönüm noktasıydı. Orada, dört sömestre döneminin yaşayan en büyük Marksist filozofu kabul edilen Ernst Bloch’un konuk öğrencisi oldum. Bu, 20 yaşında, hayatı anlamaya meraklı bir gencin başına konabilecek en büyük talih kuşuydu. 1885 doğumlu hocamız, ‘somut ütopya’nın filozofuydu. Hitler döneminde yurttaşlıktan çıkartılmış, yaşamının uzunca bir bölümü nasyonal-sosyalizme karşı mücadeleyi sürdürdüğü İsviçre’de, Avusturya’da, İtalya’da, Çekoslovakya’da sürgünde geçmişti.  9 mart 1939 günü Alman ordusu Prag’a girmek üzereyken Yahudi asıllı Polonyalı eşi ile birlikte 1948 yılına kadar kalacağı Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. 1948 yılında Alman Demokratik Cumhuriyeti  (ADC) topraklarında kalan Leipzig Üniversitesi’nden öğretim üyeliği önerisi alınca sosyalizmi inşa etmek çabasında olan bu ‘yeni’ Alman Cumhuriyeti’ne yerleşti. 1955 yılında ADC Ulusal Ödülü’nü aldı, aynı zamanda Alman Bilimler Akademisi’ne kabul edildi. Bu, Bloch’un aynı zamanda ‘devlet filozofu’ olarak tanınması anlamına geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     1956 yılında Macaristan’da gerçekleşen halk ayaklanması, özgürlükçü bir sosyalizmi savunan Bloch ile iktidardaki Sosyalist Birlik Partisi’nin arasını açtı, bir yıl sonra üniversitedeki görevine son verildi. 1961 yılında Berlin Duvarı yapılırken Batı’da bir gezideydi, ADC’ye geri dönmedi. Tübingen Eberhard-Karls Üniversitesi’nin önerisini kabul ederek konuk profesör olarak göreve başladı. 1967 yılında Alman Yayıncılar Birliği’nin ‘Barış Ödülü’nü aldı, kendisine Zagrep, Sorbon, Tübingen üniversiteleri tarafından onur doktorası verildi. 4 ağustos 1977 yılında 92 yaşında yaşama veda ettiğinde binlerce öğrencisi onu ellerinde meşalelerle ebedi uykusuna uğurladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Ernst Bloch, yanlışlarından öğrenen, bunu da açık yüreklilikle paylaşan bir düşünürdü. Örneğin, Sovyetler Birliği’nde rejim karşıtı sosyalistlere karşı açılan 1934 Moskova Davaları’ndaki yaklaşımı Stalincilerden yana olmuştu, 1956 yılında Macaristan’da rejime karşı başlayan halk ayaklanmasında muhalefetin yanında yer alması ise bir bakıma bu ‘Ortodoks’ geçmişinin özeleştiriydi. Düşüncelerindeki bu önemli değişimi Tübingen’de bize okuttuğu ve daha sonra kitap olarak da yayımlanan ‘Tübingen Felsefesine Giriş’ (Einleitung in die Tübinger Philosophie) başlıklı ders notlarında okumak olasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Geçen yılın sonunda Ernst Bloch’un ‘Umut İlkesi’ adlı başyapıtının 1. cildinin İletişim Yayınlarından çıktığını duyunca çok heyecanlandım, hemen aldım. Kitabın Almanca orijinalini yıllar önce okumuştum; fakat felsefeyi kendi dilinde okumanın bambaşka bir tadı var. 1. cilt 840 sayfa; bu kalınlıkta, üstelik de dili ağır bir felsefe kitabını çevirmek büyük çaba isteyen bir iş, fakat Tanıl Bora bu işin üstesinden mükemmel gelmiş, kendisini yürekten kutluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     ‘İyimserliğin filozofu’ olarak da bilinen hocam, Türkiye’nin sürüklenmek istediği siyasal, sosyal ve kültürel karanlığın gölgelediği umutlarımı yeniden ışıklandırdı, kararan umutlarımı yeniden yeşertti.  Tanıl Bora, Ernst Bloch hakkında yazdığı giriş yazısında hocamın düşüncelerini şöyle özetliyor: “Ona göre insanı belirleyen temel güdü açlıktır: maddî ve manevî açlık, yani Halihazır olanla yetinmeme, daha iyisini düşleme… Henüz mevcut olmayan (henüz bilincinde de olunmayan) ama pekâlâ reel olarak Mümkün’ü düşlemek ve o düşün peşinde harekete geçmek, bizzat maddî bir kuvvettir onun nazarında.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Umut üzerine düşünmemi bu yaklaşım tetikledi. ‘Henüz olmayan’ın üzerinde düşünmeye başladım. Bu yaklaşım doğal ki geri dönüp ‘olan’a, ‘yaşanmış’a bakmayı da gerektiriyor. Gördüm ki beynimde öngördüğümden çok daha fazla çöpleşmiş ‘bilgi’ birikmiş; kullanım değeri içermeyen, insanın beynini daraltmaktan başka işe yaramayan, hayatta karşılığı olmayan bir sürü ‘malûmat’.  ‘Umut Yazıları’ bir bakıma beynimi çöplerden arındırma çabalarımın bu köşeye yansımalarıdır. Bu süreci okurlarımla değil de kimlerle paylaşacağım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Çöplerden arındıkça mutlu oluyorum, çünkü bu süreç düşünsel dünyamı zenginleştiriyor. Bambaşka bir geleceği hayal edebilmek güzel bir duygu.                               &lt;br /&gt;       &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-7547155461593086958?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/7547155461593086958/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=7547155461593086958' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/7547155461593086958'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/7547155461593086958'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-14-umut-ilkesi-17022008.html' title='2008-14 &apos;UMUT İLKESİ&apos; - 17.02.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-2373834760280072560</id><published>2008-05-16T05:10:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:41.017-08:00</updated><title type='text'>2008-13 İSLAM, MODERNİTE VE TÜRBAN - 13.02.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;div align="justify"&gt;Önemli bölümü soldan dönme liberal aydınlar nicedir türbanı savunuyorlar, bunu ‘modernite’ adına yapıyorlar. Türkiye’de kapitalizmin/sanayileşmenin gelişmesiyle birlikte genç kızlar, toplumsal anlamda özgürleşip bireyselleşmişler ve kendi özgür seçimleriyle taşralılığı çağrıştıran ‘anadan görme’ başörtüsünü atıp yerine, daha ‘modern’ görünüşlü türbanı kullanmaya başlayınca bu örtünme biçimi ‘modernitenin simgesi’ olmuş. Ne istediklerini, ne yaptıklarını bilen, attıkları her adım bir hesaba dayanan dinciler, türban savunucusu liberallere içlerinden gülüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Modernite’ nedir, bakmakta yarar var. Basit tanımlamasıyla ‘modernite’, düşünsel gücünü 18. yüzyılın Aydınlanma felsefesinden alan, aklı ve insanı merkez olarak kabul eden, sosyal hayatı rasyonalize eden, dolayısıyla din olgusunu geri plana iterek laikliği/sekülerizmi öne çıkartan bir çağdaşlaşma sürecidir. Çıkış kaynağı Karl Marx’a göre kapitalizm, sosyolog Emile Durkheim’a göre sanayileşmedir. Başka bir sosyolog, Max Weber ise teknoloji ve rasyonalizasyonu öne çıkartmıştır. Kısaca söylemek gerekirse ‘modernite’, düşünsel zemin olarak Aydınlanma Çağı’na, siyasal olarak Fransız Devrimi’ne, ekonomik olarak da Sanayi Devrimi’ne dayanır. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201393619605801714" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8P8FmWSvI/AAAAAAAAAL8/an7ZK2E54j8/s400/sanayi+devrimi.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi burada ortak payda kapitalizmdir. Batı’da kapitalizm gelişip feodal üretim ilişkileri çözüldükçe, feodalizmin üst yapı kurumu olan Hıristiyanlık güç yitirmeye başlamış, giderek süreç içinde siyasal, toplumsal ve ekonomik yaşamdan elini ayağını çekmiştir. ‘Modernite’ bu bağlamda ‘ilâhi’ gücün ‘dünyevi’ hayat üzerindeki etkisinin kural olarak son bulmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye de başat üretim ilişkileri açısından, -ileri bir sanayileşme düzeyine sahip olmamakla ve bölgesel feodal yapıları barındırmakla birlikte-, kapitalist bir ülkedir. Ne var ki Türkiye’de altyapı-üstyapı ilişkileri 1940’ların ikinci yarısından itibaren Batı’dakinin tam tersine bir gelişme göstermiş, kapitalizm geliştikçe ülke genelinde cami sayısı artmış, din eğitimi yaygınlaşmış, din’in s&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8Q81mWSwI/AAAAAAAAAME/PT6xyT8HVQE/s1600-h/%C5%9Feyhlik.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201394732002331394" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8Q81mWSwI/AAAAAAAAAME/PT6xyT8HVQE/s400/%C5%9Feyhlik.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;iyasal, toplumsal, kültürel ve ekonomik yaşam üzerindeki etkisi güçlenmiştir. İmam Hatip Okulları/Liseleri bugüne kadar iki milyon mezun vermişlerdir. Kadın ya da erkek bu mezunların büyük bölümü toplumumuz için de ‘İslam misyoneri’ olarak çalışmaktadır. Kapitalizmin taşıyıcısı olan egemen sınıflarla onlar adına devleti ele geçiren sivil-asker iktidarlar sistematik bir biçimde din’in ve dinsel kurumların üstyapıdaki konumunu sağlamlaştırmışlardır. Sonuçta, ‘altı kebap, üstü şişhane’ bir ucube ortaya çıkmıştır; son Anayasa değişiklikleri bu ucubenin tepesine oturtulan bir külahtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatın her alanında, yenecek et türünden alınacak eş (kadın) sayısına, faiz yasağından evlenip boşanma kurallarına, eş’e (kadına) atılacak sopadan örtünmeye kadar belirleyici/hükmedici olarak söz sahibi olan ve mutlak değişmezliği/değiştirilemezliği inananlarınca tartışmasız kabul gören bir dünya görüşünün, bir dogmanın ‘modernitesi’ olabilir mi? ‘İslam modernitesi’ kavramı, uydurmacadan başka bir şey değildir. Dolayısıyla ‘türbanın İslam modernitesinin bir simgesi &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8PO1mWSuI/AAAAAAAAAL0/HWx3OAd1n90/s1600-h/irtica+2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201392842216721122" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8PO1mWSuI/AAAAAAAAAL0/HWx3OAd1n90/s400/irtica+2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;olduğu’ savı da, bu uydurmacanın Türkiye versiyonudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Modernitenin’ insan açısından önemi ona tanıdığı özgürleşme olanağıdır, çünkü özgürlük, insanın bireyselleşmesinin önkoşuludur. Bireycilik ve bencillik kavramlarıyla karıştırılmaması gereken ‘bireysellik’, kişiye kendi hayatını kendi istencine göre biçimlendirip yaşama hakkı tanır. Toplum içindeki kimliğiyle toplumun bir parçası olarak gerçekleştirdiği davranış ve olgular anlamına gelen ‘bireysellik’, kişinin kendine olan öz saygısının da temelidir, bir sosyalleşme durumudur, diğer insanları da kendisi gibi değerli bularak kendini onların arasında ve onlarla birlikte kendini kendine özel olarak tanımlayabilmesidir. Böyle bir durum ise İslam toplumları, Müslüman bireyler için söz konusu değildir, olması da olanaksızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Müslümanları arasında görülen başat eğilim cemaatleşmedir; bu süreçte bireyler cemaate değil, cemaatler bireylere ortak bir kimlik kazandırmaktadır. Doğal ki cemaatleşme de, cemaatle aynileşerek ortak bir kimlik edinme de birer sosyal olgudur, fakat bu olguların ‘modernite’ ile uzak yakın bir ilintisi yoktur. Çünkü, burada kişi bireyselleşmenin tam tersi bi&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8O4VmWStI/AAAAAAAAALs/8x_JKlqz0h0/s1600-h/irtica.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201392455669664466" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8O4VmWStI/AAAAAAAAALs/8x_JKlqz0h0/s400/irtica.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;r süreci, ‘teslimiyet sürecini’ yaşamaktadır. Erkeklerde çember sakal, cüppe, takke, haşama vb, kadınlarda türban, çarşaf, peçe vb. giysiler dine teslim oluşun simgeleridir. Din, müminin inancı ölçüsünde kabul ettiği bir dogmalar bütünüdür, dogma ise çağdaşlaşmaya kapalıdır. Kişi, din’e teslim olarak, din’in dogmalarını içselleştirerek özgürleşemez. Batı toplumları ilâhi dünya ile dünyevi hayatı birbirinden ayırarak, laikleşerek/sekülerleşerek özgürleşmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de ise ilâhi hayatla dünyevi hayat giderek bütünleşmektedir. ABD, Irak’ta bombayla, işgalle, ölümle gerçekleştirdiği ‘ılımlı İslam projesini’ Türkiye’deki İslamcı, milliyetçi işbirlikçileri eliyle, ‘tramvay demokrasisi’ yoluyla gerçekleştirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Somut durum budur!&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-2373834760280072560?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/2373834760280072560/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=2373834760280072560' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/2373834760280072560'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/2373834760280072560'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-13-islam-modernite-ve-trban.html' title='2008-13 İSLAM, MODERNİTE VE TÜRBAN - 13.02.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC8P8FmWSvI/AAAAAAAAAL8/an7ZK2E54j8/s72-c/sanayi+devrimi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-1041212649934290875</id><published>2008-05-16T05:08:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:41.109-08:00</updated><title type='text'>2008-12 KAVRAMLARDA ANLAŞMAK - 10.02.2008</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Geçen yazıda değindiğimiz ‘çöp bilgiler’ konusunu sürdürelim. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş belgesi olan 23 temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması, aynı zamanda yeni kurulan devletin Osmanlı’nın hukuksal/siyasal açıdan ‘reddi mirası’nın da ilanıdır. Bu, Türkiye Cumh&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDBYiVmWTjI/AAAAAAAAASc/gJnsj2WU2ZU/s1600-h/Lozan+anla%C5%9Fmas%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201754916549709362" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDBYiVmWTjI/AAAAAAAAASc/gJnsj2WU2ZU/s400/Lozan+anla%C5%9Fmas%C4%B1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;uriyeti’nin Osmanlı’nın kültürel mirasını da reddettiği anlamına gelir mi? Bu, kuramsal olarak da, pratik olarak da olası değildir; kültür ve sanat bu topraklarda yaşamış ve yaşayan insanların ortak emeklerinin ürünüdür. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yurdumuzu bir ‘kavimler kapısı’ olarak görüyorsak, Trakya ve Anadolu’yu üzerinde yaşamış, yaşayan herkesin yurdu bellemişsek ve ‘özbeöz Türklük/kandaşlık’ gibi bilimdışı/akıldışı/çağdışı saplantılarımız yoksa Efes, Alacahöyük, Sümele Manastırı, Ani Kisesi, Aya Sofya gibi Bursa’nın, Edirne’nin, İst&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDBZI1mWTkI/AAAAAAAAASk/dnONPUhvn2Y/s1600-h/yorgo+bacanos.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201755577974672962" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDBZI1mWTkI/AAAAAAAAASk/dnONPUhvn2Y/s400/yorgo+bacanos.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;anbul’un camileri, Sinan’ın, Balyan Kardeşlerin yapıtları; Türk Dede Efendi, Ermeni Artaki Candan, Rum Yorgo Bacanos (fotoğraf), Yahudi İsak Varon, Kürt Haydar Telhunar’ın müzikleri yada Mevlâna’nın, Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın, Ahmet Hâni’nin şiirleri bize kalan miraslardır, gelenek-göreneklerimiz gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeri gelmişken uzunca bir süredir sıkça ve çoğunlukla da yersiz kullanılan ‘ulusalcılık’ kavramı üzerinde de durmak gerekiyor, diye düşünüyorum. Latince ‘natio’ kökünden türeyen, İngilizce’de, Fransızca’da, Almanca’da ‘nation’, İtalyanca’da ‘natione’ olarak kullanılan sözcüğün dilimizdeki karşılığı ‘ulus’tur. Kabaca söyleyecek olursak, ‘ulus’a maddi ya da manevi açıdan aidiyet bağıyla bağlı olan her şey ve herkes de ‘ulusal’dır.&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDBZtlmWTlI/AAAAAAAAASs/TKQmUmyuxpI/s1600-h/leyla+gen%C3%A7er.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201756209334865490" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDBZtlmWTlI/AAAAAAAAASs/TKQmUmyuxpI/s400/leyla+gen%C3%A7er.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; ‘Ulusal Egemenlik’, ‘Ulusal Park’, ‘Ulusal Takım’, ‘Ulusal Gelir’, ‘Ulusal Medya’ gibi. Örneğin, müzikte Leyla Gençer (fotoğraf), Fazıl Say, şiirde Nazım Hikmet, tıpta Gazi Yaşargil ve daha birçok benzerleri ‘ulusal’ değerlerimizdir. Bu sözcük ‘Ulusal Afet’, ‘Ulusal Utanç’ vb örneklerinde görüleceği gibi mutlaka olumluluk içermez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Ulusalcı’ ve ‘ulusalcılık’ sözcükleri ‘ulusal/milli’ sözcüğünden türemiştir; ‘ulusalcı/millici’ sözcüğü, yurduna, yurdunun ve insanın değerlerine sahip çıkan, onları koruyan insanları tanımlamak için kullanılır, bu insanların görüş birliğinin yarattığı akıma da ‘ulusalcılık/millicilik’ denir. Tek bir yabancı dilden, sözgelimi Almanca’dan yola çıkacak olursak, ‘nation=ulus’, ‘national=ulusal’ anlamına gelmektedir. Görüldüğü gibi ne Türkçe’de, ne de yabancı dillerde ‘ulusalcılık’ sözcüğünün milliyetçilik anlamına gelen ‘ulusçuluk’ sözü ile -her ikisinin de ‘ulus’ sözcüğünden türemiş olmalarından başka- hiçbir ilintisi yoktur. Tam tersine ‘ulusçuluk’ ile ‘ulusalcılık’ birbirlerine karşıt kavramlardır, ‘ulusçuluk’ bir milliyete aidiyeti, ‘ulusalcılık’ ise bir yurda aidiyeti öngörür. Bir örnek vermek gerekirse, Mustafa Kemal Atatürk ‘&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDBaR1mWTmI/AAAAAAAAAS0/u525RbLO3TU/s1600-h/turan.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201756832105123426" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDBaR1mWTmI/AAAAAAAAAS0/u525RbLO3TU/s400/turan.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;ulusalcı/millici’, Enver Paşa ise ‘ulusçu/milliyetçi’dir. Biri, sınırlarını ‘Ulusal Ant’la belirlediği yurdu kurtarmanın savaşını verirken, öbürü Turan hayalleri peşinde on binlerce Anadolu çocuğunu kara gömmüştür. Ulusun sınırları yoktur, yurdun ise bellidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Ulusçuluk/milliyetçilik’, özellikle farklı etnik kökenden insanların yaşadığı, bir arada yaşamak zorunluluğunda olduğu Türkiye gibi ülkelerde hem nesnel, hem de öznel olarak ‘bölücü’ işlevler üstlenir. Böyle ülkelerde bir etnik grupta baş gösteren ulusçuluk/milliyetçilik öbür etnik gruplardaki ulusçu/milliyetçi potansiyeli tetikler; Kürt sorununun güncel görünümü bu görüşü açıkça doğrulamaktadır. Daha önce de vurgulamıştık: Ulusçuluk/milliyetçilik, kapitalizm üretim ilişkileriyle birlikte ortaya çıkan ideolojik/siyasal bir akımdır, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da kapitalist üretim ilişkileri yaygınlaştıkça bu akımın ortaya çıkması çok doğaldı, ne var ki devlet bu akımı doğru/gerçekçi algılayamamış, Kürtlerin kabul edilebilir istemlerine bağnaz bir karşı ulusçuluk/milliyetçilikle yanıt verme yoluna gitmiş, böylece bir kısır döngüye, açmaza girilmiştir. Bu açmazdan yararlanan tek güç ise söz konusu açmazı tüm olanaklarıyla keskinleştiren Amerikan emperyalizmi olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusalcılık, yurtseverliğin, yurtseverlik de solculuğun olmazsa olmazıdır. Ben, Türkiye’nin geleceğini üzerinde yaşayan her dilden, her dinden, her etnik kökenden insanların yurt sevgisinde görüyorum. Bir düşünelim: Birbirine ters iki kavram olan ‘ulusalcılık/millicilik’ ile ‘ulusçuluk/milliyetçilik’ sözcükleri ne zamandan beri özdeş olarak kullanılır oldu ve bu özdeşlik kimler tarafından dilimize dayatıldı? Kimler bu yapay özdeşlikten kendilerine ideolojik ve siyasal çıkarlar sağladılar? Ne var ki bu sözcük giderek daha sıkça kullanılıyor, ulusçuluk/milliyetçilikle uzak yakın bir ilgisi olmayan ulusalcılar/milliciler bile bu yoğun dayatmaya karşı seslerini yükseltmiyorlar. &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDBa_1mWTnI/AAAAAAAAAS8/2OiYnJvsRo8/s1600-h/yankee.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201757622379105906" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDBa_1mWTnI/AAAAAAAAAS8/2OiYnJvsRo8/s400/yankee.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçilik postuna bürünmüş egemenler, nutuk atarak, parmak sallayarak bu ülkenin düşünmek isteyen insanlarını ‘bölücülük’, ‘hainlik’ tehditleriyle korkutup sindirecekler, bize kendi yanlışlarını, kendi kavramlarını dayatacaklar. Biz de sesimizi kesip boyun eğeceğiz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olacak şey mi? &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-1041212649934290875?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/1041212649934290875/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=1041212649934290875' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/1041212649934290875'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/1041212649934290875'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-12-kavramlarda-anlamak-10022008.html' title='2008-12 KAVRAMLARDA ANLAŞMAK - 10.02.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDBYiVmWTjI/AAAAAAAAASc/gJnsj2WU2ZU/s72-c/Lozan+anla%C5%9Fmas%C4%B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-8769894718372413495</id><published>2008-05-16T05:02:00.001-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:41.169-08:00</updated><title type='text'>2008-11 ÇÖP BİLGİLER - 06.02.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Beyinlerimiz doğumumuzla birlikte dolmaya başlıyor ve bu ölümümüze kadar sürüyor. Bazen, bilim insanları bir aygıt bulsalar, beyinlerimizi ‘işe yaramaz’, ‘yanlış’, ‘hayatta karşılığı olmayan’ bilgilerden arındırabilseler, kim bilir belleklerimizdeki bilgilerden ne kadarı çöpe giderdi, diye düşünüyorum. Herhalde çok ama çok büyük bölümü! Beyinlerimizde kurtulamadığımız öyle çok işe yaramaz bilgi var ki, bunlar yeni bilgiler edinmemizi, hayattaki değişimleri algılamamızı engelliyorlar. Ama ne yazık ki bizi o eskimiş, kokuşmuş, çöpleşmiş bilgilerden kurtaracak bir aygıt henüz ortada yok; iş başa düşüyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyinlerimizdeki çöp bilgiler bizim kendimizle yüzleşmemizin de önünde engel oluşturuyorlar, bu nedenledir ki kendimizi gerektiğince sorgulayamıyoruz, böyle olunca belleklerimizdeki ‘eskileri’ yenileriyle değiştiremediğimizden kendimizi de yenileyemiyoruz; bir başka deyişle çağcıllaşamıyoruz. Yaşım elverse, bugüne kadar okuduğum tüm tarih kitaplarını yeniden okur, beynime yerleşmiş her türlü bilgiyi gözden geçirirdim. Sanırım, bu gereksinimi birçoğumuz duyuyoruz, ama nereden başlayacağımızı bilemediğimizden daha başında pes ediyoruz, kolay değil çünkü. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201739128249929218" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDBKLVmWTgI/AAAAAAAAASE/O_ak3uAL3Mc/s400/osmanl%C4%B1+haritas%C4%B1.jpg" border="0" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu sıralar insana ilk bakışta yanıtı çok kolaymış gibi gelen birtakım sorular uğraştırıyor beni: Bize okutulan, anlatılan, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurma koşullarının emperyalist işgalcileri süngü zoruyla defetmemizle oluştuğu, yeni devletin, emperyalist işgalcilerle işbirliği içindeki ve ülkenin kurtarıcıları hakkında ölüm fermanı çıkartan Osmanlı’ya rağmen kurulduğu gerçeği değil miydi? Öyle ya yoksa Padişah da, Sadrazam da bir İngiliz savaş gemisine sığınıp kaçarlar mıydı? Peki, o zaman Osmanlı ile övünmelerimiz ne anlama geliyor? Nesiyle övünüyoruz Osmanlı’nın, üç kıtada at koşturmasıyla mı? Yoksa halkını cahil bırakması, matbaayı bulunuşundan 250 yıl sonra topraklarına sokması, tebaasının ‘asli unsuru’ dediği Müslüman Türkleri ‘etrakı biidrak’ (anlayışsız Türk) olarak görmesiyle mi? Batı’daki ekonomik, siyasal, sosyal gelişmelere seyirci kalıp topraklarını gelişmiş ülkelere sömürge olarak açmasına, tebaasının tutsaklaştırılmasına rıza göstermesiyle mi? Ya da milletinin bireylerinin kulluktan yurttaşlığa dönüşümü yolunda parmağını bile oynatmayışıyla mı? Bunlarla mı? &lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;Toplumların tarihsel gelişiminde uluslaşma da, modern ulus devlet de kapitalist üretim ilişkileri zemininde ortaya çıkmıştır. Avrupa’nın güçlü imparatorlukları, egemenlikleri altında bulunan topraklarda gelişen uluslaşma süreçlerinin düzeyleri ölçüsünde çözülmüşlerdir. Bu, Osmanlı İmparatorluğu için de geçerlidir. Söz konusu sürece bağlı olarak önce Sırbistan, sonra Yunanistan, daha sonra Romanya, en sonunda da Bulgaristan ayaklanmalar, isyanlar ya da yabancı güçlerle –örneğin, Çarlık Rusya’sıyla- işbirliği yaparak (1829-1908) bağımsızlıklarını kazandılar ve Osmanlı’dan koptular. Anadolu’daki ilk uluslaşma hareketi ise Ermeni toplumundaki kapitalistleşme sürecine bağlı olarak ortaya çıktı ve Bağdat Demiryolu yapımının getirdiği koşullarda hızlandı. 1890’lı yıllarda başlayan bağımsızlığa yönelik Çarlık Rusya’sı destekli Ermeni isyanları İttihat ve Terakki Hükümetinin 1915 Tehcir Kararı ile son buldu. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201740030193061394" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDBK_1mWThI/AAAAAAAAASM/vxuh8Ulbruw/s400/istanbulun+i%C5%9Fgali.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Biz, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları ne yapacağız? Ülkemizin kurtarıcısı, yurttaşı olmaktan gurur duyduğumuz Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk hakkında ölüm fermanı çıkartan, İngiliz uşaklığını bağımsızlık ve özgürlüğe yeğleyen Osmanlı’ya karşı bağımsızlık savaşı verdiler diye bu ulusları aşağılayacak, onlardan ‘makable şamil’ nefret mi edeceğiz? Gerçekçi olalım; ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur!’ yanlışının temel nedeni bir zamanlar Osmanlı’nın eyaleti, sömürgesi, tebaası olan halkların ona karşı ayaklanarak bağımsızlıklarına kavuşmalarını içimize sindiremeyişimiz değil midir? Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu uluslararası hukukta güvence altına Lozan Antlaşması aynı zamanda bizim Osmanlı’ya ilişkin ‘reddi miras’ belgemizdir. Ne var ki bu gerçeği içselleştirmemekte direnç gösteriyoruz, yine bu nedenledir ki Osmanlı ile herhangi bir ihtilafı, çatışması olan, onunla savaşmış her ulusa karşı önyargılıyız ve gizli/açık bir düşmanlık besliyoruz. Yarı belimize kadar milliyetçilik batağına batışımız da aynı dirençten kaynaklanıyor. Bunlar yüksek sesli düşüncelerden başka bir şey değil; ama belirttiğim gibi bir yerden başlamak gerekiyor. &lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201740854826782242" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDBLv1mWTiI/AAAAAAAAASU/UyQbDsM75i8/s400/kurtulu%C5%9F+sava%C5%9F%C4%B1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları olarak doğal ki yurdumuza göz dikenlere, toprak bütünlüğümüzü parçalamayı amaçlayanlara, toplumumuzu düşman kamplara bölmeyi hedefleyenlere kaya gibi karşı duracağız, fakat direniş gücümüzü besleyecek kaynak Ulusal Ant’la sınırları belirlenmiş topraklarımız üzerinde yükselen Cumhuriyetimize olan bağlılığımız olacaktır, yoksa Cumhuriyetimizin kurucularının mirasını reddettikleri Osmanlı’ya olan ‘sadakatimiz’, onun adına duyduğumuz hınçlar, öfkeler değil. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;(&lt;strong&gt;Fotoğraflar:&lt;/strong&gt; Osmanlı İmparatorluğu; İstanbul'un İşgali 1918; Kurtuluş Savaşı sırasında &lt;strong&gt;Mustafa Kemal Atatürk&lt;/strong&gt;)&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt; &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-8769894718372413495?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/8769894718372413495/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=8769894718372413495' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8769894718372413495'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8769894718372413495'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-11-p-bilgiler-06022008.html' title='2008-11 ÇÖP BİLGİLER - 06.02.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDBKLVmWTgI/AAAAAAAAASE/O_ak3uAL3Mc/s72-c/osmanl%C4%B1+haritas%C4%B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-4290177990614472218</id><published>2008-05-16T05:00:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:41.235-08:00</updated><title type='text'>2008-10 UMUT, HAYAL KURMAKLA BAŞLAR - 03.02.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Babamın babası, Söke Ziraat Bankası Müdürü Nuri Bey, Osmanlı’nın çöküş döneminde dünyaya gelmiş ve doğup büyüdüğü kent olan İzmir’in kurtuluşunu göremeden ölmüş. Babaannem Ülker Hanım, dedemin içine dönük, daima karamsar bir insan olduğunu anlatırdı. 1911 doğumlu babam Ferit Kavukçuoğlu ise babasının tersine neşeli, hayata bağlı, umut dolu bir insandı. Babasıyla babamın aralarındaki hayata bakış farkının nedenini gençlik yıllarımda anlamaya başladım. Çökmüş, toprakları işgal, insanları tutsak edilmiş bir devletin yurttaşı ile bağımsızlığını ve özgürlüğünü düşmandan söke söke almış, ordusunun ve halkının kazandığı zafer üzerinde yükselen yeni bir devletin yurttaşı olmanın gururunu taşıyan bir insan arasında önemli farklar olması çok doğaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umutsuz insan karamsar olur; karamsarlık, kişinin hayal dünyasının yoksullaşmasıyla göstermeye başlar kendini. Hayallerinin yoksulluğu da, zenginliği de kişinin yaşadığı ortamın sunduğu koşullara bağlıdır. Ne var ki her şeyin bittiği, son’un geldiği, kurtuluşun olanaksız göründüğü koşullarda dahi hayal kurabilen, kurduğu hayallerin bir gün mutlaka gerçekleşeceği umudunu taşıyan insanlar da vardır. Mustafa Kemal Atatürk, işte o ender insanlardan biriydi, geleceğe ilişkin hayallerini, umutlarını tek bir cümleye sığdıracak ölçüde akılcı ve o tek cümlede ne söylemişse birer birer gerçekleştirecek kararlılıkta bir insandı. 1919 mayısında Samsun’a çıkmadan iki ay önce hayallerini dillendirdiği o ünlü cümlesini anımsayalım: “Alınacak tek bir karar vardı; hakimiyeti milliyeye müstenit, müstakil, yeni bir Türk devleti kurmak!” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201659336347503618" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDABm1mWTAI/AAAAAAAAAOE/HvVn4t-EPo8/s400/%C4%B0zmirin+kurtulu%C5%9Fu.jpg" border="0" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Babam, Kurtuluş Ordusu İzmir’e girerken, elinde kâğıttan bir bayrakla Kordon Boyun’a koşmuş, askerlerimizi selamlamış bir çocukmuş, lise ve üniversite yıllarında da o coşkulu zafer sahneleri gözlerinin önünden hiç gitmeyen bir Cumhuriyet genci. Ben onu çalışkan, erdemli, yüreği yurt sevgisiyle dolu, ömrünü devlet hizmetinde geçirmiş, bundan da onur duyan bir teknokrat olarak tanıdım. 1963 yılında yaşama veda edene kadar ülkesinin ve insanının aydınlık geleceğinden bir an bile kuşku duymadı, içinde hep yeni umutlar yeşertti. Gençlik yıllarında tanık olduğu sanayileşme atılımlarını, döşenen yeni demiryolu ağlarını, büyüyen deniz ticaret filosunu, ülke yüzeyindeki ulusal eğitim seferberliğini anlatırken gözleri ışıldardı. Her şey iyi olacaktı, sanayileşmeyle birlikte Türkiye gelişecek, köyler elektriklenecek, tarım makineleşecek, Köy Enstitüleri yeni mezunlar verdikçe Anadolu’nun karanlığı aydınlığa dönüşecek, kentteki ve kırdaki dürüst, çalışkan, eğitimli insanlarıyla ülkemiz çağdaş uygarlık düzeyine erişecekti. 1950-1960 arasındaki dönemde yaşanan gerilemeler, Cumhuriyet devrimlerinden verilen ödünler içini burksa da umutlarını hiç yitirmedi. &lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201660912600501266" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDADClmWTBI/AAAAAAAAAOM/51GNYoy5CxE/s400/k%C3%B6y+enstit%C3%BCs%C3%BC.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler, böyle anne babaların çocuklarıydık. Onların umutlarını devraldık, 1968 gençlik hareketi de Türkiye’ye özgü nitelikleriyle bir ‘umut eylemi’ idi. Ne var ki egemen güçler umutlarımızdan ürktüler, hayallerimizi kırmak, geleceğimizi karartmak için ellerinden geleni artlarına koymadılar. Umuda yürürken yitirdiğimiz ilk canımız, Vedat Demircioğlu arkadaşımızdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201661608385203234" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDADrFmWTCI/AAAAAAAAAOU/1HNGUNrOluk/s400/Vedat+demircio%C4%9Flu.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17 temmuz 1968 günü Dolmabahçe’de Amerikan 6. filosuna karşı düzenlenen protesto gösterisi sonrasında İstanbul Teknik Üniversitesi toplum polisi tarafından basıldı; Vedat’ı pencereden fırlatıp ölüme attı polisler. Yaralı arkadaşımız bir hafta sonra can verdi. Polisin işlediği bu cinayet, ABD emperyalizminin işbirlikçilerinin hanesine bir ‘başarı notu’ olarak düşüldü. Kanlı olaylar bu cinayetin sonrasında başladı; başlatanlar, Amerikancı siyasal iktidarın emrindeki güvenlik güçleriydi. Çok geçmeden milliyetçiler/ülkücüler güvenlik güçlerinin safında ‘yedek güç’ olarak savaşa katıldılar. Başta bir umut eylemi olan gençlik hareketi egemen güçler tarafından şiddete yönlendirildi. Sonrasını biliyoruz, önce 12 mart 1971, dokuz yıl sonra da 12 eylül 1980 darbesi geldi. Birçok canla birlikte umutlar da kırıldı. Kimi arkadaşlarımız da işbirlikçi saflara devşirilerek egemenlerin hizmetine girdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201662390069251122" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAEYlmWTDI/AAAAAAAAAOc/_5depnc4x1k/s400/yalakal%C4%B1k.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onursuzluklar, başarı öyküleri olarak sunuldu topluma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstenen de buydu; umutsuz, hayalsiz, ütopyasız, dolayısıyla sorumsuz, siyasetten kendini soyutlamış bir gençlik yaratmaktı. Parasal çıkarlarını, dayanışmanın, paylaşımcılığın, erdemin, onurun üzerinde gören, dengesi şaşmış, tüketici bir gençlik. Bunu, eğitim sistemini değiştirerek, toplumdaki ahlak ölçülerini altüst ederek çok büyük ölçüde başardılar.&lt;br /&gt;Devlet üniversiteleri şeriata doğru gidişe “Dur!” demek için günlerdir ayakta; buna karşın onca vakıf/özel üniversiteden tek bir ses yükseliyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki her gücün, her olgunun kendi karşıtını yaratması bir diyalektik yasadır. Her şeye rağmen bu ülkede geleceğe ilişkin hayaller kuranların, farklı bir hayata dair yeni umutlar yeşertenlerin kökü kurutulamamıştır. Yaşlısıyla, genciyle, kadınıyla, erkeğiyle bu insanlar hâlâ vardır ve sayıları hiç de azımsanacak kadar az değildir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-4290177990614472218?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/4290177990614472218/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=4290177990614472218' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/4290177990614472218'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/4290177990614472218'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-10-umut-hayal-kurmakla-balar.html' title='2008-10 UMUT, HAYAL KURMAKLA BAŞLAR - 03.02.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDABm1mWTAI/AAAAAAAAAOE/HvVn4t-EPo8/s72-c/%C4%B0zmirin+kurtulu%C5%9Fu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-2025435878748417354</id><published>2008-05-16T04:56:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:41.290-08:00</updated><title type='text'>2008-09 MİLLİYETÇİLİK UMUT DEĞİLDİR - 30.01.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Bu köşede on yıldır yazıyorum, bu süre içinde okurlarımdan en çok tepkiyi milliyetçiliğe aykırı düşen, milliyetçiliği eleştirdiğim yazılarım aldı. Görüşlerimi bugün de koruyorum. Yineleyeyim: çağımızda milliyetçilik emperyalizmin en güçlü payandalarından biridir. Emperyalizmin Avrupa’daki yükselme çağında faşizm, nasyonal-sosyalizm, falanjizm adları altında 50 milyon cana mal olurken başta Fransızlar olmak üzere Norveç’ten Balkanlara kadar onlarca ülkenin milliyetçileri topraklarını bu barbarlara açmak için birbirleriyle yarışmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201706392009199010" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAsZ1mWTaI/AAAAAAAAARU/JDjkTANlMdI/s400/petain.jpg" border="0" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;Amerikan emperyalizmi ise yükseliş ve olgunluk çağında Latin Amerika ve Asya’da milliyetçi akımları güçlendirerek, ayaklanmalar ve askeri darbeler yoluyla onlarca ülkeyi kendine bağlamıştır. Bugün Avrupa gibi Latin Amerika, Asya ve Afrika’daki tüm demokratik devletler, o ülkelerin yurtseverlerinin emperyalizmin payandası milliyetçi iktidarlara karşı kazandığı zaferler sonucunda kurulmuştur. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bir milliyetin üstünlüğü görüşü temelinde hareket eden ve bu nedenle çok etnisiteli toplumlarda gizilgüç olarak bölücü olan milliyetçilik ile sınırları belli bir yurdu ve etnik farklılıklarına bakmaksızın o yurt üzerinde yaşayan tüm yurttaşları ve o yurdun sahip olduğu tüm değerleri esas alan yurtseverlik arasındaki fark buz ile ateş gibi derindir.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAuNVmWTbI/AAAAAAAAARc/YjAzk51Jwrc/s1600-h/pinochet.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201708376284089778" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAuNVmWTbI/AAAAAAAAARc/YjAzk51Jwrc/s400/pinochet.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Amerikan emperyalizminin Orta-Doğu ve Türkiye için öngördüğü güncel işbirlikçi modelin ‘ılımlı İslam’ olduğunu biliyoruz. Bugün toplum ve ülke olarak sıkıntısını çektiğimiz, emperyalizmin dayattığı bu modele geçişin sancılarıdır. Modelin tasarımcısı Amerika Birleşik Devletleri, uygulayıcısı ise onun koltuğunun altında semirmiş askeri ve sivil iktidarlardır. Örneğin, din de&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAvAlmWTcI/AAAAAAAAARk/FnCSlKk4Pvs/s1600-h/cemalettin+kaplan.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201709256752385474" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAvAlmWTcI/AAAAAAAAARk/FnCSlKk4Pvs/s400/cemalettin+kaplan.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;rslerinin okullarda zorunlu kılınması da, o zamanlar yurtdışında görev yapan 260 Türk imamının maaşlarının Rabıta-ül İslam adlı Suudi Arabistan kökenli şeriat örgütüne ödetilmesi de milliyetçiliği ve Atatürkçülüğü dilinden düşürmeyen, ama aynı zamanda Halkevlerini, Türk Dil Kurumu’nu, Türk Tarih Kurumu’nu kapatan, Amerikalı generallerin ‘bizim oğlan’ dediği Kenan Evren’in askeri-hiyerarşik diktatörlük döneminde gerçekleştirilmiştir. Yurtdışında kurulan sözde İslam Devleti’nin kurucusu Cemalettin Kaplan’ın, 12 Eylül’ün darbe liderini şu sözlerle övdüğünü anımsayalım: “Evren geldi, Evren'in bir iyiliği oldu. Partilerin balonlarına bir iğne dürttü, hepsi söndü. Bir-iki sene partisiz yaşadık. O kadar rahat ki, cemaat de çoğalıyordu, cemaat de ruhen bu particilikten tedirgindi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın tarihimizin son çeyrek yüzyılı laiklik, demokrasi, özgürlük ve insan hakları adına utanılacak bir dönemdir. Cumhuriyet tarihimizin hiçbir döneminde laik-demokratik yapının temelleri bu dönemki kadar derinden oyulmamıştır, bu açıdan bakıldığında da bu zaman dilimi içinde hiçbir iktidar ‘temiz’ değildir. Sivas’ta şeriatçılar tarafından diri diri yakılan aydınlarımızın acıları yüreklerimizde, en umulmadık ağızlarca Fettullah Gülen cemaati okullarına düzülen övgüler hâlâ kulaklarımızdadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeriatçılıkla milliyetçilik birbiriyle bağdaşır mı? Kuramsal olarak bu soruyu olumsuz yanıtlamak gerekir, çünkü şeriatçılık feodal altyapının, milliyetçilik ise diyalektik olarak onun karşıtı/&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAvdlmWTdI/AAAAAAAAARs/Qzlysdn7heI/s1600-h/mad%C4%B1mak.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201709754968591826" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAvdlmWTdI/AAAAAAAAARs/Qzlysdn7heI/s400/mad%C4%B1mak.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;onun yerini alacak olan kapitalizmin ürünüdür. Fakat emperyalizm çağında İran, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi çoğu İslam ülkesinde kapitalizm, feodal üstyapı korunarak geliştirilmiştir. Dolayısıyla her iki dünya görüşü de kapitalizm temelinde buluştuğundan belirleyici bir bağdaşmazlık da söz konusu olmaktan çıkmıştır. Günümüzde şeriatçılık ve milliyetçilik, emperyalizmin işbirlikçiliği temelinde birbirini tamamlayan iki akımdır. Öbür İslam ülkelerine kıyasla kapitalizmin daha fazla yol aldığı Türkiye’de bu süreç daha hızlı ve daha belirgin olarak işlemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bakıldığında Türk milliyetçiliğinin en güçlü ve en yaygın örgütü olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin, dinsel/bireysel nedenlerden ötürü kullanılan bir giysi parçası olmak yerine dinci-siyasal güçler tarafından şeriatçılığın simgesi durumuna getirilmiş ‘türban’ konusunda Adalet ve Kalkınma Partisi’ne destek vermesinin hayret edilecek bir yanı yoktur. Dünyadaki tüm&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAwS1mWTeI/AAAAAAAAAR0/rIC6l99O9hs/s1600-h/mhp.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201710669796625890" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAwS1mWTeI/AAAAAAAAAR0/rIC6l99O9hs/s400/mhp.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; milliyetçi partiler gibi MHP de varlığını popülizm üzerinden sürdüren bir partidir, bundan böyle de tercihi her zaman toplumun dinsel duygularını kaşıyan politikalardan yana olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan unutmayalım, milliyetçilik ucu açık, freni olmayan bir ideolojidir, ne zaman faşizme, ne zaman ırkçılığa, ne zaman cinayet şebekelerine evrileceği belli olmaz. Hrant Dink’in katili yakalandığında eline Türk bayrağı verilip bir posterde ölümsüzleştirilmesi de rastlantısal değildir. &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAwuFmWTfI/AAAAAAAAAR8/whe3999EMXI/s1600-h/og%C3%BCn+samast.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201711137948061170" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAwuFmWTfI/AAAAAAAAAR8/whe3999EMXI/s400/og%C3%BCn+samast.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşanabilir bir geleceği tasarlayan kişi, üzerine bir sakız gibi yapışmış/yapıştırılmış milliyetçiliğin her türünden kendini arındırmalıdır. Tümü kapitalizmin ürünü, başlıca işlevi de kendisini yaratan kapitalizmin bekçiliği olan milliyetçilik, hangi türden, hangi renkten olursa olsun, aydınlığa açılacak yolun umut kapısı olamaz. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;(&lt;strong&gt;Fotoğraflar:&lt;/strong&gt; II. Dünya Savaşı'nda Fransa topraklarını Nazi işgal ordularına açan 1. Dünya Savaşı'nın Ulusal Kahramanı milliyetçi &lt;strong&gt;Mareşal Petain&lt;/strong&gt; (solda) &lt;strong&gt;Hitler&lt;/strong&gt;'le el sıkışırken; Şili eski diktatörü &lt;strong&gt;General Pinochet&lt;/strong&gt;; &lt;strong&gt;Cemalettin Kaplan&lt;/strong&gt;; Sıvas'taki Madımak Oteli içindeki 33 aydınla yanarken; Bir MHP afişi; &lt;strong&gt;Hrant Dink'in&lt;/strong&gt; katili &lt;strong&gt;Ogün Samast&lt;/strong&gt; polislerin verdiği Türk bayrağı ile)&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-2025435878748417354?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/2025435878748417354/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=2025435878748417354' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/2025435878748417354'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/2025435878748417354'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-09-milliyetilik-umut-deildir.html' title='2008-09 MİLLİYETÇİLİK UMUT DEĞİLDİR - 30.01.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAsZ1mWTaI/AAAAAAAAARU/JDjkTANlMdI/s72-c/petain.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-1001577405794129590</id><published>2008-05-16T04:54:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:41.425-08:00</updated><title type='text'>2008-08 İŞÇİLER VE İŞSİZLER - 27.01.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu köşede epeyce bir süredir saydam bir Türkiye fotoğrafı çıkartmaya çalışıyorum. ‘Umut’ başlıklı yazılarımda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 22 temmuz genel seçimlerinde e&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAkg1mWTWI/AAAAAAAAAQ0/ppMIGp_d2MM/s1600-h/sadaka+devleti.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201697716175261026" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAkg1mWTWI/AAAAAAAAAQ0/ppMIGp_d2MM/s400/sadaka+devleti.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;lde ettiği başarının nedenlerinden yola çıkarak İmam Hatip Okulları, dincileşme eğilimleri karşısında siyasal partiler, dinci sermaye ve Nakşibendilik, Anadolu’da AKP kadrolaşması, dincileşme ve aydınlar, ekonominin ve eğitimin durumu, otoriter yapılanmalar, bireyselleşme ve demokrasi, yurttaşlık bilinci, devrim yasaları, cumhuriyet devrimleri karşısında muhalefet, Türkiye’de ilk partileşmeler, Demokrat Parti serüveni, ordu ve siyaset, köylülük ve milli burjuvazi konularının üzerinde durdum. ‘İnsan belleği unutkanlıkla sakattır’ saptaması, içinde bulunduğumuz bu sıkışık dönemde bizler için de geçerli olmasın, istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de hava gün be gün kararıyor. Bir ayağı dışarıda olan işbirlikçi burjuvazinin ve ondan beslenen dar bir kesimin umursamazlığını anlayabiliyorum; onlar toplumumuzun çok büyük bir bölümünün, ezici çoğunluğun yabancısı olduğu şatafatlı, renkli, debdebeli hayatlar yaşıyorla&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAj8lmWTVI/AAAAAAAAAQs/yqwXYRldKHM/s1600-h/sosyete.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201697093405003090" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAj8lmWTVI/AAAAAAAAAQs/yqwXYRldKHM/s400/sosyete.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;r. Toplum ise yoksul evlerine dağıtılan kömürle, erzakla, ianeyle sadakaya muhtaç dilenci derekesine düşürülüyor. Siyasal iktidara yaranmak isteyen büyük medya, gazeteleriyle, televizyonlarıyla bir yandan yaşanan o debdebeli hayatlara ‘magazin’ adı altında sayfalar, saatler ayırırken, iktidarın sadaka operasyonlarını da övgüler düzerek kamuoyuna sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nicedir yalanlarla yatıyor, yalanlarla kalkıyoruz. İşsizlik istatistikleri açıklanıyor. Resmi sayılara göre ülkemizdeki genel işsizlik oranı 2007 yılında yüzde 9.2. Aynı yılda Almanya’daki genel işsizlik oranı ise yüzde 9.9, yani Avrupa’nın en gelişmiş ekonomisindeki işsizlik oranı Türkiye’dekinden yüzde 0.7 daha fazla! Bizi salak yerine koyuyorlar, elmalarla armutları karşılaştırıp ortaya çıkan sayıyı önümüze sürüyorlar. Oysa biz, 70 milyon olan nüfu&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAlwFmWTXI/AAAAAAAAAQ8/cFl0JRrN07k/s1600-h/i%C5%9Fsizlik.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201699077679893874" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAlwFmWTXI/AAAAAAAAAQ8/cFl0JRrN07k/s400/i%C5%9Fsizlik.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;sumuzun çalışabilir durumda olan 15 yaş üzeri bölümünün 52.5 milyon kişi yaptığını biliyoruz. Fakat istatistiklerde bu 52.5 milyon kişinin yalnızca 25 milyonu ‘çalışabilir nüfus’ olarak, yarıdan fazlası ise (27.5 milyon kişi) yaşlıdır, emeklidir, ev kadınıdır, engellidir, öğrencidir denerek değerlendirmeye sokulmuyor. Dolayısıyla işsiz sayısı 2 milyon 300 bin düzeyine indirilerek bizimle birlikte Avrupa Birliği’nin de gözü boyanmaya çalışılıyor. Oysa ülkemizdeki ‘gerçek’ işsizlik oranı yaklaşık yüzde 20’yi buluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gören gözlere, iş günlerinde ve mesai saatleri içinde yalnızca İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in, Bursa’nın, Eskişehir’in ya da Diyarbakır’ın sokaklarında değil irili ufaklı kasabalarda da bir süre dolaşmak ülkemizde yaşanan işsizlik felaketinin gerçek boyutları hakkında bir izlenim edinebilmek için yeterli oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorum, bu sayılar insanın geleceğe ilişkin umutlarını kırıyor. Öyle koşullarda yaşıyoruz ki umudu korumak kolay değil. Yineleyelim: nüfusumuz 70 milyon 500 bin, çalışır durumdaki kesim 21 milyon 200 bin. Çalışan bu kesim toplam nüfus içindeki çocuk, genç, yaşlı, emekli, engelli, öğrenci 49 milyon 300 bin kişiyi besleyecek! Doğal ki besleyemiyor, toplumda açlık ve yoksulluk sınırı altında yaşayanlar milyonlarla ifade ediliyor. İnsanlarımız çöplerden yiyecek ayıklıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmi verilere göre toplam sendikalı sayısı 3 milyon 274 bin, bu sayı toplam çalışabilir nüfusun ancak yüzde 13’ünü oluşturuyor. Yüzde 87’ye karşı yüzde 13! İşçilerimizin örgütlenme&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAmX1mWTYI/AAAAAAAAARE/8gTv7fHGdwQ/s1600-h/tar%C4%B1mda+i%C5%9Fsizlik.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201699760579693954" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAmX1mWTYI/AAAAAAAAARE/8gTv7fHGdwQ/s400/tar%C4%B1mda+i%C5%9Fsizlik.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; bilinci ne yazık ki 2008 yılında bu düzeyde, köylülüğün gelişmişlik düzeyi ise henüz yarı-kölelikten ücretli işçiliğe geçiş aşamasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metropol burjuvazimiz de, Anadolu burjuvazimiz de emperyalizme bağımlı, her ikisi de küresel sermayenin işbirlikçisi; biri ‘sözde laik’, öbürü ‘özde dinci’ ama her ikisi de siyasal iktidardan hoşnut. Dış ticaret dengemiz bozulmuş, dışalımımız dışsatımımıza fark atıyor. Küreselleşme adına Batı’dan çikolata fabrikası satın alıyor, karşılığında sanayi tesisi veriyoruz. Borsamızın yüzde 70’i, bankalarımızın yüzde 45’i yabancıların elinde. Devlet, elinde nesi var nesi yoksa yabancılara devretmek için can atıyor. Madenlerimizi, enerji kaynaklarımızı, iletişim ağlarımızı çoktan beri yabancılar denetliyor. Rakımızdan deterjanımıza kadar her şeyi yabancılardan alıyoruz. Limanlarımızı, büyük alışveriş merkezlerimizi yabancılar işletiyor. Kendi ülkemizde bize düşen yalnızca yabancıların taşeronluğu. Medyamız tekelleşiyor, haber alma özgürlüğümüz kısıtlanıyor. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201700464954330514" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAnA1mWTZI/AAAAAAAAARM/BImweXkJzPg/s400/tekelci+medya.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Siyasal İslam hızla kadrolaşıyor, bir süre sonra Cumhuriyet’i Cumhuriyet yapan güçler ayrılığının sözünü etmek bile gülünç kaçacak. Eğitim sistemimiz çökmüş, okulluk ortalamamız dört yılın altında, 115 üniversitemizden hiçbiri dünya sıralamasında ilk 400’ün arasına giremiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlara rağmen ‘umut’tan söz edeceğiz, söz etmeye, sözünü ettiğimize de yürekten inanmaya zorunluyuz. Yoksa nasıl onurlu bireyler olabiliriz ki? &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-1001577405794129590?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/1001577405794129590/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=1001577405794129590' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/1001577405794129590'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/1001577405794129590'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-08-iiler-ve-isizler-27012008.html' title='2008-08 İŞÇİLER VE İŞSİZLER - 27.01.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAkg1mWTWI/AAAAAAAAAQ0/ppMIGp_d2MM/s72-c/sadaka+devleti.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-8192691815696086662</id><published>2008-05-16T04:51:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:42.027-08:00</updated><title type='text'>2008-07 TÜRKİYE GERÇEKLERİ - 23.01.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;div align="justify"&gt;Türkiye Cumhuriyeti, yürürlükteki Anayasaya göre ‘laik, demokratik, sosyal hukuk devletidir’. Bu çağdaş tanım demokratik cumhuriyetlerde ‘yasama’, ‘yürütme’ ve ‘yargı’ güçlerinin ayrılığını/bağımsızlığını önkoşul kılar. Şimdi soralım: Bu önkoşul Türkiye’de mevcut&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAgm1mWTUI/AAAAAAAAAQk/6qBGyOQO_DA/s1600-h/hukuk+devleti.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201693421207964994" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAgm1mWTUI/AAAAAAAAAQk/6qBGyOQO_DA/s400/hukuk+devleti.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; mudur, yargı yürütmeden bağımsız mıdır? Bu sorunun yanıtı bellidir: Türkiye’de yargının bağımsızlığı kısıtlıdır. Baştaki siyasal iktidarın, TBMM’deki sandalye çoğunluğunu fırsat bilerek çıkardığı/çıkaracağı kadrolaşma hareketi hızlanarak sürdükçe bir süre sonra yargının bağımsızlığından söz etmek tümüyle olanaksız olacaktır. Güvenilen dağlara kar serpişirmeye başlamıştır. Gelişmeler, orta erimde Yargıtay’ın da, Danıştay’ın da, Anayasa Mahkemesi’nin de siyasal iktidarın buyruk alanına gireceğini göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960’larda, 1970’lerde solun bir kesimi, o zamanlar yeni palazlanmakta olan kapitalistlere ‘milli/ulusal’ tanımını yakıştırıp bu sınıfı ülkenin demokratikleştirilmesinde olumlu rol oynayacak bir güç olarak değerlendirdiğinde Türkiye’deki demokratik sosyalist hareketin unutulmaz önderi Mehmet Ali Aybar, buna şu sözlerle karşı çıkmıştı: &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAeAFmWTQI/AAAAAAAAAQE/0HaA0s5Sl5s/s1600-h/Mehmet+Ali+Aybar.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201690556464778498" style="CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAeAFmWTQI/AAAAAAAAAQE/0HaA0s5Sl5s/s400/Mehmet+Ali+Aybar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;“Milli burjuvazimiz, ufuksuz, kültürsüz, kısa görüşlü yakın çıkarlarına yönelmiş bir kurnazlıktan başka hiçbir hasleti olmayan bir sınıftır. Bu tarihsel gelişmesini tam yapamamış ithalatçı, tüccar merhalesinde kalmış olmasının sonucudur. Ne dünya, ne yurdumuz gerçeklerini, hatta kendi öz çıkarı açısından bile, gereği gibi değerlendirecek durumda değildir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan kırk yıl geçmiştir, bu süre içinde burjuvazi ithal ikameci yapısını önemli ölçüde koruyarak büyümüş, büyüdükçe de ‘milli/ulusal’ niteliğini aynı ölçüde yitirmiştir. Bugün Türkiye burjuvazisinin metropol kesimi ağırlıklı olarak laik, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin payandası olan Anadolu kesimi ise ağırlıklı olarak dincidir, her iki kesim de emperyalizme bağımlı, dolayısıyla ‘gayri milli’dir. İşbirlikçi burjuvazi, çok küçük bir bölümü dışında ufuksuzlukta, kültürsüzlükte, kısa görüşlülükte, dünya ve Türkiye gerçeklerini değerlendirecek durumda olmamakta Mehmet Ali Aybar’ın 40 yıl önceki sözlerini yanlış çıkartacak hiç yol almamış, yalnızca zenginleşmiştir. Metropol burjuvazisinin, demokrasinin olmazsa olmazı olan laiklik anlayışının ise bağımlı oldukları emperyalist odakların icazetleriyle sınırlı olduğunu buraya bir not olarak düşelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201691466997845266" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAe1FmWTRI/AAAAAAAAAQM/n9l8wD9-UUc/s400/burjuvazi.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Burjuvazinin demokratlığının ölçütü, istihdam ettiği emekçilerin sendikalaşmalarına gösterdiği yaklaşımdır. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kapitalist üretim biçiminin yarattığı bir sosyal sınıf olan burjuvazinin de, bu burjuvazinin egemenliğindeki devletin de sendikal örgütlenmelere yaklaşımı olumsuzdur. Özellikle emperyalist ABD’nin ‘bizim oğlanlar’ diye adlandırdığı, işbirlikçi 12 Eylül darbecilerinin hazırladıkları, bugün de yürürlükteki Anayasanın süngü zoruyla topluma dayatılmasından sonra sendikalaşma hareketinde önemli gerilemeler gerçekleşmiştir. Anayasanın, ‘bireylere ve sivil örgütlenmelere karşı devleti koruyan’ maddelerini ve sendika içi demokrasi yerine otoriter, profesyonel-merkezi sendikacılığı gözeten yasaları fırsat bilen işverenler, işyerlerindeki sendikaları çeşitli yöntemlerle büyük ölçüde budamışlar ya da ‘sarılaştırmışlardır’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye-Avrupa Birliği Karma İstişare Komitesi’nin 25.01.2006 sayılarına göre Türk-İş 33 sendika ve 2.092.694 üyeye, DİSK 18 sendika ve 403.152 üyeye, Hak-İş 8 sendika ve 378.095 üyeye, KA&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAgK1mWTTI/AAAAAAAAAQc/Bxsk6yvHWaM/s1600-h/sendikalar.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201692940171627826" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAgK1mWTTI/AAAAAAAAAQc/Bxsk6yvHWaM/s400/sendikalar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;MUSEN de 11 sendika ve 400.000 üyeye sahiptir. 3 milyon 273 bin 941 sendikalı sayısı, ‘dünyanın 18. büyük ekonomisi’ olduğu söylenen ve devlet verilerinde Eylül 2007 itibariyle istihdam edilen çalışan sayısının 23 milyon 361 olduğu bir ülkede gerek burjuvazi, gerek onun temsil ettiği kapitalizm, gerekse demokrasi adına utanç verici bir durumdur. Bu durumdan önemli bir pay da hiç kuşku yok ki kendi çıkarlarına aykırı davranmakta direnen emekçi kesimlere düşmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medyanın tekelleşmesi de burjuvazinin antidemokratik yaklaşımlarından biridir. 1990’lardan bu yana görsel ve yazılı basın, burjuvazinin ‘laik’ ve ‘dinci’ olmak üzere ‘sözde karşıt’ kanatlarında yer alan büyük sermaye gruplarının elinde tekelleşmektedir. Bankacılıktan petrolcülüğ&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAfmFmWTSI/AAAAAAAAAQU/tALs9S2o8FI/s1600-h/medya.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201692308811435298" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAfmFmWTSI/AAAAAAAAAQU/tALs9S2o8FI/s400/medya.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;e, müteahhitlikten iletişim operatörlüğüne kadar ekonominin en fazla kâr getiren alanlarında at koşturan dev holdingler ellerindeki gazete, televizyon, radyo ve internet sitelerini yerine göre ya iktidara karşı ‘şantaj aracı’ ya da iktidardan yana ‘alkış efekti’ olarak kullanmaktadırlar. 2000’li yıllarla birlikte Türkiye medyası birbirleriyle rekabet durumundaki dev holdinglerin elinde araçlaşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar Türkiye gerçekleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetle söylemek gerekirse Türkiye’de Devlet, devlet kurumları, yarı-köle köylülük gibi burjuvazi de evrensel kabul gören anlamıyla ‘demokrat’ değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umudu gerçeklerimizle yüzleşerek, içinde yaşadığımız koşulları bilerek arayacağız. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-8192691815696086662?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/8192691815696086662/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=8192691815696086662' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8192691815696086662'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8192691815696086662'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-07-trkiye-gerekleri-23012008.html' title='2008-07 TÜRKİYE GERÇEKLERİ - 23.01.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAgm1mWTUI/AAAAAAAAAQk/6qBGyOQO_DA/s72-c/hukuk+devleti.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-7856508507684561138</id><published>2008-05-16T04:45:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:44.019-08:00</updated><title type='text'>2008-06 SİVİL SİYASET - 20.01.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Anımsamakta yarar vardır: tek parti dönemindeki CHP iktidarının en büyük basiretsizliklerinden biri Türkiye’yi yarı-feodal üretim ilişkilerinden kurtaracak bir toprak reformunu gerçekleştirememesidir. Böyle bir reformu öngören 4753 sayılı ‘Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’ 11 haziran 1945 günü TBMM’de kabul edilip Resmi Gazete’de yayımlanmış olmasına karşın CHP içinde başını Adnan Menderes’in çektiği toprak ağaları/mütegalibe koalisyonunun direnci karşısında uygulamaya sokulamamış, aynı çıkar koalisyonunun kurduğu ve 14 mayıs 1950 seçimleriyle işbaşına gelen DP iktidarının ilk işlerinden biri de bu yasayı kaldırmak olmuştur. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201678552031186066" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDATFVmWTJI/AAAAAAAAAPM/yMLez40x1L4/s400/toprak+reformu.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün büyük kentlerimizi her türden sosyal patlamalara hazır, gerek yerleşik kentliler, gerekse göçerler açısından yaşanamaz duruma getiren iç göçler gibi Güneydoğu’da 30 yıldır süren kanlı terör hareketlerinin de başlıca nedenlerinden biri özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki toprak mülkiyetinin adaletsiz dağılımıdır. Güçlerini toprak mülkiyetinden alan büyük toprak sahiplerine, ağalara, aşiret reislerine bağımlı yoksul, yarı-köle durumundaki köylülük ekonomik açıdan özgür olmadığı gibi siyasal açıdan da özgür değildir, hayatın hiçbir alanında kendi özgür iradesini oluşturup kullanamamaktadır. Dolayısıyla Anadolu köylüsünün geniş kesimlerinin, uygulamaları açısından kendi ekonomik ve sosyal çıkarlarına ters düşen siyasal partilere oy vermesinin şaşılacak bir yanı yoktur. Yukarıda belirtilen bölgelerde, toprak üzerindeki üretim ilişkileri ile belirleyici bir üst yapı kurumu olan Sünni İslam birbiriyle örtüşmektedir. Bugünkü konumuyla (yarı-feodal) köylülük Türkiye’nin yakın geleceği açısından umut olmaktan uzaktır, diyebiliriz. &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAUI1mWTKI/AAAAAAAAAPU/N6b9FIoZYRQ/s1600-h/gecekondu+1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201679711672356002" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAUI1mWTKI/AAAAAAAAAPU/N6b9FIoZYRQ/s400/gecekondu+1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;80’li yılların sonuna kadar 20. yüzyıl tarihi, kıta Avrupa’sı için faşist ya da ‘reel sosyalist’ diktatörlükler, dünyanın geri kalmış bölgeleri için de askeri darbelerin tarihidir. Bu dönemde Asya’nın, Afrika’nın ve Latin Amerika’nın birçok ülkesi amaçları farklı her renkten askeri darbeye tanık olmuştur. Avrupa’daki diktatörlükler, mevcut düzeni geliştirip güçlendirmek (Örn.: Portekiz), sol’a karşı korumak (Örn.: Almanya, İtalya) yada kök&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAU3VmWTLI/AAAAAAAAAPc/sXjBKjGHIz4/s1600-h/diktat%C3%B6rl%C3%BCk+1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201680510536273074" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAU3VmWTLI/AAAAAAAAAPc/sXjBKjGHIz4/s400/diktat%C3%B6rl%C3%BCk+1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;ünden değiştirmek (Örn.: II. Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa’da/Sovyet İşgal Bölgesinde kurulan ‘reel sosyalist’ rejimler) amacıyla gelişme düzeyleri farklılıklar gösterse de tümü kapitalist olan ülkelerde işbaşına gelirken, Avrupa dışındaki ülkelerde iç savaşlar, bağımsızlık savaşları ya da askeri darbeler sonucu kurulan diktatörlükler kapitalistleşme sürecinin henüz başında bulunan, feodal ve yarı-feodal üretim ilişkilerinin egemen olduğu ya sömürge durumunda (Örn.: Mozambik, Angola) ya da emperyalizme bağımlı (Örn.: Latin Amerika ülkeleri) veya Sovyetler Birliği (Örn.: Suriye) ile Çin Halk Cumhuriyeti (Örn.: Kamboçya) destekli geri kalmış ülkelerde gerçekleşmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1940’ların ikinci yarısından itibaren Amerikan emperyalizminin güdümüne giren&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAVk1mWTMI/AAAAAAAAAPk/9afilV_qfSM/s1600-h/kenan.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201681292220320962" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAVk1mWTMI/AAAAAAAAAPk/9afilV_qfSM/s400/kenan.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Türkiye, 1980’lere kadar nüfusunun büyük çoğunluğu toprağa bağlı, sanayileşme sürecinin oldukça yavaş işlediği yarı-feodal bir ülke görünümündedir. 27 Mayıs 1960 Darbesi/Devrimi özü itibariyle ‘burjuva-demokratik’ amaçlı Jakoben bir müdahaleyken, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri ülkenin emperyalizmle bağlarını pekiştiren, ‘sol’u tüm kurum, kuruluş ve kişileriyle ezerek işbirlikçi kapitalizmin önünü açmayı amaçlayan faşizan/faşist müdahalelerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, 1980’lerle birlikte hızlı bir kapitalistleşme dönemine girmiştir, işbaşına gelen iktidarlar bir &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAWAlmWTNI/AAAAAAAAAPs/UwKpPYJ7qCI/s1600-h/amerikan+emperyalizmi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201681768961690834" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAWAlmWTNI/AAAAAAAAAPs/UwKpPYJ7qCI/s400/amerikan+emperyalizmi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;yandan IMF, Dünya Bankası gibi dış güçlerin zorlamaları, bir yandan da özel sektörün istemleri doğrultusunda verdikleri teşvikler, özelleştirmeler vb. önlemlerle bu süreci daha da hızlandırmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti alt yapısında belli bölgesel yarı-feodal ilişkiler barındırmasına rağmen emperyalizme bağımlı kapitalist bir devlettir. Kapitalistleşme süreci hızlandıkça devletin kurumları da kapitalist düzenin parçaları durumuna gelmektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde dış tehditlere karşı ulusumuzun en büyük güvencesi olan Türk Silahlı Kuvvetleri de başta laiklik olmak üzere Cumhuriyet’in kuruluş devrimleri konusunda siyasal iktidardan farklı düşünse bile ‘nesnel açıdan’ kurulu düzenin bir parçasıdır. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri TSK’nın bu konumunu açık olarak ortaya koymuştur. Dolayısıyla geleceği kapitalizmde değil de emekten yana bir düzende düşleyenlerin TSK’nın işlevini değerlendirirken bu gerçeği mutlaka görmeleri gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umut insandadır. Demokrasiyi kendi benliğinde özümsemiş, özgürlüğü ekmek kadar, su kadar yaşamsal ve vazgeçilemez gören, sahip olduğu hakları gözünün bebeği gibi koruyan, kişilik haklarından hangi koşul altında olursa olsun ödün vermeyi aklına bile getirmeyen, insanı ve insanın emeğini en yüce değer olarak değerlendiren, kendinde olanı başkasında da hak gören, dayanışmacı, paylaşımcı, yurttaşlık bilincine sahip bireylerde, bu bireylerin oluşturacakları savaşımcı, ortak iradededir. &lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201682164098682082" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAWXlmWTOI/AAAAAAAAAP0/71eogZITMYc/s400/yurtta%C5%9F.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-7856508507684561138?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/7856508507684561138/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=7856508507684561138' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/7856508507684561138'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/7856508507684561138'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-06-sivil-siyaset-20012008.html' title='2008-06 SİVİL SİYASET - 20.01.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDATFVmWTJI/AAAAAAAAAPM/yMLez40x1L4/s72-c/toprak+reformu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-8766203905843822415</id><published>2008-05-16T04:39:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:45.372-08:00</updated><title type='text'>2008-05 ORDU VE SİYASET - 16.01.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAIv1mWTII/AAAAAAAAAPE/VhFLF2-ZMFo/s1600-h/celal+bayar+1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201667187547720834" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAIv1mWTII/AAAAAAAAAPE/VhFLF2-ZMFo/s400/celal+bayar+1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Demokrat Parti yöneticileri iktidarlarının sonuna doğru Türk Silahlı Kuvvetlerini kışkırtmak için ellerinden geleni artlarına koymamışlardır. “Ben bu orduyu teğmenlerle de yönetirim!” sözleri Başbakan Adnan Menderes’e aittir. 1960 mayısında Harp Okulu öğrencilerinin Ankara’da hükümeti protesto yürüyüşü yapmaları üzerine Cumhurbaşkanı Celal Bayar da ölçüyü kaçıracak, genç teğmenleri kastederek, “Tenkit zamanı çoktan geçti, şimdi tahrikçileri tenkil zamanıdır,” diyecekti. Tenkil sözcüğü bilindiği gibi şiddet kullanarak yok etme anlamına gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 Mayıs 1960 Darbesi/Devrimi, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1981 darbelerinden farklı olarak Türk Silahlı Kuvvetlerinin siyasal yaşama emir-komuta zinciri içinde yaptığı bir müdahale değildir. Tam tersine genç subaylar tarafından gerçekleştirilen bu müdahale siyasal ordu hiyerarşisine rağmen gerçekleştirilmiş, Demokrat Parti’nin yöneticileri ve milletvekilleri ile birlikte zamanın Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun da tutuklanmıştır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201665048654007362" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAGzVmWTEI/AAAAAAAAAOk/EurXg81nIsc/s400/27+may%C4%B1s+1.jpg" border="0" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Doğal ki demokrasiyle yönetilen ülkelerde siyasal hayata askeri müdahalelerin yeri olmamalıdır. DP iktidarının tüm aymazlıklarına, basiretsizliğine, muhalefeti bastırmak için başvurduğu birçok antidemokratik uygulamaya rağmen demokratik yolların tümüyle tıkandığını, askeri bir müdahalenin kaçınılmaz olduğunu söylemek zordur, dönemin muhalefet lideri İsmet İnönü, “Koşullar oluştuğunda darbe kaçınılmaz olur,” demiş olsa dahi. Darbe sonrası faaliyete geçen ve verdiği kararların temyizi olmayan Yüksek Adalet Divanı’nın kuruluşunun, bir başbakanla iki bakanı darağacına göndermesinin evrensel hukukla da, demokrasiyle de bağdaşır bir yanı yoktur. &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt; &lt;/p&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201665405136292946" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAHIFmWTFI/AAAAAAAAAOs/568unoPaKxg/s400/menderesin+idam%C4%B1.jpg" border="0" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 Mayıs Darbesi topluma ilerici, reformcu bir Anayasa kazandırmışsa da daha sonra gelen darbelere yol göstermiş, toplumun parlamenter sisteme yeni yeni duymaya başladığı güveni temelinden sarsmıştır. Bunun dışında Cumhuriyet Halk Partisi’nin toplumdaki yeniden artmaya başlayan saygınlığını bir daha tek başına iktidara gelemeyecek ölçüde olumsuz etkilemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darbecilerin ağızlarından Atatürkçülüğü düşürmemeleri, Mustafa Kemal Atatürk’ün koyduğu ilkeleri savunmak adına bu darbeleri gerçekleştirdiklerini söylemeleri kendi uydurdukları bir söylencedir. Atatürk’ün, ordunun siyasete müdahalesine ilişkin, ordunun ‘tek amacı’nın ne olduğunu somut olarak tanımlayan görüşleri çok açıktır ve ömrünün sonuna kadar değişmemiştir. Anımsayalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bugünkü insanlık âlemi içinde mevki sahibi olabilmek için elbette sadece silah kuvvetine sahip olmak yeterli değildir. Benim düşünceme göre, kuvvetli bir ordu dendiği zaman anlaşılması gereken manâ, her ferdi, özellikle subayı ve kumandanı, fen ilmi ve medeni âlemin gereklerine göre yetişmiş ve bunlara göre düşünce ve hareketlerini uygulayan ordudur. Yüksek ahlâkta bir heyettir. Şüphesiz ki tek amacı, vazifesi, düşüncesi ve hazırlığı vatanı savunmak olan bu heyet, memleketin siyasetini idare edenlerin verecekleri karara göre faaliyete geçer.” (19 kasım 1918’de Minber Gazetesi’ne verdiği ve Yeni Aktüel Dergisi tarafından Türkçeleştirilen röportajından).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın her yanında darbeciler, toplumun demokrasi bağlamında ‘rüştünü ispat etmemiş’ bireylerden oluşan bir ‘güruh’ olduğu inancından hareket ederek müdahalelerini gerçekleştirirler ve toplumu vesayetleri altına alırlar. Darbeler, toplumun bütünün aşağılanması anlamına gelir ve bireylerde derin psiko-sosyal sarsıntılara, ruhsal çöküntülere neden olur. &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAHrFmWTGI/AAAAAAAAAO0/Z1q--8W2rvk/s1600-h/12+mart.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201666006431714402" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAHrFmWTGI/AAAAAAAAAO0/Z1q--8W2rvk/s400/12+mart.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri bireylerde kalıcı kişilik bozulmalarına, toplumda yozlaşıp çürümelere yol açmıştır. Bu duruma düşürülmüş bir toplumun bireyleri ne demokrasi ne de yurttaşlık bilincine sahip olabilirler. Örneğin, koca bir toplumu süngü zoruyla sandık başına götüreceksin ve kendi hazırladığın, aleyhinde propaganda yapmayı yasakladığın bir Anayasa’ya oy vermeye zorlayacaksın! Bu Anayasa yüzde 92 kabul oyu alacak ve o ülke tam çeyrek yüzyıldır bu Anayasa ile yaşamak durumunda kalacak! Sonra Anayasa Mahkemesi’nin yüce yargıçları TBMM’nin çıkardığı yasaların, toplumun sırtına geçirilmiş bir deli gömleğinden farksız olan bu darbe Anayasa’sına uygun olup olmadığına karar verecekler! Yasalar, Amerikalıların “Bizim oğlanlar!” dediği işbirlikçi darbecilerin hazırladığı Anayasa’ya göre hazırlanacak, devletin adı da ‘hukuk devleti’ olacak! Bir toplum için, o toplumun hukuku için bundan daha büyük bir aşağılanma olabilir mi? &lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAILFmWTHI/AAAAAAAAAO8/t9KGPA6NTsw/s1600-h/kenan+evren.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201666556187528306" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAILFmWTHI/AAAAAAAAAO8/t9KGPA6NTsw/s400/kenan+evren.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Askeri müdahaleler neye son vermeyi öngörmüşler, neye müdahale etmişlerse seçmen çoğunluğu tersine bir refleksle onların yıkmak yada değiştirmek istediklerini daha güçlü bir konuma getirmiştir. Bir yanıyla Adalet Partisi 27 Mayıs’ın, Anavatan Partisi 12 Eylül’ün, Milliyetçi Cephe 12 Mart’ın, Adalet ve Kalkınma Partisi 28 Şubat’ın eseridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekler kimi zaman içimizi acıtır, ama umudu yakalamak istiyorsak bu acı gerçeklerle yüzleşmemiz gerekiyor. Burada yapmak istediğimiz de budur. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-8766203905843822415?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/8766203905843822415/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=8766203905843822415' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8766203905843822415'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8766203905843822415'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-05-ordu-ve-siyaset-16012008.html' title='2008-05 ORDU VE SİYASET - 16.01.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SDAIv1mWTII/AAAAAAAAAPE/VhFLF2-ZMFo/s72-c/celal+bayar+1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-8547612930430972314</id><published>2008-05-16T04:25:00.000-07:00</published><updated>2008-05-16T04:43:26.914-07:00</updated><title type='text'>2008-04 BEYAZ DEVRİM Mİ, KARŞI DEVRİM Mİ? - 13.01.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;27 Mayıs 1960 Darbesi/Devrimi, Demokrat Parti’nin düşüşe geçişinin hızlandığı bir dönemde gerçekleştirildi. 1961 yılında yapılacak olağan genel seçimlerde büyük olasılıkla iktidar Cumhuriyet Halk Partisi’ne geçecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1950 genel seçimlerine ‘Yeter! Söz milletindir!’ sloganıyla giren DP’nin on yıllık iktidar serüvenine baktığımızda bu partinin, CHP ile karşılaştırılmasından bağımsız olarak, Türkiye için bir talihsizlik olduğunu söyleyebiliriz. Her şeyden önce çok partili sisteme geçilmesinden sonra iktidarı alan ilk muhalefet partisi olarak yalan yanlış vaatlerle parlamenter demokrasiyi yozlaştırdı, karşıtlarına uyguladığı zorbalıklarla toplumun parlamentarizmi bir ‘çoğunluk diktası’ olarak algılamasına neden oldu. Böylelikle 15 yıl süren siyasal ömründe bireylerin demokrasiyi içselleştirmelerine, toplumun demokratikleşmesine hiçbir katkı sağlayamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrat Parti kuruluşundan itibaren programı ve söylemleriyle dinci çevrelere yaranma çabası gütmüş, İslam’ı siyasal bir araç olarak kullanmış, iktidara geldikten sonra da ilk uygulamalarından biri ezanı yeniden Arapça’ya çevirmek olmuştur. Okullarda din dersi zorunlu dersler kapsamına alınmış, başta Nurculuk olmak üzere tarikatların faaliyetleri serbest bırakılmıştır. Verilen ödünlerin boyutu öyle büyüktür ki 1958 yılında yapılan bir DP grup toplantısında Adnan Menderes DP’li milletvekillerine, “Eğer isterseniz siz Hilafet’i bile geri getirisiniz!” diyecektir. Yine Adnan Menderes, Nurcuların lideri Said Nursi’yi ziyarete gittiğinde Nurcular, kendisini Hilafet’i ve saltanatı temsil eden iki tuğralı yeşil bayrakla karşılamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Said Nursi, 1960 yılı başında Doğu illeri valilerine yolladığı bir mektubunda yalnızca Doğu bölgesinde 60 bin ‘Nur talebesi’ bulunduğunu belirttikten sonra şu bilgileri veriyordu: “Nasıl ki Arapça ezan okutturduk ve bu sayede Müslümanlar DP’de topladık. Şimdi de Komünizm ve Masonlukla mücadele edeceğiz. Bu maksatla Ankara'ya gittim. Müslüman vekillerle görüştüm. Bilhassa Sayın Adnan Menderes Bey, Tevfik İleri ve Namik Gedik’ten bu sonucu çıkardım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DP’nin, siyasetinin omurgasını köylülük ve eşraf temeline oturtan bir parti olarak din’i araçlaştırması doğaldı. Bilindiği gibi DP’nin ilk tohumları 11 haziran 1945 günü TBMM’de kabul edilen 4738 sayılı ‘Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’na muhalefet eden CHP içindeki bir grup tarafından atılmıştı. Kanunun 17. maddesi toprağın dağıtımında, onu işleyenlere verilmesi esasını ve büyük mülklerin sınırlandırılmasını öngörüyordu. Fakat Demokrat Parti iktidarının ilk işlerinden biri ‘Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun bu maddesini 5618 sayılı kanunla toprak ağalarının çıkarlarına uygun olarak kaldırmak olmuş, böylece kanun ‘toprak reformu’ niteliğini kaybetmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DP, 10 yıllık iktidarı boyunca toprak ağalığını ve zengin köylülüğü kredilerle, taban fiyatlarıyla destekleyerek ve her türlü popülist yönteme başvurarak bu kesimleri ‘arka bahçe’ olarak güvence altına almış, bu kesimler günümüze kadar DP çizgisini sürdüren partilere oy deposu işlevi görmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrat Parti’yi eleştirirken Cumhuriyet Halk Partisi’nin de ‘sütten çıkmış ak kaşık’ olmadığını söylemeliyiz. Demokrat Parti’nin kurulmasıyla iktidarı kaybetme korkusuna düşen İsmet İnönü, 1946 ve 1947 yıllarında CHP komisyonlarına; din derslerinin okutulması, imam hatip ve vaiz okullarının kurulması, üniversitelerde İslam İlahiyat Fakültelerinin açılması gibi konularda çalışmalar yaptırmıştır. Aynı dönemde ülkenin çeşitli bölgelerinde ‘ticani’ eylemleri görülmektedir. Buna rağmen, İnönü söz konusu komisyon çalışmalarının sonucunda dinci gericiliğe bir çok ödünler vermiştir. Örneğin, 1948 yılında hacca gideceklere ‘döviz hakkı’ tanınmış, 1949 yılının başında İmam Hatip Kursları açılmış, 1 şubat 1949'da ilkokul ders programlarına isteğe bağlı din dersleri konulmuştur. Bunlarla da yetinilmemiş, 1926 yılında 677 sayılı yasa ile kapatılmış olan tekke ve zaviyelerin bir kısmı yeniden açılmıştır. “Bugün cehalet sebebiyle yer yer bazı batıl itikatlara rast gelinse bile bunlar artık halkın yolunu şaşırtacak bir tesire malik değillerdir” gerekçesiyle 30 mart 1950’de 19 türbenin ziyarete açılmasına izin verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14 mayıs 1950 – 27 mayıs 1960 arası Türkiye, Demokrat Parti ile Cumhuriyet Halk Partisi arasında süre giden ve çoğu zaman kayıkçı kavgalarından farksız çatışmalara tanık olmuştur. İşçilere özgür sendikacılık hakkı tanınmamış, kırsal kesimde yoksulların toprağa bağlı yarı-köle konumları değişmemiştir. Amerikancılığını gizleme kaygısı taşımayan DP, CHP’den devraldığı ‘antikomünizm’ bayrağını daha da yükseltmiş, iktidarının ilk yılında sosyalistlere karşı kitlesel tutuklamalara girişmiştir. Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ‘beyaz devrim’ mi, yoksa ‘karşı devrim’ midir, bu sorunun yanıtını şimdilik açık bırakalım. Fakat bu dönemin, ülkemizin emekçilerine ve emekten yana güçlerine hiçbir kazanım sağlamadığı kesindir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-8547612930430972314?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/8547612930430972314/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=8547612930430972314' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8547612930430972314'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/8547612930430972314'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-1-beyaz-devrim-mi-kari-devrim-mi.html' title='2008-04 BEYAZ DEVRİM Mİ, KARŞI DEVRİM Mİ? - 13.01.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-118327244106169427</id><published>2008-05-16T04:22:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:46.268-08:00</updated><title type='text'>2008-03 DEMOKRAT PARTİ SERÜVENİ - 09.01.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;II. Dünya Savaşı’nın bitiminde Türkiye’de çok partili sisteme geçilmesi ile ilgili tartışmalar başladı. Cumhurbaşkanı ve CHP Genel Başkanı İsmet İnönü bu tartışmalarda çok partili sistemden yana tavır koymuştu. 1945 yılının 11 haziranında TBMM’de kabul edilen ‘Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’ CHP içinde Adnan Menderes, Feridun Fikri Düşünsel, Yusuf Hikmet Bayur, Emin Sazak gibi milletvekillerinin çektiği bir muhalif grubun oluşmasına yol açtı. Yasa önerisinin TBMM’de görüşüldüğü sırada &lt;a title="Celal Bayar" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Celal_Bayar"&gt;Celal Bayar&lt;/a&gt;, &lt;a title="Adnan Menderes" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Adnan_Menderes"&gt;Adnan Menderes&lt;/a&gt;, &lt;a title="Fuad Köprülü" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Fuad_K%C3%B6pr%C3%BCl%C3%BC"&gt;Fuad Köprülü&lt;/a&gt; ve &lt;a title="Refik Koraltan" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Refik_Koraltan"&gt;Refik Koraltan&lt;/a&gt;, parti Meclis Grubu’na kamuoyunda ‘Dörtlü Takrir olarak bilinen bir önerge verdiler. Ülke ve parti yönetiminde ‘&lt;a title="Liberal" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Liberal"&gt;liberal&lt;/a&gt;’ düzenlemeler yapılmasını isteyen bu önerge, &lt;a title="12 Haziran" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/12_Haziran"&gt;12 haziran&lt;/a&gt;da reddedildi. Bu gelişmelerden sonra Menderes, Köprülü ve Koraltan partiden çıkarıldı. Bayar ise önce vekillikten sonra partiden istifa etti.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC31S1mWSGI/AAAAAAAAAG0/4Yp-k-iEdt8/s1600-h/Celal+Bayar.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201082848657164386" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC31S1mWSGI/AAAAAAAAAG0/4Yp-k-iEdt8/s400/Celal+Bayar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;7 aralık 1945 günü ‘Dörtlü Takrir’in sahipleri tarafından kurulan Demokrat Parti, &lt;a title="21 Temmuz" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/21_Temmuz"&gt;21 temmuz&lt;/a&gt; &lt;a title="1946" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1946"&gt;1946&lt;/a&gt;'da yapılan genel seçimlere hile karıştırıldığını ileri sürerek ülke genelinde miting ve gösteriler düzenledi. Fakat bu tür etkinlikler ilan edilen sıkıyönetim tarafından yasaklandı. Partinin 7 ocak 1947 günü gerçekleşen 1.Büyük Kongre'sinde kabul edilen ve ‘Özgürlük Andı’ olarak adlandırılan raporunda demokratik olmayan ve anayasaya aykırı yasaların kaldırılması, seçimlerin yargı tarafından denetlemesi, cumhurbaşkanlığı makamının parti liderliğinden ayrılması gibi isteklere yer veriliyordu. Aynı dönemde DP içinde de anlaşmazlıklar çıkmaya başladı. Parti içindeki tartışmalar sonucunda &lt;a title="Fevzi Çakmak" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Fevzi_%C3%87akmak"&gt;Fevzi Çakmak&lt;/a&gt;, Yusuf Hikmet Bayur, Kenan Öner, &lt;a title="Osman Bölükbaşı" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Osman_B%C3%B6l%C3%BCkba%C5%9F%C4%B1"&gt;Osman Bölükbaşı&lt;/a&gt;, Sadık Aldoğan ve &lt;a title="Yusuf Kemal Tengirşenk" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Yusuf_Kemal_Tengir%C5%9Fenk"&gt;Yusuf Kemal Tengişerk&lt;/a&gt; partiden ayrılarak, 20 temmuz 1948 günü &lt;a title="Millet Partisi" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Millet_Partisi"&gt;Millet Partisi&lt;/a&gt;'ni (MP) kurdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DP ve MP, &lt;a title="17 Ekim" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/17_Ekim"&gt;17 Ekim&lt;/a&gt; &lt;a title="1948" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1948"&gt;1948&lt;/a&gt; günü yapılan ara seçimlere iktidara olan güvensizlikleri nedeniyle katılmadı, &lt;a title="16 Ekim" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/16_Ekim"&gt;16 ekim&lt;/a&gt; &lt;a title="1949" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1949"&gt;1949&lt;/a&gt; ara seçimlerinde de aynı tavrı sürdürdüler. &lt;a title="16 Şubat" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/16_%C5%9Eubat"&gt;16 şubat&lt;/a&gt; &lt;a title="1950" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1950"&gt;1950&lt;/a&gt; tarihinde gizli oy, açık tasnif ve yargı denetimini kabul eden, &lt;a title="Yargıtay" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Yarg%C4%B1tay"&gt;Yargıtay&lt;/a&gt; ve &lt;a title="Danıştay" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Dan%C4%B1%C5%9Ftay"&gt;Danıştay&lt;/a&gt; üyelerinden oluşan bir &lt;a title="Yüksek Seçim Kurulu" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Y%C3%BCksek_Se%C3%A7im_Kurulu"&gt;Yüksek Seçim Kurulu&lt;/a&gt;’nu öngören seçim yasasının kabul edilmesinden sonra, &lt;a title="14 Mayıs" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/14_May%C4%B1s"&gt;14 Mayıs&lt;/a&gt; &lt;a title="1950" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1950"&gt;1950&lt;/a&gt;'de yapılan genel seçimlerde DP büyük bir zafer kazandı. Bu seçimlerde 487 milletvekilliğinden 408’ini DP, 76’sını CHP, 1’ini MP kazanırken 2 milletvekilliğini de bağımsız adaylar aldı. &lt;a title="22 Mayıs" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/22_May%C4%B1s"&gt;22 mayıs&lt;/a&gt; &lt;a title="1950" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1950"&gt;1950&lt;/a&gt; günü Adnan &lt;a title="Adnan Menderes" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Adnan_Menderes"&gt;Menderes&lt;/a&gt; başkanlığında ilk DP hükümeti kuruldu ve Celal &lt;a title="Celal Bayar" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Celal_Bayar"&gt;Bayar&lt;/a&gt; cumhurbaşkanı seçilerek genel başkanlıktan ayrıldı. &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC31rlmWSHI/AAAAAAAAAG8/_Ql73pNcucI/s1600-h/Adnan+Menderes.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201083273858926706" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC31rlmWSHI/AAAAAAAAAG8/_Ql73pNcucI/s400/Adnan+Menderes.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrat Parti, iktidar olduğu ilk yasama döneminde (1950-54) yabancı yatırımları destekledi, Türk-Yabancı ticari ve sanayi ortaklıklarının önünü açarak kendisini destekleyen sermaye sahiplerinin önünü açtı. Ezanın &lt;a title="Arapça" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Arap%C3%A7a"&gt;Arapça&lt;/a&gt; okunması ve radyoda dini program yapılması yasağı kaldırıldı, okullara din dersi koydu, böylece sözcülüğünü yaptığı muhafazakâr kesimlere ilk ödünleri vermiş oldu. &lt;a title="1950" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1950"&gt;1950&lt;/a&gt; yılında &lt;a title="Kore" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Kore"&gt;Kore&lt;/a&gt;’ye asker gönderilerek iki yıl sonra gerçekleşecek &lt;a title="NATO" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/NATO"&gt;NATO&lt;/a&gt; üyeliğine doğru ilk adım atıldı. Bizzat Celal Bayar’ın ağzından ülkenin ‘Küçük Amerika’ yapılacağı ilan edildi. Ne var ki DP, kuruluş sürecinde liberalizmin ve demokrasinin savunuculuğunu yapmasına rağmen iktidara geldikten sonra özgürlükleri kısıtladı, hükümeti eleştiren gazetelere ağır cezalar ve sansür uyguladı. Sosyalistlere, solculara ve barıştan yana güçlere karşı bir sürek avı başlatıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DP, &lt;a title="2 Mayıs" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/2_May%C4%B1s"&gt;2 Mayıs&lt;/a&gt; &lt;a title="1954" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1954"&gt;1954&lt;/a&gt; genel seçimlerinde 541 milletvekilliğinin 503'ünü kazandı. 1957 yılına kadar sürecek olan bu yasama döneminde iktidar ile muhalefetin arası gerginleşti. Ekonomide olumsuz gelişmeler görüldükçe iktidarın baskıları daha da arttı. Olumsuz gelişmeler parti içinde huzursuzluklara, giderek partinin bölünmesine yol açtı. &lt;a title="20 Aralık" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/20_Aral%C4%B1k"&gt;20 aralık&lt;/a&gt; &lt;a title="1955" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1955"&gt;1955&lt;/a&gt;’te DP’den ayrılan bir grup &lt;a title="Hürriyet Partisi" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/H%C3%BCrriyet_Partisi"&gt;Hürriyet Partisi&lt;/a&gt;’ni kurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="27 Ekim" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/27_Ekim"&gt;27 ekim&lt;/a&gt; &lt;a title="1957" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1957"&gt;1957&lt;/a&gt; genel seçimlerinde DP oyların yüzde 47.70’ini alarak 610 milletvekilliğinden 424’ünü kazandı. Bu seçimde muhalefetin oylarının toplamı iktidarınkinin üzerine çıkmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DP'nin üçüncü ve son iktidar dönemi (1957-60), iktidar ile muhalefetin yer yer sokağa taşan sert çatışmaları ile sürdü. DP iktidarı çeşitli baskı önlemleri aldı. Muhalefetin etkinliklerinin soruşturulması için &lt;a title="TBMM" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/TBMM"&gt;TBMM&lt;/a&gt; içinde &lt;a title="Tahkikat Komisyonu" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Tahkikat_Komisyonu"&gt;Tahkikat Komisyonu&lt;/a&gt; kuruldu. Komisyon, &lt;a title="CHP" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/CHP"&gt;CHP&lt;/a&gt; lideri &lt;a title="İsmet İnönü" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0smet_%C4%B0n%C3%B6n%C3%BC"&gt;İnönü&lt;/a&gt;'nün TBMM'deki konuşmasını yasakladı. Güvenlik güçleri bazı kentlere CHP yöneticilerinin &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC4vulmWSII/AAAAAAAAAHE/tsHw6MHsOtQ/s1600-h/Adnan+Menderes+1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201147097072945282" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC4vulmWSII/AAAAAAAAAHE/tsHw6MHsOtQ/s400/Adnan+Menderes+1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;girmelerini engellediler. İktidarın sonu görünmüştü. 1960 nisanında Ankara ve İstanbul’da polis tarafından silahla bastırılan öğrenci gösterileri düzenlendi. 27 mayıs 1960 günü Türk Silahlı Kuvvetleri’nden bir grup subay bir darbeyle iktidara el koydu. Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu idam edildiler, İçişleri Bakanı Namık Gedik intihar etti. Böylece 15 yıl süren ilk çok partili siyasal rejim ölümlerle son bulmuş oldu.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;(Fotoğraflar: Celal Bayar. Adnan Menderes, Adnan Menderes)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-118327244106169427?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/118327244106169427/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=118327244106169427' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/118327244106169427'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/118327244106169427'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-3-demokrat-parti-serveni-1-ocak.html' title='2008-03 DEMOKRAT PARTİ SERÜVENİ - 09.01.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC31S1mWSGI/AAAAAAAAAG0/4Yp-k-iEdt8/s72-c/Celal+Bayar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-7530489718520309853</id><published>2008-05-16T04:13:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:47.027-08:00</updated><title type='text'>2008-02 TÜRKİYE'DE İLK PARTİLEŞMELER - 06.01.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;23 nisan 1920’den 14 mayıs 1950’ye, Demokrat Parti’nin iktidara geldiği güne kadar TBMM’ne Cumhuriyet Halk Fırkası/Partisi ve onun öncülü olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti egemen olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201078519330129970" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC3xW1mWSDI/AAAAAAAAAGc/UjD9CrTOkC0/s400/M%C3%BCdafai+Hukuk+Cemiyeti.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23 nisan 1920 toplanan ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin gönderdiği delegelerden oluşmuş, iki yıl sonra I. ve II. Grup olmak üzere delegeler ikiye ayrılmıştır. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki I. Grup 8 nisan 1923 günü yapılan ilk genel seçimlere tek liste olarak girmiş, biri dışında tüm milletvekilliklerini elde etmişti. I. Grup’un önde gelenleri, yine Atatürk’ün başkanlığında 9 eylül 1923 günü Halk Fırkası’nı oluşturmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anımsamakta yarar vardır: 1922 yılında kızışan ‘hizipçilik-particilik’ tartışmaları sırasında Atatürk şu görüşü savunmuştu: “Bu milletin siyasi fırkalardan çok canı yanmıştır. Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içinde bir kısım değil, bütün millet dahildir.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201078923057055810" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC3xuVmWSEI/AAAAAAAAAGk/aup2F7F8gEg/s400/Cumhuriyet+Halk+F%C4%B1rkas%C4%B1.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;Bu görüş, ‘tek parti rejimi’nin gerekçesidir. CHP bu gerekçeyi 1945 yılına, Demokrat Parti kurulana kadar kullanacak, her türlü siyasal muhalefet girişimini bastıracaktır. Bu dönemde daha önce sözünü ettiğimiz devrim yasaları yürürlüğe sokulduğu gibi sanayileşme ile ulaşım, enerji gibi altyapı alanlarında ve okul eğitiminde önemli adımlar atılmıştır. Karşılarında örgütlü bir muhalefetin bulunmayışı CHP iktidarının işini kolaylaştırmıştır. Bu açıdan bakıldığında Türkiye, 1932-1974 yılları arasında Portekiz’de uygulanan tek parti rejimiyle büyük benzerlikler göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1920’ler, 1930’lar dünyada demokrasinin inişe geçtiği yıllardır, dolayısıyla Türkiye’deki tek parti uygulaması da evrensel konjonktür göz önüne alındığında olağandışı bir durum değildir. Belli zaman kaymalarıyla bu dönemde Portekiz, İspanya, İtalya, Almanya’da diktatörlükler kurulmuş, Çekoslovakya, İskandinav ülkeleri, Fransa, İngiltere ve İsviçre dışındaki ülkeler farklı renklerdeki baskıcı rejimlere kaymışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP bir devlet partisidir. 1936 haziranında yayınlanan bir genelgeyle bütün illerde parti il başkanlığı valilikle birleştirilmiş, içişleri bakanı resen parti genel sekreterliği sıfatını üstlenmiştir. 1937 şubatında yapılan anayasa değişikliğiyle ise, CHP'nin ‘altı oku’ (Cumhuriyetçilik, İnkılapçılık, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik, Milliyetçilik) Anayasa’ya dahil edilerek partinin devletle özdeşleşmesi yolunda önemli bir adım atılmış, meclis egemenliği ilkesi yerini parti egemenliğine bırakmıştır. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201079301014177874" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC3yEVmWSFI/AAAAAAAAAGs/Hbzochovrc8/s400/Cumhuriyet+Halk+Partisi.jpg" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu koşullarda, hele Türkiye gibi daha önce demokrasi deneyiminden geçmemiş, demokrasiyi hiç tanımamış bir ülkede toplumun, genel anlamıyla demokrasiyi arzulaması, özlemesi, eksikliğini duyumsaması düşünülemez. Bu dönemdeki Terakkiperver Cumhuriyet Fırka ve Serbest Fırka girişimleri tarihin tekerleklerini geriye çevirmek olarak anlaşılmıştır. Bugüne kadar gelen ‘çok partili sisteme geçişin zamanlaması doğru mudur (-ydu), yanlış mıdır (-ydı)’ tartışması da buradan kaynaklanmaktadır. ’Daha fazla serbestlik, daha fazla hürriyet’ belgisiyle kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka’nın siyasal önermeleri toplumun bir kesiminin ‘geriye dönüş’ bağlamında bastırılmış istemlerini gün yüzüne çıkarmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;II. Meşrutiyet’ten bu yana Türkiye tarihi bir yanıyla İttihat ve Terakki Fırkası ile 1911/1919 yıllarında kurulan ve içinde Damat Ferit Paşa, Miralay Sadık Bey, Ahmet Reşit Rey, Mustafa Sabri Efendi, Ali Kemal, ‘Filozof’ Rıza Tevfik (Bölükbaşı), Refik Halit (Karay), Ref’i Cevat (Ulunay) gibi kişiliklerin yer aldığı Hürriyet ve İtilaf Partisi arasındaki çatışmaların tarihidir. İlk kuruluşunda amacı, ‘en felsefi manasıyla hürriyete vasıl olmak’ biçiminde açıklanmıştı; liderlerine göre, ‘memleket şimdiye kadar ne çekmişse hep cebirden, tazyikten çekmişti’. Hürriyet ve İtilaf çizgisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Fırka deneyimlerinden, daha sonra da Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi duraklarından geçerek günümüzün Adalet ve Kalkınma Partisi’ne kadar gelmiştir. İttihat ve Terakki çizgisini ise Cumhuriyet Halk Partisi’nin sürdürdüğünü söylemek yanlış olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle köylülük ve kasaba eşrafında İslam, geri dönüş eğilimini diri tutan başlıca etkendir. Uzun askerlik yıllarının kırsal kesimde yol açtığı yıkımlar, zorla askere almalar, Cumhuriyet döneminde köylünün üzerine bindirilen ağır vergi yükü, jandarma baskısı yoluyla vergi tahsilatı, yol yapımlarında zorunlu çalışma vb uygulamalar geri dönüş eğilimlerini tetiklemiştir. 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren tek parti rejiminin toplum üzerindeki baskısı daha da yoğunlaşmış, ‘azınlıklar’, ‘sol’ ve ‘solcular’ da CHP’nin hedefi durumuna gelmişlerdir. Demokrat Parti’nin 14 mayıs 1950 seçimlerinde kazandığı zafer bu baskılara karşı toplumun ortak tepkisinin sonucudur. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-7530489718520309853?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/7530489718520309853/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=7530489718520309853' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/7530489718520309853'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/7530489718520309853'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-2-trkiyede-ilk-paertilemeler.html' title='2008-02 TÜRKİYE&apos;DE İLK PARTİLEŞMELER - 06.01.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC3xW1mWSDI/AAAAAAAAAGc/UjD9CrTOkC0/s72-c/M%C3%BCdafai+Hukuk+Cemiyeti.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1088517482349584856.post-1730196750202859562</id><published>2008-05-16T00:26:00.000-07:00</published><updated>2008-11-18T13:31:47.481-08:00</updated><title type='text'>2008-01 DEVRİM ÇOCUKLARINI YER - 02.01.2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;TBMM’deki ilk muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasıdır. Anımsayalım: Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Hüseyin Rauf (Orbay) Bey, Cumhuriyet’in ilanını ‘Atatürk’ün gittikçe artan iktidarının daha da güçlenmesine yönelik bir hareket’ olarak değerlendirmişti. Onunla birlikte Adnan Adıvar ve Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy, Kazım Karabekir ile Cafer Tayyar paşalar Hilafet’in kaldırılmasına tepki duymuşlardı. Bu tepkiler 17 kasım 1924 günü yeni bir partinin, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasına yol açtı. Partinin başkanlığına Kazım Karabekir Paşa getirildi, Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan 29 milletvekili yeni partiye katıldı. &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201073197865650194" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC3shFmWSBI/AAAAAAAAAGM/lp2nkkOL7j4/s400/Kaz%C4%B1m+Karabekir.jpg" border="0" /&gt;Kazım Karabekir&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ne var ki bu partinin ömrü uzun olmadı, 13 şubat 1925 günü Bingöl’ün Ergani ilçesine bağlı Piran köyünde başlayan ve hızla Doğu, Güneydoğu illerine yayılan Şeyh Sait İsyanı’nın bastırılmasından sonra kurulan ‘Şark İstiklal Mahkemesi’nin, partinin Urfa başta olmak üzere bölgedeki şube ve yöneticilerinin isyanın genişlemesinde rol oynadıkları yönünde karar vermesi üzerine Hükümet, 3 haziran 1925 günü Takriri Sükun Kanunu’na dayanarak Terakkiperver Cumhuriyet Fıkrası’nı kapattı. Partiyi kuran paşaların ve diğer milletvekillerinin, önce 1925 İzmir Suikastı Davası, daha sonra da 1926 Ankara yargılamaları ile değişik şekillerde cezalandırıldıklarını, böylece siyasal hayattan uzaklaştırıldıklarını buraya not olarak düşelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Devrim, çocuklarını yer”. Bu, kulağa hiç hoş gelmese, istenen, arzu edilen bir durum olmasa da 1789’dan bu yana gerçekleştirilmiş tüm toplumsal devrimlerin şaşmaz kuralıdır. Devrim tarihi bu bağlamda devrimlere önderlik eden kadroların bölünüp parçalanmalarının, düşünce olarak merkezin uzağına düşenlerin tasfiyelerinin de tarihidir. Bugün belli bir aydın kesimi Cumhuriyet Devrimi’nin ‘demokrat olup olmadığını’ tartışıyor. Eylemin/olgunun adı üstündedir: devrim. Yeryüzünde hangi devrim demokrat olmuştur ki? Fransız Devrimi mi? 1848 Devrimi mi? Sovyet, Çin ya da Küba devrimleri mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya 27 Mayıs 1960 Darbesi/Devrimi? Bunu gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi’nden uzaklaştırılarak yurtdışına gönderilen 14’leri anımsayalım. Cumhuriyet Devrimi de ‘demokrat’ değildir, zaten önderlerinin de böyle iddiaları yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TBMM’de yer alan ikinci muhalefet partisi ise Serbest Cumhuriyet Fırkası’dır. Bu parti, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına göre gerek kuruluş ve gerekse sona eriş biçimine göre oldukça farklı özellikler gösterir. Her iki parti de Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan doğmuş olmasına rağmen, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, ‘doğal’ bir muhalefet hareketinin partiden ayrılmasıyla oluşmuştur. Serbest Cumhuriyet Fırkası ise Atatürk tarafından arkadaşı, eski başbakanlardan ve o sırada Paris Büyükelçiliği görevinde bulunan Ali Fethi (Okyar) Bey’e ‘kurdurulmuştur’. Resmi kuruluş işlemi 12 ağustos 1930’da tamamlanan partinin adını koyan da Atatürk’tür. Bu partinin hayata geçirilmesinin amacı, TBMM’deki bir muhalefet partisinin varlığıyla Türkiye’yi, Batı’da oluşan ‘tek parti diktatörlüğüyle yönetilen bir ülke’ imajından kurtarmaktır. &lt;/div&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5201074378981656610" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC3tl1mWSCI/AAAAAAAAAGU/Mk5mvIL2Heo/s400/Fethi+Okyar.jpg" border="0" /&gt;Fethi Okyar&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yeni partiye Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan 15 milletvekili geçmiş, Başkanlığa Ali Fethi Bey, Genel Sekreterliğe ise Nuri (Conker) Bey getirilmiştir. Kars milletvekili Ağaoğlu Ahmet Bey, Niğde milletvekili Dr. Reşit Galip Bey, Şebinkarahisar milletvekili Mehmet Emin (Yurdakul) Bey gibi önemli isimler bu partiye geçenler arasındadır. Programı açısından CHF’den daha liberal görünen yeni parti toplumda umulduğundan da fazla ilgi görmüş, kuruluşundan iki ay sonra yapılan yerel seçimlerde 502 belediyeden 22’sinin başkanlığını kazanmıştır. Serbest Fırka’nın bu seçimlerden önce özellikle İzmir ve Ege’de coşkuyla karşılanması, İzmir’de, miting alanında Ali Fethi Bey’i dinlemek üzere toplanan kalabalığın taşkınlıkları, CHF binasının taşlanması, polislerin dövülmesi, polisin açtığı ateşte bir çocuğun vurulup ölmesi vb olaylar CHF kadrolarını huzursuz etmiş, yakın çevresinin yaptığı baskılar üzerine Atatürk, Ali Fethi Bey’den partisini kapatmasını istemiştir. Serbest Fırka’nın fesih kararı 17 kasım 1930 günü kamuoyuna açıklanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serbest Fırka olayı gerek iktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası kadrolarının gerekse bir ‘muhalif hareket’ olarak Serbest Fırka’ya umut bağlayan kasaba eşrafı ve köylü kitlelerinin ‘şeklen de olsa’ parlamenter demokrasiyi içselleştiremediklerini göstermiştir. Bu deneyimden sonra çok partili siyasal yaşama geçmek için 15 yıl beklenecektir. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1088517482349584856-1730196750202859562?l=denizkavukcuoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/feeds/1730196750202859562/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1088517482349584856&amp;postID=1730196750202859562' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/1730196750202859562'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1088517482349584856/posts/default/1730196750202859562'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://denizkavukcuoglu.blogspot.com/2008/05/2008-01-devrim-ocuklarini-yer-02012008.html' title='2008-01 DEVRİM ÇOCUKLARINI YER - 02.01.2008'/><author><name>Deniz Kavukçuoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07467434967245710055</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_T0FsmNm3vhc/SCsdHFmWSAI/AAAAAAAAAGE/jdb2EU1BakI/S220/deniz+kavuk%C3%A7uo%C4%9Flu+(1).jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_T0FsmNm3vhc/SC3shFmWSBI/AAAAAAAAAGM/lp2nkkOL7j4/s72-c/Kaz%C4%B1m+Karabekir.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
